15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden dokuz yıl geçti. Bu süreç boyunca FETÖ’nün ve paralel devlet yapılanmasının anlaşılması yönünde çok sayıda yayın yapıldı ve etkinlik düzenlendi. 15 Temmuz darbe davaları ve genel olarak FETÖ davalarında ortaya çıkan bilgiler, belgeler, iddianameler ve mahkeme kararları, örgütün gizli kalmış yönlerini büyük oranda açığa çıkardı. FETÖ/PDY’nin nasıl bir örgütlenme modeline sahip olduğu, hedefleri, hedeflerine ulaşmak amacıyla uyguladığı yöntemler ve çalışma şekilleri hakkında çok daha fazla bilgiye sahibiz. Başlığından anlaşılacağı üzere, bu yazıda FETÖ’nün eski Türkiye’de doğmuş, gelişmiş ve temel özelliklerini edinmiş bir örgüt olduğu ve 15 Temmuz darbe girişiminin de bunun sonucu olarak gerçekleştiği ele alınacak.
FETÖ, eski Türkiye’nin siyaseti ve siyasetçiyi küçümseyen ve itibarsızlaştıran, siyaset karşısında bürokrasiyi yücelten, siyasi iktidara karşı “devlet iktidarını” öne çıkaran vesayetçi yapısının bir ürünüydü. Yine benzer şekilde 15 Temmuz darbe girişimi, her on yılda bir tekrarlanan darbeler ve muhtıralar geleneğinin devamıydı.
Bürokratik Vesayet ve FETÖ
FETÖ’nün doğduğu ve büyüdüğü yıllarda, Türkiye’de siyasi atmosfer ve anayasal anlayışa vesayet kültürü hakim idi. Anayasal vesayet sisteminin, askeri bir darbe ürünü olan 1961 Anayasası ile tesis edildiği, sonrasındaki anayasal gelişmelerle daha da güçlendiği bilinmektedir. Gerçekten de 1961 Anayasası, literatürde anılan bazı olumlu yönlerine karşılık askeri bir darbenin ürünü olmasının sonucunda vesayetçilik başta olmak üzere birçok sorunla doğmuştur.
Vesayetçilik, siyaset ve siyasetçiye güvensizliği ifade eden ve siyasi iktidarı belli bürokratik denetleme mekanizmaları ile denetlemeyi ve sınırlamayı amaçlayan bir devlet anlayışıdır. Bu anlayışta, temel siyasi kararlar, siyasal kurumlara bırakılmamakta, bürokratik vesayet organlarınca alınmaktadır. Anayasacılık ve çoğulcu demokrasi dilinin arkasına saklanan bu vesayet anlayışı, siyasi iktidarın demokratik yönetme yetkisini elinden almayı ve sınırlandırmayı amaçlamıştır. Vesayetçiliğin korumak istediği hak ve özgürlükler değil siyasi iktidar karşısında konumlandırdığı devlet iktidarı ve ideolojisidir.
1961 Anayasasındaki vesayetçi izleri, doğal ve atanmış üyelerin önemli bir ağırlığa sahip olduğu Cumhuriyet Senatosu’nda, hepsi asker olan Cumhurbaşkanlığı makamında, Milli Güvenlik Kurulu ve askeri yargı gibi kurumlarda görmek mümkündü. Bu vesayetçi izler, 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül darbesinden sonra daha da güçlenmiştir. Diğer yüksek yargı organları ve yükseköğretim kurumları, devletin içinde bu yapının bir parçası haline getirilmişken dışarıdan bazı siyasi partilerin, basın kuruluşlarının ve sermayenin desteğini de almıştır.
Bu dönemde; seçimlerin yapılması, bazı partilerin çoğunluğu elde etmesi ve hükümet kurması mümkündü. Ancak siyasi partiler “hükümet oluyor ama iktidar olamıyorlardı.” Milli Güvenlik Kurulu gibi anayasal bir danışma organı “gölge kabine” olarak anılıyordu. Asıl güç ve iktidarın siyasi iktidarda değil “devlet iktidarında” yani ordu, istihbarat, emniyet ve yargı gibi kurumlarda olduğu kabul ediliyordu. İşte FETÖ, ilk andan itibaren parti siyasetine uzak dururken ya da uzak duruyor görünürken, gerçek iktidar olduğunu düşündüğü vesayet organlarını ele geçirmeyi hedeflemiştir. Aslında örgüt, söyleminin tam aksine bu çabaları sebebiyle siyasetin tam ortasında idi.
FETÖ, kurulduğu ilk dönemden itibaren yetiştirdiği mensuplarını, kritik devlet kurumlarına yerleştirmeye başladı. Devam eden yargı süreçlerinde ortaya çıkan gerçekler, FETÖ’nün tüm vesayet kurumlarına hangi yöntemlerle sızdığını önemli ölçüde açığa çıkardı. FETÖ’yü ve paralel devlet yapılanmasını doğuran siyasal ortam, işte bu bürokratik vesayet sistemidir. Halkın iradesini değersizleştiren ve demokratik siyaseti anlamsızlaştıran vesayet sistemi, toplumda FETÖ’nün devletin kritik kurumlarına yerleşmesini meşrulaştırmasına da yardımcı olmaktaydı.

FETÖ Vesayeti Karşısında AK Parti
Uzun vadeli hedefler koyarak ve sabırla devlet kurumlarında etkin hale gelen FETÖ, siyasete ve siyasi partilere hep mesafeli görünse de güç odakları ve iktidar partileri ile iyi geçinmeyi bildi. İktidarları döneminde Turgut Özal, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller gibi isimlerle yakınlık kurdu, destek aldı ve destek verdi. 28 Şubat dahil askeri müdahaleler ve askeri yönetimler zamanında güçlenerek varlığını devam ettirdi. Buna karşılık genel olarak dindar çevrelere, milli görüş hareketine ve partilerine hep mesafeli durdu. Hatta 28 Şubat sürecinde darbecileri destekleyerek Refah Partisi’ni ve Başbakan Necmettin Erbakan’ı açıkça suçlayan açıklamalarda bulundu.
Uzun vadeli olarak incelendiğinde örgüt, tüm siyasi partilere karşı belli bir mesafede durmaya çalışmış ama güç sahibi olanlarla yakın ilişkiler kurmuştu. Açıkça kendisine bağlı bir siyasi parti kurmak ya da siyasetçi kadrosu oluşturmak, örgütün çalışma yöntemiyle de uyuşmayan bir durumdu. Buna karşılık tüm siyasi partilere ve gruplara çeşitli yöntemlerle nüfuz etmek amacıyla çabaladığı zamanla anlaşıldı.
Örgütün tarihi incelendiğinde açıkça hedef aldığı ve düşmanlık yürüttüğü tek partinin AK Parti, siyasi liderin ise Recep Tayyip Erdoğan olduğu görülmektedir. MİT tırlarının durdurulması, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklama girişimi, 17/25 Aralık operasyonları, 15 Temmuz darbe teşebbüsü gibi birçok olayda AK Parti iktidarları hedef alındı. 15 Temmuz darbe girişimi öncesindeki yaklaşık 5 yıl boyunca da bazen gizli bazen açıktan AK Parti ve yöneticileri örgütün hedefi haline gelmişti. Bu bağlamda FETÖ ile en gerçekçi ve yoğun mücadeleyi yürüten iktidarın Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki AK Parti iktidarı olduğunu söylemek mümkün. AK Parti iktidarı, devlet içindeki FETÖ yapılanmasını tasfiyeye 15 Temmuz darbe girişiminden önce başladı. Örgütün insan kaynakları gibi çalışan dershanelere ilk defa el atılması, finans kaynaklarına ve eğitim kurumlarına kayyum atanması bu dönemde olmuştur. Bu işlemlere karşı çıkıp FETÖ’yü savunan muhalifler ise hâlâ hatırlanmaktadır.
Son yirmi yılda önce bürokratik vesayetin kırılması ve sonrasında yeni tür bir vesayet kurmak isteyen FETÖ’nün başarısızlığa uğratılıp tasfiye edilmesi Türk siyasi hayatı ve demokrasisi için büyük kazanımlar olmuştur. FETÖ sanıldığının aksine bürokratik vesayet sisteminin hasmı değil dolaylı bir ürünü olarak doğmuş, onun sebep olduğu bataklıkta büyümüş ve kurduğu sistemi ele geçirmeye çalışmıştır. 15 Temmuz ve sonrası ise her ikisi de tarihe gömülmüştür.
