OKUNAN

Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti

Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti

The following two tabs change content below.
Murat Yeşiltaş

Murat Yeşiltaş

myesiltas@setav.org
Murat Yeşiltaş

Latest posts by Murat Yeşiltaş (see all)

Uzun bir zamandan bu yana Türkiye alışık olmadığı tarzda eş zamanlı bir biçimde farklı güvenlik tehditleriyle karşı karşıya. Terörizmin Türkiye’yi her zamankinden daha yoğun bir şekilde hedef alması, terörist örgütlerin sayı ve nitelik bakımından çeşitlenmesi, konvansiyonel tehditlerin yanı sıra asimetrik tehditlerin özellikle Ortadoğu coğrafyasında giderek bölgesel güvenlik mimarisini sarsması Ankara’yı yeni bir güvenlik ve savunma yaklaşımını benimsemeye zorladı. İçeride ise halihazırda devam Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti eden terörle kapsamlı mücadele ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında güvenlik sektöründe yaşanan büyük değişim ve kırılma Türkiye’yi karşı karşıya kaldığı büyük çaplı tehditlere bir cevap üretmeye sevk etti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetin Türkiye için yeni bir güvenlik anlayışının inşasına yönelik tutumları, henüz kapsamı ve doktrin boyutunda kavramsal çerçevesi tam olarak çizilmemiş olsa da yakın gelecekte ulusal ve uluslararası kamuoyu nezdinde önemli bir tartışmayı da beraberinde getireceğe benziyor. Bu tartışmanın bizi ilgilendiren iki temel boyutu var: Birincisi Türkiye’nin demokratik dönüşümü içinde son yıllarda yaşadığımız sıkışmanın yeni bir devlet anlayışını zorunlu kılması. İkincisi ise bu yeni devlete hareket serbestisi sağlayacak yeni bir güvenlik stratejisinin inşa edilmesi.

Yeni Türkiye Asabiyesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye için ortaya koyduğu yeni güvenlik konseptini inşa ettiği zemin aslında bugüne kadar alışık olduğumuz AK Parti siyasetinin temel referans kodlarını bünyesinde barındırmakla birlikte önemli ölçüde yeni bir Türkiye asabiyesinin inşa edilme sürecinin de bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.

Geçtiğimiz 14 yılda AK Parti’nin siyasi pratikleri etrafında şekillenen Türkiye üç düzeyli bir yeniden inşa sürecinden geçti: Bunlardan ilki ulus devlet paradigmasının yeniden yorumlanmasıydı. Geleneksel ulus devlet anlayışının yukarıdan inmeci unsurları bu yeni dönemde yeni bir siyasal pratikle birlikte demokratik bir ulus devlet modeli ekseninde yeniden kurgulandı. İkincisi ise özellikle Ortadoğu ölçeğinde kademeli bir güç artırımı vasıtasıyla Türkiye’nin farklı bölge ve aktörlerle dönüştürücü bir aktör kimliğiyle yeniden irtibat kurmasıydı. Üçüncü düzlem de Türkiye’nin uluslararası ölçekte daha esnek ve etkin hareket serbestisi kazanacak şekilde stratejik özerkliğini sağlamlaştırmasıydı. Böylece ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde birbirini kademeli olarak destekleyecek yeni bir Türkiye kimliği inşa edilmeye çalışılmıştı.

Ne var ki bu üç düzlem ve referans noktalarında geride bıraktığımız beş yıllık sürede önemli bir revizyona gidilmek zorunda kalındı. Demokratik ulus devlet modeli içinde Kürt meselesinin çözümü en önemli unsurlardan biriydi. Bu alanda büyük bir mesafe alındı. Ne var ki Suriye iç savaşının aşırı yerelleşmiş çatışma dinamikleri ortamında PKK terörünün yeniden alevlenmesi öncelikleri değiştirdi. Bölgesel ölçekte sağlamlaştırılmaya çalışılan dönüşümcü rol ise Ortadoğu’da yaşanmakta olan siyasal parçalanma ve Arap Baharı’nın neden olduğu yeni tehditlerin Türkiye’yi seçici bir angajmana yöneltmesi nedeniyle önemli bir değişime uğradı.

Diğer bir ifadeyle başlangıçta örneğin Arap Baharı’nın ortaya çıkardığı demokratik dönüşüm potansiyelini yönetmeye çalışan Türkiye, daha sonra söz konusu sürecin olumsuz etkilerinden kaçınma stratejisi izledi ve en sonunda da Suriye iç savaşından kaynaklanan tehditler nedeniyle müdahaleci bir politika takip etmek zorunda kaldı. Küresel ölçekte ise yaşanan belirsizlik, istikrarsızlık ve korumacı politikalar nedeniyle Türkiye’nin diğer büyük güçlerle ilişkisi önemli ölçüde etkilendi ve stratejik özerklik imkanı yara aldı.

Bu yeni dönem bir bütün olarak ulusal ölçekte, bölgede ve küresel ortamda Türkiye’ye yönelik bütün tehditleri “ikincil aktörler”in kullanımına açık hale getirerek dış kısıtlamaların hem çeşitlenmesine hem de çoğalmasına neden oldu. 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda geri düşürmek için bir fırsat olarak görülürken, PKK-YPG ve DEAŞ ile de bölgesel ve küresel düzeyde Türkiye’ye yönelik kısıtlar daha da ağırlaştı. Bütün bu eş zamanlı tehditler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ifadesiyle Türkiye’nin bir beka sorunuyla karşı karşıya kalmasına neden oldu.

Bu beka problemi yeni bir Türkiye okumasını ve beraberinde yeni bir asabiye inşa edilmesini zorunlu kılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında “tek bayrak, tek millet, tek devlet, tek vatan” şeklinde temayüz eden ve sıklıkla tekrar eden “Rabia söylemi” tam da böylesi bir yeni okumaya olan ihtiyacın yeni siyasi çerçevesini oluşturuyor. Bu nedenle yeni güvenlik anlayışı böylesi bir arka plan ve zemin üzerine yükseliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan’ı sorunsallaştırması, Musul’u bu bağlama oturtması, Suriye ve diğer bölgesel sorunlardaki çıkışları ülkenin bir bütün olarak beka sorunuyla karşı karşıya kalmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin güvenlik konsepti bu nedenle içeride güçlü bir devlet anlayışını daha sert biçimde yeniden tanımlamayı zorunlu kıldığı gibi, bu güvenlik anlayışının jeopolitik sıklet merkezini de Türkiye’nin dışına taşıyan yeni bir süreci beraberinde getiriyor.

Yeni Güvenlik Asabiyesi

Bu yeni güvenlik asabiyesinin temel mantığı elbette sınırların içinde değil ötesinde şekilleniyor. Bu yeni anlayış, gecikmiş de olsa geleneksel olarak uluslararası toplumun birçok aktörünün yürüttüğü “önleyici güvenlik anlayışı”nın Türkiye tarafından uygulanmaya başlamasının bir göstergesi olarak okunabilir. Bu, Türkiye’nin önceden sahip olduğu hatta geleneksel olarak dış politikada benimsediği “karışmama ilkesi” üzerine yükselen güvenlik kültüründen de bir ölçüde kopuşu yansıtıyor.

Yeni güvenlik anlayışının ilk önceliği ise terörle mücadele stratejisinde yapılan revizyon. Söz konusu revizyonun iki temel ayağının olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi içeride teröre yönelik mücadelede savunmacı bir yaklaşımdan daha aktif askeri mücadeleye geçişi içeren stratejidir. İkincisi ise özellikle yakın coğrafi kuşaktaki terör örgütlerine karşı her an askeri müdahaleyi gündemine alan sınır ötesi operasyonların masada olmasıdır. Böylesi bir operasyonel temponun önümüzdeki yıllarda iki temel odak noktası olacak: Suriye ve Irak. Dolayısıyla yeni  güvenlik anlayışının yakın coğrafi havzada özellikle de Ortadoğu’daki yansımasında Türkiye’nin daha fazla müdahaleye hazır, caydırıcı ve uzun dönem ülke dışında askeri varlık  göstermesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Riskler ve Fırsatlar

Peki, böylesi bir güvenlik anlayışı bir bütün olarak Türkiye’nin güvenlik ve beka sorununu tedavi edebilecek mi? Bu şimdilik cevaplanması zor bir soru. Bunun birkaç nedeni olduğunu söyleyebiliriz: İlki 15 Temmuz darbe girişimi sonrası güvenlik sektöründe bu yeni anlayışa uygun bir askeri reformun henüz hayata geçirilememiş olması. Türkiye’nin halihazırdaki askeri savunma, müdahale ve hazırlık kapasitesinin yeni güvenlik anlayışının bir parçası olacak şekilde reforme edilmesi en temel önceliklerden biri. Bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) sadece sivil-asker ilişkileri bağlamında reforma tabi tutulması değil aynı zamanda stratejik düzeyde de dönüştürülmesi gerekiyor.

İkinci ve belki de en önemli risklerden biri bölgesel ölçekte tehditleri caydırmak için bütün ülkeler önleyici politikalara yöneliyor. Bu maksatla devletler sınırlarının ötesinde ya kendi askeri varlıklarını bulunduruyor ya da vekil aktörler kullanarak maksimalist güvenlik politikaları uyguluyor.

Üçüncüsü uluslararası aktörler halen en temel oyun bozucu aktörler olarak Türkiye’nin güvenlik anlayışının eyleme döküleceği hedef sahasında askeri olarak varlıklarını idame ettiriyor. Başta ABD olmak üzere Rusya’nın özellikle Ortadoğu siyaseti Soğuk Savaş döneminden daha tahrip edici nitelikler barındırıyor.

Dördüncü risk ise yeni tehditlerin nitelikleri askeri açıdan geleneksel yöntemlerle baş etmeyi fazlasıyla zorlaştırdığından, Türkiye’nin de geleneksel olmayan yöntemleri kullanabilecek bir kapasite inşasına geçmesinin halen hazırlık aşamasında olması. Dolayısıyla bir bütün olarak yeni güvenlik anlayışı önemli meydan okumalar ve fırsatlarla karşı karşıya.

Bu meydan okumaların aşılarak risklerin daha da minimize edilmesi ve fırsatların ise değerlendirilebilmesi için Türkiye’nin özellikle 15 Temmuz sonrası kurmakta olduğu “siyasi asabiye” ile “güvenlik asabiyesi” arasındaki “karşılıklı kurucu ilişki”nin hassasiyetinin farkında olarak hareket etmesi gerekiyor. Belki de bilinmesi gereken en temel nokta salt terörle mücadeleye odaklanmış bir güvenlik konseptinin uzun vadede Türkiye’nin güvenlik sorunlarını gidermesine kafi gelmeyecek olmasıdır. Yeni güvenlik konseptinin geniş bir yelpaze üzerinden ele alınması son derece önemlidir ancak bu genişliğe uygun stratejilerin güvenlik sektöründe kısa, orta ve uzun vadeli bir şekilde ortaya koyulması icap etmektedir

 


DİĞER YAZILARI