Türkiye’yi Sarsan 12 Saat

The following two tabs change content below.
Mahmut Övür

Mahmut Övür

Mahmut Övür

Latest posts by Mahmut Övür (see all)

15 Temmuz gecesi Türkiye toplumunun Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yaşadığı en kritik geceydi. Ne 60’tan beri yaşanan darbelere ne de 1974’teki Kıbrıs harekatına benziyordu.

O gece Türkiye’yi sarsan 12 saatin öyküsü aslında Türkiye toplumunun demokrasiyle buluşma çabasının 100 yıllık öyküsüydü. O gece 14 Mayıs 1950’de sandığa dökülen halkın 60 yıllık özlemi, cumhuriyetle demokrasinin buluşma gecesiydi.

Bu buluşma öyküsünün kahramanları ise demokrasiyle adları pek bir araya getirilmeyen ve bürokratik elitlerce “göbeğini kaşıyanlar” olarak nitelenen muhafazakar-dindar kesimlerdi. O gece elbette toplumun her kesiminden darbe karşıtları sokağa çıktı. Ama asıl sürükleyici olan dindarmuhafazakar sosyolojiydi.

Soğuk Savaş döneminde milliyetçi-devletçi refleksleri nedeniyle devlete mesafeli olmalarına rağmen, demokrasiyle ilişkileri sorunlu gösterilen bu kesimlerin her seçimde sandığa dökülmeleri, demokrasiyi içselleştirmeleri açısından yeter ölçü sayılmıyordu. Hatta sandığa bu yoğun ilgileri “demokrasi sandıktan ibaret değil” denilerek küçümseniyor ve sık sık da muhafazakar-dindar çevrelerin demokrasi üretemeyeceği söyleniyordu. Bir anlamda demokrasi laik kesimlere layık görülüyor, ötekilerin demokrasi talebi olmayacağı kesin bir bilgi gibi sunuluyordu. Oysa 15 Temmuz’da görüldü ki demokrasi için bedel ödeyen yine dindar muhafazakar kesim oldu. 15 Temmuz özellikle sol aydınların dilinden düşürmediği bu klasik ezberi bozarak, bugüne kadar doğru kabul edilmiş bütün sosyolojik değerlendirmeleri de yerle bir etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Gerçeği

O gece tanklara ve F-16’lara karşı çıkan müthiş bir halk vardı. Onları sokağa iki önemli motivasyon çıkarmıştı: İlki başta da söylediğimiz gibi demokrasi özlemiydi. İkincisi ise adı o özlemle bütünleşen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gerçeğiydi. İlginç bir tarih aralığından geçerken

Türkiye toplumunun demokrasi arayışı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan sevgisi örtüşmüştür. Bu ikisini birbirinden ayırmak artık mümkün değildir. Bu birliktelik kendiliğinden oluşmamıştır. Arkasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son 14 yıllık AK Parti iktidarı döneminde askeri-bürokratik vesayete karşı yürüttüğü demokratikleşme mücadelesi vardır.

Toplum Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sahip çıkarken kendi kazanımlarını da koruyacağının farkındaydı. Bu yüzden korkusuzca tankın önüne atlayıp kurşunlara göğüs gerdi ve ölümü göze aldı. Bu gerçeği bilenlerden biri de tankın önüne yatan

Metin Doğan’dı: “Bu ülke geçmişte darbelerden ve darbe girişimlerinden çok büyük zararlar görmüştür. Bugün hala aklında iktidarı zorla ele geçirip halkın iradesini yok sayma düşüncesinde olanlara en güzel cevabı millet verdi. Bu millet baskı ve zorbalığa her zaman karşı çıkmıştır.” Metin Doğan bu düşüncelerle Atatürk Havalimanı’na gitmiş ve tankın önüne yatmıştı. O anı gururla anlatıyordu: “Gördüğüm manzara beni çok etkiledi. Birden fırladım. Askerin üzerine doğru giderken ‘Ben Türk askeriyim, siz kimin askerisiniz?’ diye bağırmaya başladım. Tank durdu ve ben bağırmayı sürdürdüm. Sağ tarafımda yerde ellerinde silahlarıyla duran, sol tarafımdan kamyonun içerisinde olan askerler vardı. Bağırmaya devam ettim. Sonra tank hareket etmeye başladı. Ben de tankın sağ paletinin altına yattım. Tam o sırada durdu.”

Darbeci İşgal Kuvvetleri O gece darbelere karşı demokrasiye sahip çıkmak için sokağa inenler bir başka gerçekle daha yüzleşti. Darbeciler sadece darbe yapan bir silahlı kuvvet gibi değil sanki bir iç işgal kuvveti gibi davranıyordu. Toplum ikinci büyük dehşeti o an yaşadı. Darbecilerin sadece demokrasiyi değil ülkenin geleceğini de tehdit ettikleri görüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu yüzden konuşmasında ısrarla halkı “işgalcilere karşı” meydanlara, havalimanlarına çağırıyordu.

Sokaklarda klasik darbecilere benzemeyen, kendi halkına kurşun sıkan, tankla ezip geçen, Meclisini F-16’larla bombalayan eli kanlı bir işgalci güç vardı. O gücün “dindar” kimlikli olması da toplumu derinden sarsmış, ortaya çıplak bedeniyle tanklara, bombalara direnen bir halk çıkarmıştı. O gece yeni bir tarih yazıldı. Türkiye toplumu bunu yaparak sadece ülkesine, demokrasisine sahip çıkmadı; aynı zamanda Soğuk Savaş döneminden kalma, yeni gladyo örgütü FETÖ’ye ve onun arkasındaki küresel güce de meydan okudu.

Bu tarihi mücadelede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özel bir yeri olduğu tartışılmaz. Toplumda ciddi karşılığı olması, darbecilere karşı dik durması ve darbe sonrasında bir ayı aşkın süre demokrasi nöbetlerini sürdürmesiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan sadece Türkiye için değil dünya ölçeğinde de özel bir yere sahiptir.

Bu birikim ve tecrübeyle Türkiye halkı yeni bir demokrasi inşa etmenin eşiğine geldi. Bunun ilk adımı milyonların aktığı İstanbul Yenikapı’da atıldı. Orada AK Parti, CHP ve MHP’nin bir araya gelmesiyle siyasette “Yenikapı ruhu” oluştu ve demokrasi tarihimizde bir ilkin önü açıldı.

Böylece ilk kez vesayetçi yapılar, kirli örgütlenmeler ve derin devlet yapılanmalarının devreden çıktığı yeni bir dönem başlıyor. Türkiye hakiki anlamda belki de ilk kez normalleşme sürecine giriyor. Bugün başta sivil anayasa yapmak üzere bütün kurumları yeniden yapılandırabiliriz. Halkın önünü açtığı yeni Türkiye asıl şimdi kuruluyor.


DİĞER YAZILARI