Zor Oyunu Bozdu

The following two tabs change content below.
Fahrettin Altun

Fahrettin Altun

faltun@setav.org

Ve Türk ordusu Suriye’de. Operasyonun adı Fırat Kalkanı. İsmiyle müsemma, Türkiye’nin “kırmızı çizgisi”nin ihlaline yönelik bir askeri operasyon bu.

Operasyon neyi amaçlıyor? Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak, terör tehdidini minimize etmek, yeni mülteci göçlerinin önüne geçmek, Suriye’nin toprak bütünlüğüne katkı sunmak ve tabii ki güneyimizde örülmeye çalışılan PKK duvarına engel olmak.

Bu amaçlar çerçevesinde operasyon başladı ve devam ediyor. Operasyonun kısa sürede bitmeyeceği de açık. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi ve temizlenen alanların bölgenin yerel aktörlerine bırakılması esas.

Sorunlara Kaynağında Çözüm

Türkiye, günden güne Suriye krizinin etkilerini daha fazla hissediyor. Bundan yaklaşık iki yıl önce baş gösteren Kobani krizi ile birlikte Suriye krizi Türkiye açısından yeni bir boyut kazandı. PKK terör örgütü yeni bir stratejiyle Türkiye içinde faaliyete geçti. DAEŞ “yakın çevre” olarak gördüğü Türkiye’yi Irak ve Suriye’den sonraki hedef olarak görmeye ve terör saldırıları yapmaya başladı.

Bir yandan PKK ve DAEŞ Suriye’nin kuzeyindeki mücadelesini Türkiye sınırları içine taşırken, öte yandan her ikisi birlikte Türkiye’nin güvenlik güçlerine ve sivil vatandaşlarına yönelik eylemlerini yoğunlaştırdılar. Dahası Kobani krizi ile birlikte Türkiye, Gezi kalkışması esnasında karşı karşıya kaldığı uluslararası ötekileştirme kampanyasına benzer bir söylemsel saldırıya muhatap olmak zorunda kaldı.

Türkiye’nin DAEŞ’e destek verdiği, Kürtlere yönelik sistematik kıyımda bulunduğu yönünde gerçeklikle ilişkisi olmayan söylemler dolaşıma sokuldu. Batı medyası ve Türkiye’deki gayrı milli muhalefetin destek verdiği basın yayın organları “Türkiye’yi teröre destek veren ülke” konumunda göstermek için yoğun bir gayret içine girdi.

Bütün bunlar yaşanırken Türkiye devleti Suriye krizinin etkilerini kendi sınırları içindeki birtakım tedbirlerle bertaraf etme imkanın kalmadığının farkındaydı. Terör başta olmak üzere Suriye krizinden doğan sorunlar ancak ve ancak kaynağına gidilerek çözüme kavuşturulabilirdi.

FETÖ, Krizi Manipüle Etti

Ne var ki bir türlü bu adımlar atılamadı. Türkiye, Suriye krizine sert güç kullanarak etkili bir biçimde müdahalede bulunma imkanını bugünlere dek yakalayamadı. Bunun birkaç nedeni vardı: Birinci neden devlet içinde yaşanan ayrışmaydı. Sivil hükümetin tehdit algısı ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) tehdit algısı bir türlü örtüşemedi. Daha açık bir söyleyişle TSK, sivil hükümetin Kobani krizi ile birlikte geldiği noktaya gelmemek için ciddi şekilde ayak diredi. Bu olumsuz durumu ortaya çıkaran gelişme sadece Türkiye siyasi hayatındaki geleneksel sivil-asker uyumsuzluğu yahut askerin “içeriye kurt; dışarıya kuzu” olma hali değildi. TSK’nın stratejik aklı ne yazık ki FETÖ’nün manipülasyonlarının etkisinde kalmış ve TSK içindeki FETÖ mensuplarının yanlış yönlendirmeleri Türkiye’nin güvenliğine zarar verecek sonuçlar üretmişti.

İkinci neden Türkiye’nin dış politikada yaşadığı sıkışmaydı. Bu sıkışmanın başlıca sebebi, Türkiye’nin Arap devrimleri sonrasında giderek istikrarsızlaşan ve küresel aktörlerin iktidar mücadelesinin ana zemini haline gelen bir coğrafyada konumlanıyor olması. Türkiye bu süreçte siyasi ve ekonomik kazanımlarını sürdürmek, kendi çıkarlarına uygun bir ulusal güvenlik stratejisini hayata geçirmek için yoğun çaba sarf etti. Ne var ki bu süreç, sık sık Türkiye’nin politikalarıyla küresel ve bölgesel aktörlerin politikalarının karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurdu. Suriye’de Esed rejimi ve ılımlı muhalefetin konumu bağlamında Rusya ve İran ile, DAEŞ’le mücadelenin biçimi ve PKK/PYD’nin statüsü çerçevesinde ABD ile, mültecilerin pozisyonu konusunda Avrupa Birliği (AB) ile sorunlar yaşandı. Son olarak 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya ile yaşanan uçak krizinden sonra söz konusu sıkışma çok daha belirgin bir hal aldı. Hiç kuşkusuz bugünden geriye dönüp baktığımızda Türkiye dış politikasında yaşanan bu sıkışmanın FETÖ’nün manipülasyonlarıyla derinleşen bir boyut arz ettiği görülebilmektedir.

15 Temmuz’un Açtığı Alan Bütün bunlara eşlik eden, içeride ve dışarıda ortaya çıkan olumsuzluklara kaynaklık eden bir başka etkenden daha söz etmemiz gerekir. O da gerek Batı dünyasında gerekse de Türkiye içindeki Batıcılarda belirgin bir hal alan Tayyip Erdoğan düşmanlığı. Bir başka deyişle Tayyip Erdoğan’ın tasfiyesine yönelik içeride ve dışarıda karşımıza çıkan arzu. Bu arzunun tatmin edilmesi için atılan adımlar Türkiye’yi son dönemde zora sokan ve ne yazık ki alanını daraltan bir süreci beraberinde getirdi.

Binali Yıldırım’ın başbakanlığı sonrasında Türkiye, dış politikasında bu sıkışmışlığı aşmak için yoğun bir arayışa girdi. Önce İsrail, ardından Rusya ile normalleşme adımları geldi. Bu iki adımın da Türkiye’ye iç siyaset, ekonomi, dış politika ve güvenlik stratejilerinin hayata geçirilmesinde görece bir hareket alanı sağlayacağı açıktı. Böylesi olumlu bir havanın ortaya çıktığı bir dönemde 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı.

Bu darbe girişimi Türkiye’yi tam bağımlı hale getirmeye dönük “sert ve total bir müdahale” idi. Türkiye’yi hareketsiz hale getirmeye dönük “yumuşak ve parçalı müdahaleler”in çözemediğini bu müdahale ile sonuca ulaşmak hedeflenmişti. Ne var ki hesaplar tutmadı. Darbe girişimi püskürtüldü ve 15 Temmuz Türkiye’de milletin uyanışı, devletin ise arınması ve yeniden yapılanması için bir başlangıç noktası halini aldı.

15 Temmuz’dan sonra bir yandan milletin motivasyonu ve desteği öte yandan devletin on yıllardır bünyesinde faaliyet gösteren bir terör örgütünden arınması ve yeniden yapılanmaya başlaması Türkiye’nin hareket kabiliyetini artırdı, manevra alanını ciddi şekilde genişletti.

Harekatın Etkileri

Bu noktadan itibaren tartışmamız gereken husus, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde terör örgütlerine yönelik başlattığı temizlik harekatının ne tür etkileri olabileceği. Öncelikle bu harekatın Türkiye’nin terörle mücadele sürecine ve ulusal güvenliğine olumlu bir katkı sunacağı tespitini yapmamız gerekir. En önemli husus, sınırın öte yakasında etkin olan terör örgütlerinin zayıflatılması ve işgal ettikleri alanlardan sökülüp atılmasıdır.

PKK’nın Fırat’ın batısından çıkarılması “PKK koridoru” ve dolayımında “PKK devleti” mitini çökertecektir. Kobani krizinden bu yana kendi militanlarına “her şart altında ABD tarafından destekleneceği ve bu nedenle de toprak genişletme stratejisine devam edebileceği” tezini işleyen PKK yönetimi ciddi bir darbe yiyecektir. Bunlara ek olarak Cerablus harekatı PKK’nın Suriye kolu PYD ve onun silahlı kanadı YPG’nin elinden çok önemli bir kozu almış, bundan böyle YPG’nin “DAEŞ’le mücadeledeki en etkili kara gücü” olarak takdim edilme imkanı kalmamıştır. Dahası uluslararası alanda “Türkiye DAEŞ’le yeterince mücadele etmiyor” tezviratını yapanların elinden de önemli bir kara propaganda aracı alınmıştır. Bu noktada eklenmesi gereken bir diğer unsur da bu operasyon sonrasında Türkiye’nin caydırıcılık ve imha kapasitesini gören DAEŞ ve PKK’nın Türkiye sınırları içindeki terör eylemlerine kolaylıkla girişemeyecek olmasıdır.

Cerablus harekatı Türkiye’ye ABD, AB, Rusya ve İran ile daha nitelikli ilişkiler geliştirme noktasında önemli avantajlar sağlayacaktır. Türkiye her şeyden önce sahada askeri varlık göstererek Suriye krizinin müzakere edildiği masaya yeniden ve bu kez çok daha güçlü bir biçimde oturmuştur. ABD, AB, Rusya ve İran Türkiye’nin DAEŞ’le mücadeledeki kararlılığı dolayısıyla bu operasyona destek vereceklerdir. Türkiye bu süreçte YPG’ye ilişkin tavırları nedeniyle zaman zaman ABD tarafından eleştirilere muhatap olabilir. Fakat bunun sahadaki sürece doğrudan yansıma ihtimali olmayacağını da tahmin etmek güç değildir.
Türkiye’nin bütün bu süreçlerde “Suriye’nin toprak bütünlüğü”ne yaptığı vurgu son derece önemli. Zira terörist gruplar dışında Suriye krizindeki bütün taraflar bu noktada buluşmak mecburiyetinde olduklarını biliyorlar. Bu da hem DAEŞ’in hem de PYD’nin Suriye’deki etkinliğinin -Fırat’ın batısında yahut doğusunda fark etmez- kırılması demek. Bir anlamda Türkiye bu hamlesi ile birlikte “zor oyunu bozmuş”tur!

Bütün bu süreçlerde Türkiye’nin en önemli gücünün 15 Temmuz ruhu olduğu, 7 Ağustos’ta Yenikapı mitinginde temsil edilen toplumsal mutabakat ortamının, ülkesinin çıkarlarını esas alan devlet aygıtının başlıca dayanağını teşkil ettiği unutulmamalı. Bu çerçevede bundan böyle Türkiye’ye yönelecek saldırıların bu birlik ve beraberlik ortamının zayıflatılmasına yönelik olacağını da göz ardı etmemek gerekiyor


DİĞER YAZILARI