OKUNAN

Türkiye-İran İlişkileri: Krizin Adını Koymak

Türkiye-İran İlişkileri: Krizin Adını Koymak

The following two tabs change content below.

2010 yılından günümüze Ortadoğu’daki gelişmeleri konu alan analizlerin neredeyse hepsinde Arap Baharı’na son derece merkezi bir konum verildiği görülmektedir. Bunda Arap Baharı’nın geniş bir coğrafyayı kapsayan ve ulusal sınırları aşan bir olgu olması kadar “Büyük Ortadoğu” denilen bünyenin, belki de modern zamanlarda ilk defa ortak bir ruhla hareket ettiği düşüncesinin meydana getirdiği heyecan da etkili olmuştur. Takip eden yıllarda ise iki önemli husus netleşmiş bulunmaktadır.

İlk olarak çoğunlukla yüz yılı bulmayan geçmişe sahip Ortadoğu devletlerinin geride kalan yüz yılda bir nevi “uluslaşma” ve “başkalaşma” süreci yaşamış olduğu anlaşılmıştır. Bu süreçte söz konusu devletlerin kalkınma modelleri, dış politika tercihleri ve ideolojik yönelimleri etkili olmuştur. Bu durum gittikçe bölge devletlerinin birbirleri ve diğer devletlerle olan ilişkilerinde daha belirleyici bir hal almaktadır.

İkinci husus ise Türkiye ve İran gibi bölgenin önemli ülkelerinde Arap Baharı’na ilişkin ortaya çıkan farklı görüşlerin aslında bölgeye dair daha geniş bir vizyon farklılığını kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkta ortaya koymuş olmasıdır. Nitekim bu farklılık 2010 yılında yakın tarihin en iyi dönemlerinden birisini yaşayan Türkiye-İran ilişkilerinin sert bir türbülansa girmesine neden olmuştur. Ortadoğu’daki krizin gün geçtikçe derinleştiği bir ortamda bu esaslı vizyon farklılığı doğru şekilde tespit edilmeksizin ikili ilişkilerin gelişmesi mümkün değildir.

Bir Optik İllüzyon Olarak Ortadoğu

İki ülkenin Ortadoğu vizyonundaki ihtilaf bölgede ne gördükleriyle ilgilidir. Bu nedenle Ortadoğu’yu bir optik illüzyona benzetmek mümkündür. Şah Pehlevi döneminden beri Ortadoğu’da özellikle de Basra Körfezi’nde etkili bir bölgesel güç olma iddiası güden İran’ın 1980-88 İran-Irak Savaşı nedeniyle yaşadığı güvenlik travması bölgeye bakışını şekillendirmiştir. ABD’nin Saddam Hüseyin’i kullanarak devrimi beşiğinde boğmak istediğini ve bölge ülkelerinin çoğunun da buna seyirci kaldığını düşünen mevcut rejim, varlığını bölgede köklü nüfuz alanları yaratmaya bağlamıştır. İran’ın takip eden yıllarda ürettiği İsrail karşıtlığı ve Suriye ile Lübnan’da oluşturduğu nüfuzun asli amaçlarından birisi de İran’ın güvenliğini ileri karakollarda sağlamaktır.

İran başından beri Devrim Muhafızları Ordusu’nu sınır ötesi operasyon yürütecek şekilde örgütlemiş, bölge ülkelerinin yanı sıra Afganistan ve Pakistan’dan gelen ve büyük kısmı Şii olan yabancı askerlerle güçlendirmiştir. Her ne kadar İran’ın güvenlik kaygısı taşımak için çeşitli meşru nedenleri olsa da bunları giderme metotları hem kendisini hem de bölgeyi daha derin krizlere sokmuştur.

Türkiye’nin bölgeye baktığında gördüğü manzara ise fay hatları sürekli tahrik edilmeye müsait bir coğrafyadır. Bu fay hatlarının özellikle bölgedeki toplumsal zemini zayıf baskıcı rejimler üzerinde yoğunlaşması Türkiye’nin Arap Baharı boyunca toplumsal talepleri öncelemesine neden olmuştur. Başından beri Suriye’deki varlığını ulusal güvenliğini sağlama amacına dayandıran İran’ın aksine Türkiye, Esed rejiminin varlığını sürdürmesini bölgenin istikrara kavuşmasının önündeki engellerden birisi olarak görmüştür.

Mevcut durumda Suriye ve Irak’ta nüfuzunu derinleştiren İran bölgeyi sert bir ittifak gruplaşmasına itmiş ve bu seyir Suudi Arabistan’ın yaklaşımıyla da kemikleşmiştir. İran’ın güvenlikçi politikalarının sorunlu boyutları 2011 yılında patlak veren Suriye krizine doğrudan müdahil olmasıyla daha da belirginleşmiştir. İran’ın Suriye krizinin olumsuz sonuçlarından fazlasıyla etkilenen Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dikkate almaması ve Türkiye’nin el-Bab operasyonunu başlatması gibi nefsi müdafaa araçlarını kullandığı noktada tepki göstermesi ikili ilişkileri sorunlu bir zemine çekmiştir. Bölgedeki kriz ve ikili ilişkilerdeki sorunların bu zeminde çözülemeyeceğini düşünen Türk tarafı ise son dönemlerde İran’ın bölgesel ihtiraslarına yönelik eleştirileriyle zeminin değişmesi gerektiğinde ısrar etmektedir.

Ortadoğu’da Derinleşen Kriz ve “Mevkuf Diplomasi”

Hemen her krizde Ortadoğu’da diplomasiye öncelik verilmesi gerektiği yönündeki açıklamaların kapalı diplomasi kanallarını görmezden gelmesi çaresizlik değilse de bir paradokstur. Yüzyılın başından günümüze kadar bölgede şekil ve hacim değiştirerek patlak veren krizlerde, kritik önemdeki bazı ülkelerin birbiriyle resmen ya da fiilen diplomatik ilişkisinin olmadığı ve yürütülen kadarının da geleneksel endişeler nedeniyle istenen sonucu veremediği görülmüştür.

Türkiye ise 2010 yılından itibaren sırasıyla İsrail, Suriye ve Mısır ile yaşanan krizler hariç tutulursa yıllar boyunca bütün bölge devletleriyle aktif diplomatik ilişkilerini sürdürmüştür. Suriye ve Irak krizlerinin çözümü için İran’la sürdürülen diplomatik ilişkiler ise Tahran’ın bölgede sürekli yeni fiili durumlar yaratmak istemesi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Özellikle DEAŞ terörünün Suriye ile paylaştığı uzun sınır nedeniyle Türkiye için arz ettiği tehdidi görmezden gelerek -doğrudan ya da dolaylı olarak- Ankara’yı bu terör örgütüyle savaşmamakla itham eden İranlı yetkililerin yaklaşımı diplomasideki tutukluğu daha da derinleştirmiştir. Gelinen noktada Katar krizi ile beraber tekrar Ankara ile bölgesel sorunların çözümüne yönelik müzakereler yapmak isteyen Tahran, Türkiye açısından artık daha az ikna edici bir muhatap durumundadır. Karşılıklı olarak tehlikeli bir itham savaşına giriştiği Suudi Arabistan’la diplomatik ilişkileri sıfır düzeyinde olan İran’ın Türkiye’yi bütünüyle kaybetme lüksünün olmadığı ise aşikardır.

İkili İlişkilerin Geleceği

Gerek Türkiye gerekse de İran’ı hedef alan terör olayları iki ülkenin güvenlik kaygılarında sanılandan daha fazla ortak noktanın olduğunun göstergesidir. Ortadoğu’daki aşırı ve ayrılıkçı hareketler iki ülkenin de muhatap olduğu risklerdir. Suriye’deki PYDYPG yapılanmasını terör örgütü olarak kabul etmeyen ve PKK’yı Türkiye’ye münhasır bir tehdit olarak gören İran 7 Haziran terör saldırılarının ardından kendi sınır bölgelerinde etraflı operasyonlar başlatmıştır. Ulusal sınırları dışında farklı unsurları bölgesel amaçlarına ulaşmak için harekete geçiren İran kendi sınırları içerisinde benzer sorunlarla karşılaşabilir. Bu nedenle başta Türkiye ve İran olmak üzere bölge ülkelerinin temel bir ortak güvenlik zemini oluşturması gerekmektedir. Benzer coğrafi avantaj ve dezavantajlara sahip iki ülkenin güvenliği bölgeyi bir bütün olarak görmelerine bağlıdır. Ne var ki son günlerde İran’dan gelen açıklamalar çok da iç açıcı değildir. 11 Haziran günü bütün üst düzey yetkililerin katıldığı bir iftar programında konuşan Devrim Rehberi Ali Hamenei bir kez daha İran’ın güvenliğinin Suriye’de yürütülen operasyonlara bağlı olduğunu vurgulamıştır.

ABD’nin insan hakları ihlalleri ve füze denemeleri gerekçesiyle İran’a karşı yeni yaptırımları gündeme alması ve ABD Başkanı Trump’ın Mayıs ayı sonlarında gerçekleştirdiği Ortadoğu ziyareti sonrası Körfez’de meydana gelen hareketlilik Tahran’ın güvenlik kaygılarını tekrar artıracaktır. İran’ın bu süreçte Türkiye’nin kaygılarını dikkate almamaya devam etmesi ikili ilişkileri sarsacaktır. İki ülkenin başta Suriye krizi olmak üzere mevcut sorunlar hakkında diyaloğu öncelemesi ise hem krizlerin çözümü hem de ikili ilişkilerin geleceği açısından olumlu olacaktır.


DİĞER YAZILARI