Kriter > Dosya > Dosya / 10. Yılında 15 Temmuz |

15 Temmuz Darbe Girişiminin Arendt-yen Okuması


15 Temmuz’u her yıl hatırlamak yetmez. O gece meydanlarda beliren kendiliğinden kamusal aklın canlılığını; körü körüne itaat etmeyen, birlikte düşünen ve hareket eden toplumsal birlik hâlini gündelik hayatta koruyabilmek ve yeniden üretebilmek asıl mesele olmalıdır. Arendt düşüncesinin 15 Temmuz mirası için bize bıraktığı belki de budur: Milli iradeyi ipotek altına almak isteyenlere karşı en kalıcı panzehir, kamusal alanı terk etmeyen, gerektiğinde belki de hiç tanımadığı ama ortak bir birlik duygusu etrafında birleştiği insanlarla omuz omuza “biz” olmayı bilen bir bilinçtir.

15 Temmuz Darbe Girişiminin Arendt-yen Okuması
Kızılay Meydanında askeri kalkışmayı protesto etmek için toplanan vatandaşlar, Kızılay'dan geçiş yapan tankların ilerleyişini taş ve sopalarla durdurdu. (Sinan Yiter / AA, 16 Temmuz 2016)

15 Temmuz 2016 gecesi iki ayrı siyasi tahayyül aynı sokaklarda karşı karşıya geldi. Bir yanda emrin geldiği yeri sorgulamayan, meclisini bombalayan, kendi halkına ateş açan bir örgüt kitlesi; öbür yanda pijamasıyla sokağa fırlayan, tankın önüne kendini siper eden, kimsenin zorla çağırmadığı bir meydanda kendiliğinden “biz” olan sıradan vatandaşlar. O gece, aynı sokaklarda iki bambaşka insan hâli sahnelenmiştir: Biri düşünmenin tamamen askıya alındığı bir itaat mekanizması, öbürü düşüncenin ete kemiğe bürünüp sokağa döküldüğü bir özgürlük ânı. Hannah Arendt’i 15 Temmuz gecesini tevile davet etmek, darbe girişimini siyaset felsefesinin penceresinden görebilmemizi mümkün kılar. Zira Arendt, itaatin ürettiği kötülük ile eylemin ürettiği özgürlüğün birbirinden nasıl ayrıldığını açıklar.

 

İtaat Kültürünün Ürettiği Düşüncesizlik

Arendt’in 1961’de izlediği Eichmann duruşması, siyaset felsefesine “kötülüğün sıradanlığı” kavramını armağan etti. Nazi Subayı Adolf Eichmann’ı dehşet verici kılan, ideolojik adanmışlığı değil, sıradanlığıydı. Arendt’i şaşırtan, sanığın kendi eylemlerinin ahlaki ağırlığını hiç kavramamış olması, yalnızca hazır ifadeler, kurumsal jargon ve “emir böyleydi” cümleleriyle konuşabilmesiydi. Eichmann’ın mahkemede tekrar tekrar başvurduğu klişeler, Arendt’e göre bir gizleme taktiği değil, bizzat düşüncenin yerini almış bir dil rutiniydi. Kurum, gerçekliği adlandıracak kelimeleri de önceden üretip dağıtmış, bireye yalnızca bu hazır kelimeleri tekrarlamak kalmıştı. Arendt bunu bir zekâ eksikliği olarak değil, bir düşünme reddi olarak tanımladı: Kendi vicdanıyla baş başa kalıp “bu doğru mu?” diye sormaktan vazgeçmiş, bu soruyu bütünüyle hiyerarşiye devretmiş bir zihin hâli idi. Daha sonra Zihnin Yaşamı’nda bu tabloyu genişletecek, düşüncesizliği bir ahlaki zaaf değil, insanın kendisiyle sessiz diyaloğunu yani vicdanın kendisini askıya alan bir kapasite kaybı olarak ele alacaktı.

15 Temmuz gecesi meclisi bombalayan, köprüleri tutan, sivillere ateş açan rütbeli askerlerin çoğu için bu tablo rahatsız edici bir netlikle örtüşür. Onlar, yıllar içinde kurumsallaşmış Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) içi bir itaat kültürü içinde sorgulama refleksi zaten körelmiş bir zihinle sahaya sürülmüşlerdir. Burada karşımızda bilinçli bir zulüm iradesi değil, emrin kaynağına duyulan mutlak güvenin doldurduğu bir düşünce boşluğu vardır. Arendt’in Totalitarizmin Kaynakları’nda işaret ettiği bir başka mekanizma da burada devreye girer: Totaliter yapılar, bireyi önce ailesinden, mahallesinden, sivil bağlarından koparıp yalnızlaştırır, sonra bu yalnızlaşmış bireyi hiyerarşik bir itaat zincirine bağlar. Örgüt disiplini de bu yalnızlaştırma işlemini kolaylaştırır. Örgüt mensubiyeti dolayısıyla askerlerin yatay bağları, yani komşusuyla, sivil hemşerisiyle kurduğu ortak dünyası zayıflatılır, yerine yalnızca üstüne karşı sorumluluk konur. Aynı mekanizmanın bir uzantısı da insanın gereksizleştirilmesidir. Birey artık kendi adına düşünen, ikame edilemez bir varlık değil, hiyerarşinin herhangi bir yerine yerleştirilebilecek değiştirilebilir bir parçadır. Meclisini bombalayan örgüt mensubu bir askerin gördüğü şey yalnızca bir emrin nesnesidir. Bu körlük, Arendt’in kastettiği o “radikal olmayan ama dehşet verici” kötülüğün ta kendisidir.

Arendt’in Otorite Nedir? denemesinde çizdiği bir başka ayrım da bu geceye ışık tutar; otorite ne zorla ne de ikna yoluyla kurulur. Otorite, bir hiyerarşinin üzerinde uzlaşılmış ve tanınmış olmasından doğar. Otorite çöktüğünde geriye ya ikna ya da salt şiddet kalır. TBMM, seçilmiş vekilleriyle, yani toplumun tüm kesimlerinin tanıdığı meşruiyetle, tam olarak böyle bir otoriteyi temsil ediyordu. Uçakların meclise yönelmesi otoritenin kendisine, yani toplumun ortak meşruiyet pratiğine yapılmış bir saldırıydı. Tarih göstermiştir ki salt şiddet otoritenin yerini hiçbir zaman gerçek anlamda dolduramaz. Olsa olsa onu geçici olarak susturabilir.

Ankara'da toplanan vatandaşlar
Ankara'da askeri kalkışmayı protesto etmek için toplanan vatandaşlar, meydanlardan geçmekte olan tanklara tepki gösterdi. (Ahmet İzgi / AA, 16 Temmuz 2016)

 

Medya ve Sosyal Medyanın Mümkün Kıldığı “Kayıp Hazine”

Arendt’in İnsanlık Durumu’nda çizdiği ayrıma göre insan faaliyetleri üç kategoriye ayrılır: Emek, yani bedenin biyolojik döngüsüne hizmet eden faaliyetler; iş, yani kalıcı ürünler üreten faaliyet ve eylem, yani insanın söz ve fiille başkalarının önünde kendisinin kim olduğunu ortaya koyduğu, yalnızca eşitler arasında ve çoğulluk içinde mümkün olan en yüksek faaliyet biçimi. Eylem, tanımı gereği öngörülemezdir. Kimse onu tek başına planlayamaz, çünkü her eylem başka eylemlerle örülerek anlam kazanır. Arendt bu örülmenin gerçekleştiği yeri “görünüş alanı” olarak adlandırır. Bu alan, insanların birbirinin varlığını tanıdığı, merkezi bir otoriteden bağımsız, kendiliğinden beliren bir kamusal mekândır.

Daha sonra Devrim Üzerine’de Arendt, tarihin belirli anlarında ortaya çıkan, sıradan insanların kendiliğinden bir araya geldiği oluşumlardan söz eder ve bunları devrimlerin “kayıp hazinesi” olarak tanımlar. Bunlar, doğdukları anda parlayan, çoğu zaman kısa ömürlü ama insanın siyasi özgürlük kapasitesini en saf hâliyle gösteren anlardır. 15 Temmuz gecesi ister Sayın Cumhurbaşkanımızın davetiyle isterse daveti hiç beklemeden sokaklara, meydanlara, köprülere akan ve sosyal medya aracılığıyla organize olan insan kalabalığı da tam olarak böyle bir “kayıp hazine” ânıdır. Kimse onlara nasıl duracaklarını, nereye gideceklerini emretmemiştir. Her biri kendi kararıyla, belki de hiç tanımadığı bir başkasıyla birlikte “biz” olmuştur.

Arendt’in Şiddet Üzerine’de yaptığı ayrım, 15 Temmuz gecesini kavramak için başka bir bakış açısı sunar. Silah, tank, top tek başına hiçbir zaman gerçek iktidar üretemez. Olsa olsa geçici bir zorlama gücü doğurur. Gerçek iktidar, insanların birlikte hareket etme kapasitesinden doğar. O gece meydanı dolduran insanların elinde Arendt’in iktidar dediği şey tam anlamıyla vücut bulmuştu.

 

“Kayıp Hazineyi Yaşatmak”

15 Temmuz’u sıradan bir hainler-kahramanlar anlatısının ötesine taşıyan şey, tam olarak bu ikili yapının aynı zaman ve mekânda iç içe geçmesidir. Örgüt kültürünün ürettiği yalnızlaştırılmış itaat ile meydanın ve sosyal medyanın tetiklediği kendiliğinden toplumsal dayanışma, Arendt’in düşüncesinin iki kutbunu yani düşünmemenin kötülüğü ile birlikte eylemenin özgürlüğünü karşı karşıya getirmiştir. 15 Temmuz gecesi meydanlara akan kalabalık, kendiliğinden ve birdenbire önceden planlanmamış bir siyasi ânın öznesi olmuştur.

Ama Arendt’in kendi kuşkusunu da hatırlamak gerekir; “kayıp hazine” tabirini seçmesinin nedeni, bu anların genellikle kalıcı olamaması idi. Bu nedenle 15 Temmuz’u her yıl hatırlamak yetmez. O gece meydanlarda beliren kendiliğinden kamusal aklın canlılığını; körü körüne itaat etmeyen, birlikte düşünen ve hareket eden toplumsal birlik hâlini gündelik hayatta koruyabilmek ve yeniden üretebilmek asıl mesele olmalıdır. Arendt düşüncesinin 15 Temmuz mirası için bize bıraktığı belki de budur: Milli iradeyi ipotek altına almak isteyenlere karşı en kalıcı panzehir, kamusal alanı terk etmeyen, gerektiğinde belki de hiç tanımadığı ama ortak bir birlik duygusu etrafında birleştiği insanlarla omuz omuza “biz” olmayı bilen bir bilinçtir.

15 Temmuz’un en önemli kazanımı, bir darbe girişiminin bertaraf edilmesinin ötesinde, demokratik meşruiyetin, milli iradenin ve birlikte yaşama iradesinin ancak milli iradeye daima sahip çıkmakla korunabileceğini göstermiş olmasıdır. Demokratik değerler, anma törenlerinde hatırlanan soyut idealler olmanın ötesinde her kuşağın yeniden sahip çıkması gereken ortak bir siyasal mirastır. Bu miras yaşatıldığı ölçüde, 15 Temmuz gecesi ortaya çıkan müşterek irade de tarihsel bir hatıradan ibaret kalmayacak, demokratik Türkiye idealinin sürekliliğini sağlayan canlı bir bilinç olarak varlığını sürdürecektir.

15 Temmuz’un onuncu yıl dönümü vesilesiyle “biz” olma iradesini göstermek üzere sokaklara dökülen isimsiz kahramanlarımızın, şehit ve gazilerimizin aziz hatırasına hürmet, minnet ve saygı ile.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası