OKUNAN

Yargısal Aktivizmden “Mahkeme Aktivizmi”ne

Yargısal Aktivizmden “Mahkeme Aktivizmi”ne

The following two tabs change content below.
Halime Kökçe

Halime Kökçe

karakashalime@gmail.com

Yargısal aktivizm negatif anlamıyla Türkiye’de çokça tartışılan konulardan biri olageldi. Kavram ilk kez ABD’de 1947 yılında kullanılmış. O günden bu yana da anayasaya uygunluk denetimi yapan yargı organlarının, görev tanımlarını aşarak yargı denetimi yapmaya başladıkları durumları tanımlamak için kullanılmıştır. Tahmin edileceği üzere Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararları için geçerlidir “yargısal aktivizm” kavramı ve Türkiye özelinde AYM’nin 1961’deki ihdasından itibaren yüklendiği fonksiyon tam da bu olmuştur. Neredeyse kuruluş amacı olarak belirlenen yargısal aktivizm, AYM’ye dair en temel eleştiri sebebi olmuştur. AYM kuruluşundan itibaren yasama kurumuna, yani siyasete açık müdahale anlamına gelen bir aktivizmle iş görmüştür.

ABD’deki Yüksek Mahkeme’nin içtihatları da tartışma konusu olmuş, 1930’larda ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Yüksek Mahkeme arasında literatüre de geçen bir ihtilaf yaşanmış ve sorun Yüksek Mahkeme’nin içtihadını değiştirmesiyle aşılabilmiştir.

İhtilafın sebebi Demokrat Parti’nin ekonomik depresyonu sona erdir- mek ve kitlesel işsizlikle mücadele etmek adına yaptığı kimi kanuni düzenlemelerin Yüksek Mahkeme tarafından anayasaya aykırılık gerekçesiyle iptalinin söz konusu edilmesiydi. Roosevelt durumu, “Milletçe öyle bir noktaya geldik ki, Anayasa’yı Yüksek Mahkeme’den kurtarmak için harekete geçmek zorundayız” şeklinde açıklıyordu.

AYM’nin yargısal aktivizmini sınırlandırabilecek bir denetim mekanizmasının olmaması ise bugün konuyla ilgili en temel sıkıntı olarak karşımızda. AYM’nin, genellikle uzun dönem görev yapan sınırlı sayıda kişiden oluşması ve yasa yapıcıların yine anayasadan kaynaklı sınırlılıkları, AYM’nin kararları üzerinde denetimsizliğe yol açmaktadır. Oysa Parlamento çoğunluğu, yani yasama çoğunluğu, anayasada değişiklik yapabilme yetkisiyle AYM için de bir denetim mekanizması işlevi görmelidir.

Bu uzun girişi yapma sebebim, son zamanlarda Türkiye ile ilgili yabancı basında çıkan haberlerde bir numaraya oturan Can Dündar olayında da bir tür yargısal aktivizmin yaşanmış olması, Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılanmasının ise “mahkeme aktivizmine” dönüştürülmesi.

Can Dündar’ın Ayrıcalığı!

2010’da gerçekleştirilen yargı reformu referandumu sayesinde AYM’ye bireysel başvurulara bakma görevi tanındı. Dündar ve Erdem Gül, devletin gizli kalması gereken belgelerini yayınlamak ve casusluk suçlarıyla açılan davadan tutuklu iken AYM’ye tutukluklarıyla ilgili hak ihlali başvurusunda bulundular ve AYM’nin hak ihlali kararıyla da serbest bırakıldılar. Buraya kadar olan süreci kısaca özetleyelim. Dündar ve Gül tutuklama kararının 4. gününde tutukluluklarına itiraz edebilecekleri tüm iç hukuk yollarını tüketmiş olarak AYM’ye başvurdu. Bu ivediliğe mütenasip şekilde AYM de çekmecelerinde bekleyen yığınla tutukluluk dolayısıyla yapılmış hak ihlali başvurusu arasından Dündar ve Gül’e ait olanları çekip aynı hızla karara vardı.

Yine ancak ağır ihlal durumlarında baş- vurabileceği bir yöntemle, dairenin gö- rüşmesi gereken başvuruyu başkanın da bulunacağı şekilde genel kurulun gün- demine aldı. Yani AYM, Gül ve Dündar’la ilgili kararında usulü de zorlamış, adeta ikiliye özel muamele çekmiştir.

Tuhaflık bununla da sınırlı değil. Zira kararın en başında Dündar ve Gül’ün tutuklanma gerekçesi “devletin gizli kalması gereken belgelerini casusluk amacıyla temin etmek ve yayınlamak” iken AYM, hak ihlali kararını sanki basınla ilgili bir suç isnadından dolayı tutuklandıklarına hükmederek vermiş, yani tam da bireysel başvuru üzerinden yargısal aktivizm alışkanlığını devam ettirmiştir.

AYM, konuyu usulden değil esastan mütalaa ederek kendisini birinci derece mahkeme yerine koymuş, hukukçuların yaygın görüşüne göre de alt mahkemeyi etki altına alabilecek bir karar vermiştir. Nitekim davanın görüldüğü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, bu kararla ilgili “AYM takdir yetkimizi daraltmıştır” yorumu yapmıştır.

Mahkemeler Eylem Alanı

Gelelim işin “mahkeme aktivizmi” kısmına… Mahkeme aktivizmi yargısal aktivizmden farklı olarak kamuoyu üzerinde algı oluşturmak ve mahkemeyi baskı altına almak için uygulamaya konulan bir yöntem.

Son örnekten başlayalım; Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılanması sürecinde mahkeme salonu ve adliye binası eylem alanına, söz konusu olayla ilgili algı oluşturulması için bir sahneye dönüştürüldü. Dündar’ın, AYM’nin kararıyla birlikte tahliye edilmesi esnasında sarf ettiği, “Tahliye kararını Erdoğan’a hediye diyoruz” sözü, kararın Erdoğan’ın doğum gününe denk getirildiğini düşündürdü. Eşinin yine aynı gün, kararı biliyormuşçasına yurt dışından geri gelmesi de mahkeme kararlarının bir algı operasyonuna alet edildiğini düşündüren ilginç detaylar olarak akılda kaldı.

Tahliyeden sonraki ilk mahkeme ise “mahkeme aktivizmi” diyebileceğimiz bir duruma sahne oldu. Mahkemede Gül ve Dündar’la selfie çektiren Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Martin Erdmann ile Hollanda, İngiltere, İtalya, Belçika, Avustralya, İsveç, Polonya, İsviçre, ABD ve Kanada konsolosları, davanın Türkiye aleyhine bir kampanyaya dönüştürülmesine hizmet etti.

Davanın kendisinden, Dündar ve Gül’le ilgili gerçek suçlamalardan çok bu görüntüler konuşuldu. Dava basın ve fikir özgürlüğüne müdahale olarak lanse edildi. CHP ve HDP’li vekillerin duruşmayla ilgili gizlilik kararına rağmen salondan çıkmaması ise mahkemenin yapılabilme imkanını ortadan kaldırdı.

Manşet Garantili Mahkeme

Mahkeme aktivizmi esasında yeni bir olay değil. Bugün Paralel Yapı ile birlikte hareket eden CHP, zamanında Paralel Yapı’ya mensup hakim ve savcıların tutukladığı Ergenekon, Balyoz sanıkları için Silivri yerleşkesini adeta bir eylem mıntıkasına çevirmişti. İşi mahkeme salonu basmaya kadar vardıran CHP’liler gün geldi 22 Temmuz tutuklamalarında soluğu Çağlayan Adliyesi’nde aldı.

Ergenekon davası sırasında en sık rastlanan aktivizm, savunma krizi çıkarmak ve böylece mahkemeyi işlemez kılmaktı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon Davası’nın 13 Mayıs 2013’teki 296. duruşmasında 18 sanıktan sadece bir tanesi savunma için hazır olduğunu söylemişti. Mehmet Haberal, neden savunma yapamayacağını ise dalga geçer gibi, “Silivri uluslararası ziyaret edilen bir mekan haline geldi. Bu nedenle benim programım da çok yoğun. Çin’den ziyaretçilerim gelecek. Bu nedenle bugün savunmamı yapamayacağım” sözleriyle izah etmişti.

Mahkemelerin sanık avukatları tarafından algı ve manipülasyon amaçlı kullanıldığına iyi bir örnek de oğlunun ölüm haberinin Ergenekon tutuklusu Mustafa Dönmez’e iki gün geç olarak mahkeme sırasında verilmesiydi. Avukat Celal Ülgen, Alp Kaan Dönmez’in Cuma günü hayatını kaybettiği bilgisini “Hafta sonu izin alamazdık” bahanesiyle adli makamlara iletmemiş, Mustafa Sönmez oğlunun öldüğünü pazartesi günü duruşma sırasında öğrenmişti. Avukat ertesi gün atılacak manşetleri hesap ederek sanık Mustafa Dönmez’e de iyilik yaptığını düşünüyordu muhtemelen. Adli makamların hafta sonu da olsa böyle bir durumda izin alınabileceğine dair yaptığı açıklama aynı şekilde manşetlerden verilmeyeceğine göre yalanlanacak olmak da önemli değildi. Kısaca amaç hasıl olmuştu!

Emniyette “Paralel Yapı” iddiasıyla 22 Temmuz’da başlatılan operasyonun ilk dalgasında da bir adliye krizi yaşandı. Bu sefer mahkemeyi provoke edenler adli süreçlerdeki boşlukları çok iyi bilen Paralel Yapı’ya mensup avukatlardı. Adliyeye sevk edilen polisler, mahkemedeki sorgular tamamlanmayınca gözaltı süresinin dolduğunu belirterek binayı terk etmek istedi. Çevik Kuvvet ekipleri tutuklu polislerin etrafını sararken, savcılık krizin “Avukatların sorguyu uzatma girişimlerinden” kaynaklandığını savundu. Kriz uzayınca mahkeme, dosya üzerinden inceleme yaparak karar verdi. Ancak o gün adliye binasında adeta bir şov sergilendi. Tutuklu polisleri adliyeden kaçırma teşebbüsü, bir aktivizm örneği olarak yargı tarihinde yerini aldı.

Mahkeme aktivizminin birinci hedefi algı oluşturmaktır. Bu yüzden bazen çok absürt şeyler bile sahnelenebilir. Yine Can Dündar ve Erdem Gül olayına dönersek, Çağlayan Adliyesi’ndeki 6 Mayıs 2016 tarihinde duruşmaya ara verildiği sırada gerçekleştirilen silahlı saldırı teşebbüsü tam da bu sebeple bir mizansen ihtimalini akla getirmiş, olayın gerçekleşmesi sırasındaki tuhaflıklar bu ihtimalin hiç de yabana atılır olmadığı kanısını güçlendirmiştir.

Adli süreçlerdeki boşlukları ve mahkeme safahatını lehte veya aleyhte algı oluşturmak için kullanmaya dönük girişimlere son yıllarda sıkça rastlan- maktadır. Hukuka güvenin zayıfladığı, Paralel Yapı dediğimiz, hukuku kendi menfaatleri için eğip büken bir yapının tezahür ettiği ve alanı kirlettiği bir vasatta bu ve benzeri durumlara karşı bağışıklık da zayıflamıştır. Bağışıklığın zayıflamış olması mahkeme aktivizmi dediğimiz hadiseyi daha işlevsel ve mümkün kılmaktadır.

Eylemin kendinden çok yaratacağı et- kinin hesap edildiği düşünülürse sosyal medyanın ve iletişim ağlarının mahkeme aktivizmi dediğimiz operasyon için ne kadar vazgeçilmez olduğu da daha iyi anlaşılacaktır.


DİĞER YAZILARI