Kriter > Söyleşi |

SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş: “Talepler Karşılanmazsa Türkiye Fırat’ın Doğusuna Girebilir”


Güvenlik kavramını hem teorik hem de sahadaki yansımaları bakımından masaya yatırdık. Merak edilenleri alanın uzman ismi SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş ile enine boyuna konuştuk.

SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç Dr Murat Yeşiltaş Talepler Karşılanmazsa
SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş

Güvenlik gerek ülkemizde gerekse küresel ölçekte son yılların en fazla konuşulan ve tartışılan alanlarından birisi. Teorik olarak ve uygulama süreçleri bakımından gün deme geliyor. Türkiye’nin kademeli bir şekilde terör örgütlerine büyük darbeler vurması ve bölgesel ölçekte küresel güçlerin planlarını bozan hamleler yapması güvenliği gündemde tutan bir diğer etken. Buna Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki yerlileşme oranındaki artışı da eklemek gerekir. Bu bağlamda kavramı hem teorik hem de sahadaki yansımaları bakımından masaya yatırdık. Merak edilenleri alanın uzman ismi SETA Vakfı Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş ile enine boyuna konuştuk.

SÖYLEŞİ: YUSUF ÖZKIR    FOTOĞRAF: HAMİDULLAH YILDIRIM

 

Doç. Dr. Murat Yeşiltaş Kimdir?

 

Teorik olarak bakıldığında “güvenlik” kavramı Türkiye için neden önemli?

Sadece Türkiye için değil uluslararası ilişkilerdeki, uluslararası sistemdeki bütün devletler açısından güvenlik çok öncelikli bir ihtiyaç. Her devlet öncelikli olarak hayatta kalmak gibi bir saikle yaşıyor. Çünkü uluslararası sistemde belli bir düzen söz konusu değil. Bu uluslararası ilişkilerde de çok tartışılan bir konudur. Nihayetinde devletleri cezalandıracak bir tür üst merci, bir üst otorite yok. Uluslararası sistemin anarşik olduğu varsayılır. Anarşik olmak demek ise üstün, amir bir otoritenin olmamasıdır. Arayacağımız bir 911’in, 155’in olmadığı anlamına gelir. Dolayısıyla böyle bir sistem içerisinde devletler de her zaman kendi güçlerini ya da güvenliklerini maksimize etmeye çalışır. Bazı devletler bulundukları konum, pozisyon veya bölgeye göre güvenliklerini maksimize etmeyi tercih eder bazıları da güçlerini maksimize etmeyi tercih eder. Dolayısıyla bu sadece Türkiye’ye özgü bir mesele değil. Bütün devlet aktörleri açısından güvenlik öncelikli bir konudur. Ama tabii Türkiye açısından bakıldığında durumu biraz daha özet bir biçimde açmak gerekir. Çünkü Türkiye özellikle son on sekiz, yirmi yıla bakıldığında bütün o sistemik değişim, dönüşüm ve kırılmaların merkezinde yer almış bir aktördür. Hatta son yirmi yılda da değil. Türkiye, Osmanlı tarihi de dahil olmak üzere bütün küresel ölçekteki sistemik değişim ve dönüşümlerde –öyle ya da böyle– bu dönüşümlerden etkilenmiş, bu dönüşümlere adapte olmaya, intibak etmeye çalışmış ve bu dönüşümler sonucunda da kendisini değiştirebilmiş bir ülkedir.

Mesela son yüzyılı ele aldığımızda Osmanlı’nın yıkılması aslında Birinci Dünya Savaşı gibi sistemik bir çatışmanın sonrasında ortaya çıkmış ve onun sonrasında bir tür yeni devletle yola devam edilmiştir. Yine baktığınız zaman İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi Soğuk Savaş’ın başlangıcı ve Türkiye’yi doğrudan dönüştüren bir süreci beraberinde getirmiş. Güvenlik paradigması da bu sistemik dönüşümle beraber değişmeye başlamış. Soğuk Savaş’ın bitişine baktığımız zaman yine benzer bir biçimde bu süreç Türkiye’yi doğrudan etkileyen ve onu bir “kanat ülke” olmaktan bir “cephe ülke” konumuna neredeyse dönüştürmüş. Bir tarafta Balkanlar’da kriz, bir tarafta Körfez krizi, bir tarafta Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki çatışma, bir tarafta da Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkmış bir Türkiye-Yunanistan geriliminin ortaya çıkarmış olduğu yakın havzadaki çatışma Türkiye’nin güvenlik paradigmasını önemli ölçüde şekillendirmiş. Ama belki son yıllarda çarpıcı olan, radikal bir kırılma olarak ortaya çıkan temel dinamiğin birincisi 11 Eylül’dür. Sonrasında iki bölgesel savaş ortaya çıkmış; Afganistan ve Irak savaşları. Bu iki savaş aslında özellikle de Irak Savaşı Türkiye’nin güvenlik paradigmasında önemli ölçüde “Ülke güvenliği nasıl sağlanır?” sorusunun cevabını zorlaştırmış. Son yedi-sekiz yıla baktığımızda da bölgeyi daha derinden sarsan adeta tektonik bir kaymanın belki de sarsıntının ortaya çıkmasına neden olan Arap Baharı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu hat üzerinde sadece güvenlik konularıyla ilgili bulunduğu coğrafyada jeopolitik konumunda çok sistemik, yapısal değişiklikler ortaya çıkmış. Bu açıdan aslında Türkiye için güvenlik son derece önemlidir.

 

GÜVENLİK PARADİGMASI DEĞİŞTİ

Türkiye’nin şu anki güvenlik paradigmasını biraz açabilir miyiz?

Türkiye’nin bugün güvenlik paradigmasında önemli bir değişimin olduğunu görüyoruz. On sekiz yıllık AK Parti iktidarının ilk başlarda sahip olduğu ile bugünkü güvenlik politikaları arasında bir fark var. AK Parti iktidara geldiği yıllarda güvenlik siyasetinin öncelikle ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte bir tasarımı ve kurgusu söz konusuydu. Bir kere ulusal ölçekte Türkiye’deki güvenlik bürokrasisinin siyasetin içerisinde özne olma konumunu yerinden eden bir güvenlik siyaseti vardı. Daha özgürlükçü bir güvenlik siyasetini devreye soktu. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) merkezde yer aldığı bir güvenlik paradigması vardı. Mesela “Beyaz Kitap” denilen ve Savunma Bakanlığı tarafından yayımlanan kitaplar vardı. Soğuk Savaş döneminde başladı. Önemli ölçüde AK Parti’nin iktidara geldiği yıllara kadar devam etti. Hatta AK Parti iktidarında da bir kere yayımlandı. Aslında Beyaz Kitap Türkiye’nin güvenlik paradigmasını tanımlardı. Bizim bildiğimiz “Kırmızı Kitap”ın dışında daha açık bir perspektif ortaya koyardı. Aslında o kitapta konuşan özne siyasi aktörler değil doğrudan doğruya askerin kendisiydi. AK Parti öncelikle bunu değiştirdi. Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili konuşan özne kim olmalı? Siyasetin bizatihi kendisi olmalı. Bir kere orada muazzam bir değişiklik gösterdi.

İkincisi AK Parti güvenliğin ekonomik ve kültürel entegrasyonlarla birlikte sağlanabilecek pozitif bir anlamı olduğunu ortaya koydu. Bu bağlamda bölgeyle de yapılabileceğini pratiğe aktardı. Bunun boyutları var. Önce kültürel kodlarda bir değişiklik başlayacak ki onu yaptı. Kültürel kodlarda yani Türkiye’nin Ortadoğu’ya, komşularına olan kimlik ilişkisini ters yüz etti, o Kemalist devlet kimliğinden farklı olarak. Sonrasında da doğrudan ekonomik bağlamda adımlar atıldı. Bunu nüfuz alanını genişletmek ve negatif anlamda, kontrol etmek maksadıyla değil bir tür içine alma, birlikte değişme, dönüşme ve bölgeyi istikrarlı bir hale getirme anlamında yaptı. Muazzam bir değişiklik oldu.

Tabii küresel açıdan bakıldığında da önemli ölçüde güvenlik paradigmasının derinleştiği, özgürleşmenin ise daha çok daraldığı bir dönemde AK Parti iktidara gelmişti. Ve AK Parti içeride de, bölgede de, küresel sistemde de özgürlükleri daha fazla derinleştiren, güvenliği de özgürlük aleyhine genişleten bir paradigmaya sahip değildi. Ama öyle şeyler oldu ki Türkiye’de bu en önemli noktalardan bir tanesiydi. Bir kere içerideki güvenlik paradigması 15 Temmuz darbe girişimiyle büyük bir meydan okumayla karşı karşıya geldi. Çünkü bir devletin güvenlik paradigmasına, yürütme işine yarayan yapı güvenlik kurumlarıdır. Ama 15 Temmuz akşamı ya da önceki iki-üç seneye baktığımızda güvenlik paradigmamızı yürütecek kurumların başka bir biçimde olduğu karşımıza çıktı.

 

TÜRKİYE GÜÇ KULLANMAYA BAŞLADI

15 Temmuz’u bir milat kabul ettiğimizde öncesi ve sonrasında nasıl bir güvenlik paradigması var?

Birincisi ulusal ölçekte 15 Temmuz’un getirdiği yeni bir güvenlik tanımlaması ortaya çıktı. Burada başlangıçta Türkiye’yi doğrudan destabilize edebilecek terör örgütlerinin doğrudan elimine edilebilmesine yönelik ve sürekli bir biçimde bunlarla mücadele edilebilmesine yönelik bir siyasi değişiklik ortaya koyulmuş oldu. Bu siyasi irade güvenlik meselesinin sağlanması için sürekli sahada terör örgütleriyle bir tür mücadele eden, savaşan bir Türkiye kurgusunu ortaya koydu. 15 Temmuz’dan sonra Fırat Kalkanı Harekatı ile birlikte bence Türkiye o eşiği de kırmış oldu. Dolayısıyla bu paradigmayı öncelikle Suriye’ye teşmil etti. Türkiye güvenliğin sadece konuşmaktan ibaret olmadığını aynı zamanda silahlı kuvvetlerini gerektiğinde kullanabilme iradesini göstermesi gerektiğini ortaya koymuş oldu. Türk ordusu çok güçlü bir ordu; NATO’nun ikinci büyük ordusu, bölgede birinci büyük ordu ancak sürekli güç kullanma tehdidinde bulunan fakat güç kullanmaktan çekinen bir ordu olarak lanse edilmişti. Bu gücü yedekte tutmak yerine sahada kullanmak Türkiye’nin güvenlik paradigmasında büyük bir değişimi de beraberinde getirdi. Tabi en önemlisi de güç projeksiyonu yapmaya başlamasaydı.

Belki son yıllardaki en büyük değişikliklerden bir tanesi yani güvenliği Türkiye’nin bir paradigma, strateji haline dönüştürmesinde o güç projeksiyonunu yapmasıydı. Nerede yaptı bunu? Özellikle savunma sanayiinde yaptı, içeride öncelikle kendi kendine yeter bir aktör haline geldi. Aktör haline gelmesinden sonra da dışarıya doğru nüfuz oluşturmak için askeri üs stratejisi geliştirdi; Katar ve Somali bunun örnekleri. Bu tür örnekler Türkiye’nin kendi sınırlarının ötesinde güç projeksiyonu yapabilme kabiliyeti olduğunu gösterdi. Sahada kullanabileceğiniz birtakım araçlara sahip olmaya başladınız. Üs kurmak için kendi gemilerinize ihtiyacınız var, Denizaltı Savunma Harbi ve Keşif Karakol Gemisi (MİLGEM) projesi ortaya çıktı ya da kendi mühimmatınızı üretmek durumundasınız, kendi iletişim araçlarınızı hava-kara-deniz bütün bu kuvvet bazında, Türkiye muazzam bir çeşitlilikle karşı karşıya geldi.

Türkiye’nin güvenliğinin daha iyi sağlanabilmesi açısından bakıldığında dışarıda kurulan üsleri nasıl anlamlandırmak gerekir?

Bu öncelikle bir prestijdir. Güç aynı zamanda beraberinde bir prestiji getirir ve bu prestij nihayetinde devletlerin başka aktörler tarafından algılanmasını ya da nasıl algılanacağını belirler. İkincisi caydırıcılık meselesidir. Caydırıcılık da sizin elinizde bulundurduğunuz gücü inandırıcı bir şekilde kullanma arzunuz, isteğiniz ve kararlılığınız olduğu anlamına gelir. Bu kararlılık tek başına yeterli değildir aynı zamanda caydırıcılığınızı sağlayacak bir materyal güce sahip olmalısınız. Siyasi iradeniz olabilir ama materyal gücünüz yoksa karşı taraf açısından caydırıcılığınızın bir karşılığı olmaz. Üçüncüsü bence çok önemli; Türkiye’nin bir bölgede örneğin büyükelçiliğinin olması kültürel nüfuzunun olmasından öte askeri üssünün olması demek, o bölgede siyasetin doğrudan doğruya bir parçası olmak, güvenlik siyasetinin bir parçası olmak demektir. Örneğin Türkiye’nin orada olması Katar krizinin, Katar ablukasının belki aşılmasında en büyük faktörlerinden bir tanesiydi. Dördüncüsü tabii ki sizin o bölge siyasetine nüfuz etmenizi sağlayacak araçlar üretmeye başlar ve –ülkeler farklı liglerdedir– böylesi bir şey sizi bir üst lige taşır her zaman. Potansiyel olarak daha geniş alanlara uzanabilen stratejiler, politikalar üretmenizi beraberinde getirebilir, size böylesi imkanlar sağlar.

Söyleşi
Kriter Dergisi Yayın Koordinatörü Doç. Dr. Yusuf Özkır ve SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş

 

KAPI PENCERE ARKASINDA KALARAK GÜVENLİK OLMAZ

Bu konudaki eleştirileri nasıl yorumlamak lazım?

Artık güvenliği sadece içeriye kapanarak sağlamak devri geçmiş durumda çünkü herkes sahada; Ortadoğu’ya baktığınız zaman şu anda Türkiye dahil Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya’yı kenarda tutarsanız bütün aktörler savaşıyor. İran, Irak, İsrail, Mısır sahada; Türkiye, Libya savaşıyor, Yemen’de savaş var orada başka aktörler savaşıyor. Bütün bu aktörlerin sahada olduğu bir dönemde sizin kendi kapı, cam ve pencerenizi kapatıp “Ben içeride güvenli olurum” mantığıyla hareket etmeniz size camları açtığınızda etrafınızda kocaman bir yangınla karşılaşmanızı beraberinde getirebilir. Dolayısıyla aslında bu biraz güvenliği sınırlarınızın ötesinde sağlamaktır.

Türkiye sert ve yumuşak gücünü etkin kullanabiliyor mu, nasıl bir yerde?

Muazzam bir mülteci meselesiyle karşı karşıya olmasına rağmen Türkiye hala reel maliyetin dışında bir de uluslararası PR maliyetiyle karşılaşmak zorunda kalıyor. O açıdan çok naif olduğu kanaatini taşıyordum. Çünkü bu kadar uğraşıp, para harcayıp, büyük riskle ve rakamsal olarak büyük mülteci nüfusuyla uğraşırken aynı zamanda uluslararası kamuoyu tarafından da mülteci meselesinde birtakım sorunlarla sürekli gündeme gelen bir aktör haline dönüşüyor. Tabii bu sadece mülteci sorunuyla ilgili bir mesele değil son dönemde Türkiye’ye yönelik algının değişmesiyle ilgili bir mesele. Türkiye’nin Batı ligindeki algısı büyük oranda değişmiş durumda. Bu tartışma bu algıyı destekleyecek her türlü malzemenin de bir tür parlatılmak suretiyle piyasaya sürülmesinden ibarettir. Mülteci konusunda son derece yalnız bırakılmış bir aktör. Ve aynı zamanda maliyeti tek başına üstlenme gibi bir arzu ve istek ortaya koyan bir ülke.

 

BATI’DAN POZİTİF KATKI GELMELİ

Türkiye bu pozisyonda nasıl bir politika ortaya koymalıydı?

Burada Batılı aktörleri süreçlerin içine dahil edecek mekanizmalar oluşturmak lazım. Önümüzde bu anlamda bir fırsat olarak İdlib meselesi var. İdlib meselesine Batı hala çok pragmatik, çok araçsal bakıyor. Türkiye’yi bu konuda son derece yalnız bırakıyor. Türkiye’nin Rusya, İran ve rejim karşısında tek başına adeta bir pozisyon almasını ve bu pozisyonun bir sonuç üretmesini bekliyor. Ama böyle bir şey imkansız. Tek başınıza Rusya, İran, rejim gibi aktörlerle İdlib gibi zor bir sahada başarılı olmanız biraz zor gibi gözüküyor. Burada askeri destekten bahsetmiyorum. Ama bugün uluslararası toplumun, ABD’nin sadece İdlib’deki meseleyi çözmek için muazzam araçları var. Mesela Birleşmiş Millet Güvenlik Konseyini (BMGK) toplarsın, orada ateşkesi zaruri bir şekilde dayatırsınız. Bu dayatmadan sonra burada özellikle İdlib’de yapılması gereken siviller için güvenli bir alanın oluşması için de zorlarsınız, Rusya buna karşı çıksa dahi. Birçok aracınız var, bunu yapabilirsiniz ama bu risk alınmak istenmiyor şu anda. O zaman Türkiye de pragmatik davranacak. Çünkü “Ben artık daha fazla göç, daha fazla mülteci almak istemiyorum hatta bunların bir kısmını da içeride tutmakta zorlanıyorum” gibi bir çıkış yapacak. Bu kötü bir şey değil. Siz ne kadar daha bu maliyeti kaldırabilirsiniz?

Dolayısıyla Batı’nın özellikle Avrupa’nın kendi pozisyonunda yer eden düşüncede bir denklem oluşturmak zorunda Türkiye. Bu denklemi oluşturmaz, sürecin akışına kendini bırakırsa daha farklı bir mülteci kriziyle, daha farklı bir Suriye sorunuyla karşı karşıya gelebilirsiniz. Çünkü sorun sadece mülteci meselesi değil. Anayasa komisyonlarını konuşuyoruz; onların oluşturulması, Suriye’de siyasi geçiş dönemini konuşmak zorundayız. Bu savaş bir gün bitecek, Suriye’de yaşayan insanların iyiliğine bir şey üretilmesi lazım. Batı’nın da bu sürecin içerisine pozitif manada dahil olması gerekir.

Arap Baharı sonrası Ortadoğu’da kurulan yeni denklemlere bakıldığında Türkiye nasıl bir konumda?

Arap Baharı sonrası Ortadoğu’da büyük bir süreç yaşanmaya başlandı ve bu süreç nasıl anlaşılmalı noktasında üç farklı kavram kullanılması mümkün. Bu bir “değişim” mi? Ortadoğu Arap Baharı öncesiyle karşılaştırıldığında bir değişimle mi yoksa bir “dönüşüm” ile mi karşı karşıya? Çünkü dönüşüm daha dinamik bir şey, eskinin bazı parçalarını kendi içerisinde hala taşımaya devam ediyor. Yoksa bir “kopuş” mu yaşanıyor? Bu üç temel soru üzerinden Türkiye’nin de bu sürece nasıl cevap vereceği ya da cevap vermesi gerektiğini analiz edebiliriz. Ben dönüşüm ve kopuş arasında bir yerdeyim. Değişim açıklamaya yetmiyor çünkü Ortadoğu’da değişimi aşacak farklı süreçler yaşandı, Arap Baharı sonrasında.

Neden dönüşümle kopuş arasındayım? Bir kere yeni aktörlerin ortaya çıkması, devletlerin egemenlik vasfını önemli ölçüde kaybetmiş olması, sınırlara hem içeriden hem dışarıdan çok ciddi bir baskının ortaya çıkması, sınırların anlamını hem uluslararası hukuken hem de fonksiyonel olarak kaybetmeye yüz tutmuş olması. Birçok problem ortaya çıktı; devlet dışı silahlı aktörlerin inanılmaz yükselişi söz konusu Irak’ta, Yemen’de, Libya’da, Suriye’de. Bütün bu süreçler Ortadoğu’da bilindik manadaki yapı ve düzenin artık devam ettirilmesinin mümkün olmadığını bize söylüyor. Dolayısıyla bundan sonra Ortadoğu nasıl bir alana dönüşecek? Çünkü siz bu stratejik öngörüyü yapamazsanız, nasıl bir yere doğru gidildiğini okuyamazsanız o zaman bunun içerisinde kendi pozisyonunuzu da sabit bir şekilde almanız pek mümkün olmayabilir. Sürekli değişimin ortaya çıkardığı yeni dinamiklerle yüzleşmek zorunda kalırsınız.

Doç. Dr. Murat Yeşiltaş
Yeşiltaş: ABD istese de istemese de eğer PKK/ YPG güvenli bölge içinde Türkiye’ye tehdit olmaya devam ederse Türkiye o bölgede sahada bir durum oluşturacak. Tıpkı Fırat Kalkanı’nda, Afrin’de yaptığı gibi yapacak bunu.

 

O yüzden öncelikle Türkiye’nin değişimi okuması lazım. Birkaç tane alternatif var. Devletler bu alternatifler üzerinden konuşmalı ve bunların hangilerinin daha olası olduğunu tahmin etmeli. Yani Trump’ın Ortadoğu’dan çekilmeye yönelik bir strateji izlediği varsayımı genellikle yapılıyor ama bu yanlış. ABD, Ortadoğu’da bozulan stratejik dengeyi yeniden tamir etmeye çalışıyor. Çünkü Obama döneminde çok büyük hasar gördü ve burada stratejik dengeyi yeniden tamir ederken hedef aldığı temel unsur İran. İran’ın bu stratejik dengeyi bozduğunu, Tahran yönetimini pushback edebilecek bir stratejinin ortaya koyulması gerektiğini savunuyor. Trump iktidara geldiğinde zaten bunu söyledi. Dolayısıyla bu ABD –kendi idaresinde olmasa da– Ortadoğu’daki devletlerin kendi arasında doğal bir güç dengesinin oluşmasını sağlayacak bir mekanizmaya doğru zorlayabilir. Ya da ikinci olarak Ortadoğu kendi başına güç dengesini ortaya koyabilir. ABD’nin olmadığı, Washington yönetiminin daha gevşek bir bağının olduğu, süreçlere müdahale edemediği –ki artık edemiyor zaten– daha çok kutuplu, İran, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin aşağı yukarı güç parametrelerinde eşitliğin olduğu ve güvenlik rekabetinin yoğun bir şekilde yaşandığı ve bu anlamda da nüfuz alanı oluşturması için siyasetin temel araç olduğu bir Ortadoğu ile karşı karşıya gelinebilir. Ya da bölgenin kendisi ne tek kutuplu ne de çok kutuplu ama kutupsuz bir yapıya dönüşebilir. Yani birçok devletçik, birçok devlet dışı aktör ortaya çıkabilir. Mesela Irak’ta DEAŞ’ın ortaya çıkmasından sonra yeni bir yapı kuruldu: Haşdi Şabi. Yarın Haşdi Şabi’nin Irak Anayasası’na tabii olsa bile bu Anayasa’dan kopup kendi anayasası, kendine has bir güvenlik pratikleri oluşturmasının önünde hiçbir engel yok. Dolayısıyla Irak eski Irak değil. Taşlar bir kere yerinden oynamış durumda. Taşlar yerine konulduğu zaman nasıl bir Ortadoğu olacak? Kutupsuz bir Ortadoğu olursa bu tabii aşırı rekabet, aşırı kaotik bir çatışma ve sürekli çatışma dinamiklerinin sürdüğü bir Ortadoğu üretir. Şimdi Türkiye’nin bu üçünden hangisinin olacağını tahmin etmesi gerekiyor ki bence bundan da önemlisi Türkiye bunlardan hangisini istiyor? Ona karar vermesi lazım. Ve karar verdiği şeyi de acaba başarabiliyor mu?

Türkiye “Çok kutuplu bir Ortadoğu istiyorum” derse bunun için uğraşacak bir politik enerji sarf etmesi lazım. Tek kutuplu bir Ortadoğu istiyor mu Türkiye, muhtemelen istemiyor. Çünkü kendi güç statüsünü değiştirmiş durumda. Eskinin bölgesel gücü ama ABD ile ortaklaşa hareket eden ve özerk olmayan bir dış politikaya sahip bir güçten Türkiye özerk, daha otonom, daha bağımsız bir dış politikaya, güvenlik siyasetine doğru yönelmiş durumda. Bu yönelme hiç de Ankara ve Washington’ın büyük ortaklıklar kuracağı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla tek kutupluluğu istemeyecektir. Kutupsuzluğu da istemeyecektir. O zaman kendi güç parametresinin diğerleriyle biraz farklılaştığı, makasın biraz açıldığı bir Ortadoğu isteyecektir.

Evet, güç dengesi olsun ama ne İran köşeye itilsin ne de İsrail çok fazla öne çıksın. Ne Mısır kaybetsin ne de Suudi Arabistan çok yukarıya çıksın. Dolayısıyla bir denge siyaseti. Ancak bu denge siyasetine bölgede reel güç parametreleri bakımından ulaşıldığında artık Türkiye kendi bölgesindeki politik alanını daha rahat sahaya uygulayabileceği bir dönem yakalayacak. Bunun için yapması gereken şeyler var: Birincisi Ortadoğu’da bir norm problemi var. Bir üst norm yok, şiddet şu anda Ortadoğu’nun mütemmim cüzü gibi; terör, radikalleşme. Ortadoğu’nun bir norma ihtiyacı var. Türkiye o normu oluşturmayı denedi ama çok başarılı olmadı. Mesela Ortadoğululuk, medeniyet tasavvuru, daha İslami bir eğilim vb.

Dolayısıyla bu norm, kimlik üzerinden Ortadoğu’ya yaklaşabilir mi, yaklaşamaz mı? Kendine has bir kimlik oluştursa bunun Ortadoğu’da alıcısı olur mu, olmaz mı? Bunların hep konuşulması, tartışılması lazım. Uluslararası ilişkilerde bir norm-producer ülkeler var yani normu üretenler bir de normu tüketenler, norm-taker ülkeler dediğimiz yani normu alanlar. Mesela Türkiye AK Parti öncesinde normu sürekli alan (Avrupalı olmak vs.) bir ülkeydi ama AK Parti’yle birlikte uluslararası sisteme bu norm bakımından katkı veren bir aktöre dönüştü. Bütün norm yapım sürecinde BM’de yer aldı. Ortadoğu’da öyle bir sistem yok. Dolayısıyla öncelikle norm oluşturmak çok önemli.

Peki, bu norm ne üzerinden olabilir? Ortadoğu’da yaşayan insanların çoğunluğu Müslüman ve Müslümanların ortak değeri de İslam. İslam’ın norm olarak dışarıda tutulduğu başka hangi norm Ortadoğu’da bir yapı, düzen kurabilir?

Bu benim de üzerinde çok tartıştığım bir şey. Avrupa o normu öyle ya da böyle bir şekilde oluşturmuş. Onun çekirdeğini mesela Hristiyanlık mı oluşturuyor –bazı noktalarda eğer Avrupa Birliği (AB) anayasası tartışmalarını hatırlarsak Hristiyanlık oluşturuyor– ama bazı yerlerde de oluşturmuyor. Her bölgenin olgunlaşma süreci var. Savaşla başlıyor, savaştan çatışmaya dönüşüyor. Çatışmadan ise rekabete, rekabetten iş birliğine ve iş birliğinden de siyasi düzene ulaşıyor. Avrupa’nın tarihi tam olarak buna uyuyor. Çok kadim tartışmalarda Asya toplumlarında ve Pax Ottomana (Osmanlı barışı) dediğimiz dönemde de ona uyan şeyler var. Dolayısıyla Ortadoğu açısından biz hangi aşamadayız? Savaş bitti mi? Savaş ve çatışma arasında fark var.

Savaş daha üst bir kavram, daha yoğunluklu bir süreçtir. Ama çatışma çok öyle değil. Çatışma daha az riskli ve daha parçalıdır. Mesela Ortadoğu’da rekabet aşamasında mıyız? Daha henüz o aşamaya bile geçemedik. Norm, din ekseninde bir kimlik mi olacak yoksa politik bir fikir olarak bir norma ihtiyacımız var? Çünkü her halükarda Müslümanlık iyi bir buluşturucu platform ama Ortadoğu’da sekteryanizm ya da mezhep çatışması dediğimiz bir bela var başımızda. Çatışma jeopolitik mi, teopolitik mi, ekopolitik mi, etnopolitik mi? Çatışma Ortadoğu’da ne? Aslında hepsi. Jeopolitik var çünkü dış güçler kullandığı içerideki güçler rekabet ediyor. Etnopolitik ırkın üzerine, o da var. Teopolitik yani teolojiyle politiğin birleşmesinden oluşan bir çatışma, o da var. İsrail mesiyanik bir devlet. İran mesiyanik bir devlet. Mesiyanik olan bir sürü örgüt var. DEAŞ bunlardan bir tanesiydi. FETÖ bunlardan bir tanesiydi. Muhtemelen 15 Temmuz başarılı olsaydı Türkiye de iç savaşların olduğu böyle bir aktöre dönüşebilirdi. Bütün çatışmaların bütün örnekleri Ortadoğu’da var. Dolasıyla nasıl bir norm olacağı bu çatışma süreçlerinin sonrasında belirlenebilecek bir şeydir. Ondan sonra bence Türkiye bu normu belirleyebilecek bir aktör ama tek başına öncülük (lead) edebilecek bir aktör değil.

 

TÜRKİYE LİGİNİ DEĞİŞTİREBİLİR

İkinci önemli şey Türkiye’nin kapasite inşa etmesidir. Varsa yoksa Türkiye’nin geleceğini belirleyecek şey bu. Kapasite inşa etmek materyal güce yatırım yapmaktır. Güce yatırım yaptığı zaman ve kendisini Ortadoğu ölçeğinde reel güç statüsüne ulaştırırsa bunun adı bölgesel güç mü, büyük güç mü olacak? Türkiye’nin böyle bir potansiyeli de var, Türkiye büyük güç. Çünkü uluslararası ilişkilerde süper güçler var, büyük güçler var, bölgesel güçler var, küçük güçler var. Türkiye küçük güç değil bölgesel bir güç. Ama bir üst lige atlayabilir. Bu ligi değiştirmek demektir. Süper lig, birinci lig, ikinci lig gibi bir şeydir. Her lig arasında stratejik olarak bir kademelendirme söz konusudur. Türkiye güce yatırım yaptığı zaman belki bu normu inşa edebilir ama bu inşada tabii sadece salt askeri güçten bahsetmiyorum. Türkiye’nin bir trilyon dolar ekonomik güce ulaşması lazım, bu enerjiyi yakalaması lazım. Türkiye nükleer enerjiye sahip bir aktöre de dönüşecek, üç-beş yıl sonra. Bu çok önemli bir etken ortaya çıkaracak.

Tam bu noktada Ortadoğu’daki aktörler bizim bu lige çıkmamız konusunda endişeli ama çok da engelleyici potansiyeli olmayan güçler. Burada karşımıza Batılı aktörler çıkıyor. Yani meselenin Batı cephesi var. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Çok önemli bir şey ve o kadar zor bir mesele ki çünkü Türkiye’nin güvenliğinin kurucu aksı Batı. 1952’den itibaren NATO, Türkiye’nin güvenlik paradigmasını tamamıyla kuran, inşa eden bir sürecin başlamasını beraberinde getirdi. Bu sizin nasıl davranacağınızı, nasıl düşüneceğinizi, nasıl hareket edeceğinizi belirleyen bir şeydir. Ama bugün itibarıyla bakıldığında Türkiye’nin karşı karşıya geldiği meydan okumalar bu NATO güvenlik paradigması içerisinden özgürleşmeyi zorunlu kılıyor ve Türkiye epey zamandır buna teşebbüs ediyor. Türkiye bunu denedi ancak başarılı olamadı. Başarılı olamamasının sebebi kendisinden kaynaklanmadı. Türkiye’nin özerkleşme ve otonomlaşma siyaseti ve Batı’yla asimetrik olan ilişkisini simetrik bir ilişkiye döndürme teşebbüsü Batı tarafından kabul görmedi.

Türkiye bu kabul görmemeyi kabullendi mi?

Kabullenmedi. Hala kabullenmemiş gözüküyor ama bazı noktalarda attığı adımlar “Tamam artık madem sizinle olmuyor ben de o zaman kendi yoluma bakayım” şeklinde; S-400 konusu mesela. Niye görmüyor? 15 Temmuz’da görmedi bunu. 15 Temmuz’da darbe gerçekleşseydi ABD eski başkanı, demokrat Obama bu darbeyi meşru kılacak bir açıklama yapacaktı. En fazla “askeri demokrasi”ye geçme konusunda cesaretlendirecek bir açıklama yapacaktı. Ama kabul edeceklerdi. Almanya kabul edecekti. Bütün aktörler kabul edecekti bunu, tıpkı Mısır’da yaptıkları gibi. Dolayısıyla 15 Temmuz’da bu işin olmadığı görüldü. PKK meselesinde bu işin olmadığı görüldü. Elbette Türkiye kurumsal ve stratejik olarak hala Batı güvenlik mimarisinin önemli parçalarından bir tanesidir. Ancak Türkiye’nin özerkleşme, otonom siyaset izleme serüveni kendi istediği gibi simetrik, eşit bir ilişki olamayacağını gösterdi. Bu Batıda kabul görmedi. Türkiye’yi hala eskisi gibi edilgen, pasif bir aktör olarak görme niyetindeler. S-400’lerin alınması buna verilmiş bir cevaptır. S-400’ler Türkiye’nin özerk güvenlik siyasetinin daha doğrusu paradigma oluşturmasının pratik sonuçlarından bir tanesidir.

Öte yandan güvenlik mimarisinin asli parçalarından bir tanesisin ama müthiş bir güvenlik rekabeti içerisindesin. Suriye’de öylesin, PKK konusunda öylesin, Doğu Akdeniz’de öylesin, Kıbrıs’ta sana verilen sözler tutulmamış. Çok açık ve net. Kıbrıs sorunu çözülmeden Kıbrıs’ın bir ada olarak bütünüyle herhangi bir uluslararası kuruluşa üye olması mümkün değil. Ama kazık yemişsin ve bu kazığı 2004’teki Annan Planı’na destek vermene rağmen yemişsin. Bu kazığı kim atmış? Parçası olduğun Batı ve AB atmış. Dolayısıyla bütün iyi niyetlerine rağmen bir türlü Batı senin güvenlik risklerini minimize etmek için herhangi bir adım atmamış. Güvenlik tedirginliklerini artıran adımlara yol açacak bir sürü başka adım atmış ama Türkiye olarak hala bu işin çalışılabileceğini düşünmen gerekiyor. Türkiye de dedi ki: “Hayır, bu iş böyle çalışmıyor. O zaman çalıştığı şekliyle, benim kendi güvenlik risklerimi minimize edecek başka yollar bulacağım.” Ama tabii bu da tek başına Türkiye’nin güvenliğini sağlamıyor. Öbür tarafta da Rusya’yla başka bir gerilim var. Tarihsel bir bagaj var. Stratejik önceliklerde uyumsuzluk var. Çok taktiksel bir ilişki Türkiye-Rusya ilişkisi, geçici bir ilişki, belki uzun vadeli sürdürülmesi de zor olan bir ilişki.

Söyleşi - Murat Yeşiltaş
Yeşiltaş: Askeri açıdan bir tehdit değerlendirmesi görüldüğü ve ABD bunu minimize etme konusunda gevşek davrandığı zaman TSK sahada fiili bir durum oluşturabilir. Harekete geçebilir. Bu yüzden ABD’nin Menbiç’te yaptığı hataları tekrar etmemesi gerekiyor.

 

YA YANLAMA YAPACAKSIN YA DA ÖZERK OLACAKSIN

Türkiye bir yandan ABD bir yandan da Rusya’yla şu an bir denge politikası yürütüyor. Bunun sonuçta ne tür çıktıları bizim önümüze gelebilir?

Güvenlik rekabetinin yüksek olduğu dönemde bu Türkiye’nin hayatta kalabilmesinin (survive) bir yolu olarak düşünülüyor. Aksi takdirde birine “yanaşman” lazım. Uluslararası ilişkilerde buna “yanlama” diyorlar. Bir tane lokomotif var, onun arkasına takılıyorsun. Bunu çıkarların, savunman veya karşı tarafı yumuşatmak için yapabilirsin. Ya yanlama yapacaksın ya da özerk olacaksın. Böylesi bir dönemde bu Türkiye’ye ayakta kalma, hayatta kalabilme (survive) ve bağımsız olabilme imkanı ve fırsatı tanıyor. Aksi takdirde ya ABD’yi ya da Rusya’yı dinleyeceksin veya kendi özerk siyasetini oluşturma imkanın ortadan kalkacak.

Suriye sahasında bu denge politikası nasıl ilerliyor?

Türkiye’nin Suriye siyasetinde büyük değişiklikler yaşandı. Türkiye ilk başta bu süreci yönetebileceğini düşünmüştü ancak daha sonra iş silahlı çatışmadan askeri çatışmaya doğru dönünce bu meseleyi biraz arkadan idare etme stratejisini benimsedi. O anlamda siyasi olarak Esed rejimi karşısında ılımlı muhaliflere destek verdi. Ancak bu politika da belirli bir tarihe kadar geçerliliğini sürdürdü. Ondan sonra geçerliliğini yitirdi. Türkiye üçüncü dönemde inanılmaz maliyetlerin ortaya çıktığını gördü, bu maliyetlerden kaçınma stratejisi izledi. Yani ekonomik ve mülteci maliyetleri arttı, terör ortaya çıktı. Ve bu maliyetleri minimize etme ya da sınırlandırma politikası için de kaçınma stratejisi izledi. Çünkü o dönem ABD de biraz geri çekilmişti. Tabii bütün süreçler içerisinde Suriye krizi de değişerek bir tür dönüşüm geçirdi. Türkiye en sonunda baktı olacak gibi değil ve 15 Temmuz’dan sonra askeri angajman stratejisine geçti. Belki en başta yapması gereken stratejiyi en sonda tercih etti. Ancak tercih ettiği dönemde Suriye siyaseti çok başka bir hal almıştı: Rusya sürece dahil olmuş, ABD ise PYD, YPG ve PKK ile çalıştığı bir stratejik denklem oluşturmuş, muhalifler zayıflamış ve Esed rejimi de güçlenmişti.

Türkiye denklemin en karmaşık olduğu bir dönemde sahaya girdi. Tabii ki sahaya girmesi birçok noktada Türkiye’nin daha fazla maliyet üretebilecek güvenlik risklerini minimize etme imkanı ortaya çıkardı ama bunları çözmedi. Dolayısıyla şu anda o dönem içerisindeyiz. Bu dönem içerisinde de iki büyük aktörle farklı dosyaları ama birbiriyle çok bağlı dosyaları yönetmek zorunda. Malum bu kolay bir iş değil. Dünyanın hangi ülkesini bu coğrafyadaki koltuğa oturtursanız oturtun aynı durumla karşılaşacak. Türkiye bundan sonra bir şey öğrendi; hakikaten fiili bir durum oluşturmadan müzakere etmek suretiyle hiçbir şey çözemiyorsunuz. Maliyet ödemeyi göze alamıyorsanız hiçbir şeyi çözemiyorsunuz. Pratik olarak sahada olmadığınız ve askeri gücünüzü kullanmadığınız müddetçe de bir şey çözemiyorsunuz. Bazı güvenlik konularını minimize etme konusunu idrak etti ve bu bağlamda başarılı oldu; Afrin bunlardan bir tanesi. DEAŞ endişesini sınırdan temizleme ve Türkiye’nin Suriye’de gerçek bir askeri adım atabilme kabiliyetini göstermesi açısından Fırat Kalkanı büyük bir terör koridorunu engelleme konusunda muazzam bir harekattı. İdlib’de aldığı sorumlulukla Rusya gibi gerçekten sınırsız, gerçekten herhangi bir teamül, herhangi bir uluslararası hukuk normu, herhangi bir savaş hukuku normuna uymayan bir aktörü frenleme konusunda da bazı başarılar elde etti. Ama çözemedi, çözülmüş gibi durmuyor. Güvenli bölge de bunlardan bir tanesi. Yine bir önleme stratejisi güvenli bölge, bir çözme stratejisi değil. Bizim şu anda en büyük problemimiz PKK; önceden bizim için orta seviyede bir tehditti ama bugün bu terör örgütü bizim için stratejik bir tehdit olarak tanımlanabilir, Suriye ile birlikte düşündüğünüz zaman. PKK’yı stratejik tehditten yine orta seviye bir tehdide dönüştürmeniz için güvenli bölgeyi oluşturmanız lazım. Ancak bunu da ABD ile müzakere ederek yapmak zorundayız.

Söyleşi - Murat Yeşiltaş
Yeşiltaş: Siyasi irade güvenlik meselesinin sağlanması için sürekli sahada terör örgütleriyle bir tür mücadele eden, savaşan bir Türkiye kurgusunu ortaya koydu. 15 Temmuz’dan sonra Fırat Kalkanı harekatı ile birlikte Türkiye o eşiği de kırmış oldu.

 

OPERASYON KAÇINILMAZ

Türkiye ile ABD arasında güvenli bölge mutabakatı yapıldı. Mutabakata göre Türkiye PYD/YPG’nin orada bir terör yapısı kurma sürecini engellemiş mi bulunuyor?

Bence mutabakatın bizatihi kendisi bu meseleyi engelleme konusunda bir başlangıç olarak tercih edilemez çünkü karşınızda Washington yönetimi var ve ABD bu tür süreçlerde sizinle genellikle bir tür muğlak bir anlaşma yapma siyaseti izler. Menbiç örneği var mesela. Demek istediğim şu: Hangi mutabakata varırsanız varın kağıt üzerindeki hiçbir şey sahada karşılık bulmayabilir. Böyle bir risk var dolayısıyla mutabakata çok da güvenmemek lazım çünkü içerisini, detaylarını hala bilmiyoruz. Ama şu var bu mutabakat Türkiye’nin risksiz bir şekilde sahada olmasını beraberinde getireceği için Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) de bence bu meseleyi sahada çözecek. Yani ABD istese de istemese de eğer PKK/YPG Türkiye’ye tehdit olmaya devam ederse o güvenli bölge sınırları içerisinde –ister 32 kilometre isterse 35 kilometre olsun– oralarda Türkiye sahada bir durum oluşturacak. Tıpkı Fırat Kalkanı’nda, Afrin’de yaptığı gibi.

Önümüzdeki süreçte TSK sorunu çözmek için harekete geçebilir mi?

Talepler karşılanmazsa geçebilir. Bir tehdit durumu, bir tehdit değerlendirmesi riski askeri açıdan yüksek görüldüğü ve ABD bunu minimize etme konusunda gevşek davrandığı zaman TSK sahada bir durum oluşturabilir. Harekete geçebilir. O yüzden mutabakat önemli. Ama ABD’nin Menbiç’te yaptığı hataları tekrar etmemesi gerekiyor.

Üç maddeden ibaret mutabakat. Mutabakatın içini Türkiye sahada dolduracak. Nereye gidecek, neye dönüşecek, riskleri minimize edecek mi, sorunu çözecek mi? Güvenlik sorunlarını minimizi etmek ile sorunu çözmek bambaşka bir şey. Çünkü PKK/PYD meselesinde başından beri söylüyoruz; ya bu meseleyi, bu örgütü domine eder, nefes alamayacak hale getirirsin ya müdahale edersin ya da yönetirsin, yönetmeyi öğrenirsin. Domine edersen böyle bir ihtimalin var ancak müdahale edersen yok etme ihtimalin var. Türkiye siyasi olarak hangisini tercih edecek. Dönüştürmek istiyor mu mesela?

Türkiye’nin güvenli bölge beklentileri neler?

Türkiye güvenli bölge mutabakatıyla başlayan süreçle birlikte YPG’nin sınırda şimdilik kendisine bir tehdit olmasının önüne geçmiştir. Bundan sonraki süreç Türkiye’nin sahada o bütün sınır hattı boyunca nasıl bir alana hangi kuvvetle yayılacağıyla ilgili bir durum. Bunu yapması gerekiyor çünkü yapmazsa mültecilerin geri dönüşü için bu bölgede bir yeniden yapılandırma faaliyeti gerçekleştiremez. Çünkü PKK/YPG’nin bu bölgedeki demografi mühendisliği ya da nüfus mühendisliği meselesi bölgenin demografik yapısını önemli ölçüde değiştirmiş durumda. O bölgeden gelmiş olan Suriyeli mültecilerin buraya dönmeleri ancak birkaç şartın sağlanmasıyla mümkün olabilir: Birincisi güvenlik kimin tarafından sağlanacak? Şimdi siz sahada YPG’nin hafif silahlarla polis gücü, yerel güç oluşturduğu bir yerde oradan gelen mültecileri geri gönderirseniz onların güvenliğini sağlayamazsınız. İkincisi şehir meclisleri, belediye meclisleri, şehirlerin yönetimi kim tarafından yapılacak? Sadece YPG’nin ağırlıkta olduğu bir belediye meclisi, valilik yönetimi oluşturursanız bu yine oradaki insanların YPG tahakkümü altına girmesi anlamına gelir. Dolayısıyla bu da kabul edilemez.

Menbiç’te nüfusun çoğunluğu Arap olacak ama Menbiç’i Kürtler yönetecek. Böyle bir model dünyanın hiçbir yerinde yok. Tel Abyad’da şehrin çoğunluğunu Araplar oluşturacak ama gelecek YPG’liler kontrol edecek, böyle bir dünya da yok. Dolayısıyla bu yapının da değişmesi gerekiyor yani Türkiye’nin hem askeri hem de siyasi, idari misyonları var. Ama bu siyasi ve idari misyonunu mutabakat bağlamında ABD ile birlikte yapacak, Washington yönetimi buna hazır. ABD Menbiç’te aşiretlerin PKK’nın yönetiminden mutlu olmadığının farkında. Keza Rakka’daki aşiretler de memnun değil. YPG’nin ister istemez çok ciddi problemlerle karşı karşıya olacağını biliyoruz. Bölgeden göç edenlerin önemli bir kısmı Kürt ve PKK/YPG karşıtı olan Kürtler. Zaten o yüzden Türkiye’ye sürüldüler. Dolayısıyla askeri misyonu kısa vadede tehdit oluşturan unsurları elimine etti, kendisine yakın ve orta vadede tehdit olabilecek PKK/YPG unsurlarını minimize etti. Uzun vadede bu politik düzeni oluşturmak orada biraz zaman alacak. İşte bu durum Türkiye açısından mutabakatın sahada içinin doldurulmasını beraberinde getirecek. Bir kışkırtma olmazsa, YPG tarafından bir oyunbozanlık yapılmazsa –ki literatürde yeri var böyle bir rolü oynayabilir terör örgütleri– bir de ABD hatalarını tekrar etmezse o zaman güvenli bölge Türkiye’nin güvenlik risklerini minimize etmekten ziyade bölgedeki o tahrip edilmiş siyasi düzeni yeniden tesis etmeyi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü garanti altında almayı sağlayabilir. Çünkü Türkiye olarak nihayetinde hedefimiz o; Suriye’nin toprak bütünlüğünü garanti altına almak.

 

PKK’NIN SURİYE’DE YAŞAMA ŞANSI YOK

Tüm bu gelişmelere rağmen ABD terör örgütü  YPG’ye silah sevkiyatını sürdürüyor. Bunu nasıl yorumlamak gerekir?

ABD’ye sırtını yaslamış bir PKK’nın uzun vadede bölgede yaşama şansı ne olursa olsun yok. Çünkü birincisi Suriye’de “demografik” bir derinlikten yoksun. Bunu başaramadı, çok teşebbüs ettiği halde. Kürtleri aldı oraya getirdi, Arapları kovdu, anti-PKK olan Kürtleri de kovdu ama başaramadı. Demografik derinliği yok. Çok net çünkü nüfus bunu zaten net bir şekilde gösteriyor. Türkiye sınırına Ayn el-Arab hariç seyrek bir şekilde yerleşmiş bir Kürt nüfus var; Arapların, Türkmenlerin nüfusu Kürtlerin nüfusundan daha fazla. İkincisi “coğrafi” bir derinlikten yoksun. Güneye doğru indikçe sadece askeri güce ve ABD’nin patronajlığına dayalı YPG forsu var. O forsun ABD ve silah desteği olmadan işlemesi mümkün değil. Çünkü Arap nüfusun bunu kabul etmesi mümkün değil. Üçüncüsü “jeopolitik” derinlikten yoksun. Sen ayakta kalmak istiyorsan birçok şeye bir arada sahip olman gerekir. Bunlardan bir tanesi de bölgesel ölçekte bu süreci destekleyen aktörler lazım. Şimdi Türkiye, Irak, İran karşı, Suriye rejiminin kendisi karşı, Rusya karşı; buna mukabil İsrail, birtakım Körfez ülkeleri ve ABD’nin desteğiyle orada bir varlık sürdürmen mümkün değil.

Söyleşi - Murat Yeşiltaş
Yeşiltaş: Türkiye’nin bugün güvenlik paradigmasında önemli bir değişimin olduğunu görüyoruz. On sekiz yıllık AK Parti iktidarının ilk başlarda uyguladığı ile bugünkü güvenlik politikaları arasında bir fark var.

 

İDLİB GERİLİMİ

Türkiye bir taraftan da İdlib’deki sorunu çözebilmek için Rusya ile temas halinde. Peki İdlib’de Ruslar ve Esed rejimi Türkiye’den farklı olarak önümüzdeki süreç için ne düşünüyor, Türkiye’nin yaklaşımı ne olabilir?

Türkiye’yi asıl bir aktör olarak Rusya hep zihninde kodladı Suriye’de. ABD de bunun farkında ama Rusya ile Türkiye’nin birlikte çalışması sahada çok daha hızlı sonuç üretti. İdlib bu sonuçlardan bir tanesiydi ama hiçbir zaman Ruslar ve rejim tarafından Türkiye’nin sahada İdlib sürecine tamamıyla hakim olması istenmedi. Sürekli Rusya’nın Esed rejimini kullanarak Türkiye’yi orada tırtıklama siyaseti devreye sokuldu. Türkiye Astana’yı meşru bir zemin olarak ortaya çıkardı. Astana gerçekten umut da vadetti çözüm açısından ama rejim sürekli Astana sürecini ihlal etti ve Rusya da buna ses çıkarmadı. Nihayetinde orayı temizlemeye ve Türkiye’yi kuzeye sıkıştırmaya çalışıyor. Tabii ki özellikle M-5 kara yolu Şam’ın güvenliği ve Lazkiye’ye giden yol olması ve Lazkiye’nin de Halep ile Şam arasındaki bağlantıyı sağlaması açısından da son derece önemli.

Dolayısıyla o kara yolunu güvenli hale getirip –Türkiye’nin de o hatlarda olduğunu düşünürsek– Türkiye’yi oradan çıkarmaya ve direncini kırmaya çalışıyorlar. Ama bu göründüğü kadar kolay olmayacak gibi gözüküyor. Çünkü Türkiye’nin Astana ve Soçi anlaşmaları bağlamında İdlib’deki varlığı hala çok önemli Rusya açısından. Kimle konuşacaksınız? Türkiye gözlem noktalarını çekti ve dehşet bir bombalama stratejisiyle sivilleri ezdiniz, silahlı grupları da yok ettiniz, mülteci haline getirdiniz milyonlarca sivili ve Türkiye sınırına dayadınız. Neyi konuşacaksınız Suriye’nin geleceğiyle ilgili, hangi politik geçiş sürecinden bahsedeceksiniz?  Dolayısıyla bunlar hep muğlak hale geliyor ve bu Rusya açısından büyük bir maliyet demek. Yani hem ekonomik hem de siyasi maliyet demek. Çünkü bunu bu şekilde sürdürebilmesi Rusya açısından da pek mümkün değil. Dolayısıyla İdlib öncelikle Rusya ve Türkiye arasında çözülmesi gereken bir mesele gibi duruyor. Nitekim de buna dair görüşmeler de oldu ve yine olacak.

Mülteciler Türkiye’nin buradaki birincil kaygılarından sadece bir tanesidir. İkincisi de Heyet-i Tahriru’ş-Şam’ın (HTŞ) dönüştürülebileceğine daha doğrusu organizasyonel yapısının dağılabileceğine yönelik Türkiye bir inanca sahipti. Ama saha şartları öyle bir gelişti ki Türkiye bunu başarma konusunda askeri bir mücadele içerisine girmeyi tercih etmedi, niye tercih etsin. Bu da Türkiye açısından meşru olabilir. “Ben kendi askerlerimi kullanmak suretiyle HTŞ ile savaşacağım, hiçbir aktör bana yardımcı olmayacak, ben oradaki temizliği yapacağım, ondan sonra bölgeyi ‘buyurun’ size teslim edeceğim.” Öyle bir şey yapmayı kimse istemez. Ama mülteci meselesi önemliydi. Bir de askeri ve siyasi muhalefet açısından artık tutundukları son dallardan bir tanesiydi.

Dolayısıyla Türkiye’nin hedefi İdlib üzerinden Suriye dosyasına bir şekilde sahip olmaktı. Ama gelinen noktada rejimin bu agresif tavrı ve Rusya’nın bu agresif tavrı zaman zaman görmezden gelmesi hatta belki de bilinçli bir şekilde bunu strateji olarak benimsemesi durumu bu noktaya taşıdı.


Etiketler »  

Dergiyi Satın Alın
İlgili Haberler

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası