Ortadoğu’yu ve beraberinde tüm dünyayı derin şekilde etkileyen ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş, 40. günün sonunda ilan edilen ateşkes ile müzakere sürecine girdi. Pakistan’ın başkenti İslamabad’da düzenlenen ilk tur görüşmeler öncesinde taraflar, birbirlerinden beklentilerini açık şekilde ifade etmişlerdi. ABD’nin anlaşmaya ilişkin talepleri; Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından kapatılan Hürmüz Boğazı’nın açılması, tüm nükleer zenginleştirme faaliyetlerinin 15 yıllık süre boyunca tamamen durdurulması, yüzde 60’ın üzerinde zenginleştirilmiş 460 kilogram uranyumun teslim edilmesi, önemli nükleer tesislerin (Natanz, İsfahan, Fordow) kapatılması veya sıkı kontrol altına alınması, uzun menzilli füze kapasitesinin askıya alınması ve bölge ülkelerindeki kontrolündeki gruplara desteğin kesilmesi yönündeydi. İran’ın ise Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve geçiş ücreti dâhil olmak üzere tam hâkimiyet hakkı, uranyum zenginleştirme hakkının uluslararası alanda tanınması, buna ek olarak 5 yıllık bir zenginleştirme durdurma anlaşması, yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun teslim edilmesi yerine seyreltilmesi, kritik altyapısına verilen zararlar için 270 milyar dolar tazminat, dondurulmuş 120 milyar dolarlık İran varlıklarının serbest bırakılması, yeni anlaşmanın garantörü olarak Çin ve Rusya’nın sürece dâhil edilmesi ve tüm yaptırımların tamamen kaldırılması şeklinde düzenlenmişti.
İslamabad’da uzun saatler süren görüşmeler sonunda ABD’yi temsil eden Başkan Yardımcısı JD Vance, İran heyetini, geçmişe göre daha makul ve esnek buldukları yönünde açıklama yapmış olsa da ciddi eleştiriler yönelterek İran tarafının hâlâ anlaşmaya istekli ve çözüm odaklı davranmadığını belirtmiş, buna karşılık İran heyetinin baş temsilcilerinden biri olan Dışişleri Bakanı Irakçi ise ABD tarafının, tamahkâr olduğunu ve kabul edilemeyecek taleplerde bulunduğunu dile getirmişti. Bu da tarafların uzlaşamadığını ve görüşmelerden beklenen neticenin elde edilmediğini ortaya koymuştu.
İran’ın Kayıpları ve Ayakta Kalanlar
Söz konusu müzakere süreci incelendiğinde, ABD’li yetkililer arasında ortak bir tutumun hâkim olduğu, bariz bir fikir ayrılığı ve ayrışmanın bulunmadığı göze çarpmamaktadır. Her ne kadar savaşın başlatılması ve sürecin yönetimi, birçok Amerikalı tarafından eleştirilmiş ve ABD ordusu kademelerinde bile rahatsızlıklara yol açmış olsa da onlar açısından müzakere masasında İran’dan olabildiğince imtiyaz almanın kimsenin “yok” demeyeceği tarihi bir fırsat olarak görüldüğü açıktır. Ancak savaş boyunca ağır yıkımlar ve kayıplar yaşayan İran için durumun pek de öyle olmadığını söylemek gerekir. Bu kayıplardan en sarsıcısı, 37 yıl boyunca ülkede mutlak otoriteye sahip olan liderleri Ali Hamaney’in öldürülmesiydi.
Ali Hamaney, İran Devrim Rehberliği görevini yürütürken tüm devlet erkânı üzerindeki birleştirici gücü ve kendisine yönelik mutlak itaat sayesinde ülkede alınan minör kararlardan uzun vadeli stratejik planlamalara ve politika belirleme süreçlerine kadar son sözü söyleyen bir yetki ve konuma sahipti. Her ne kadar sürekli istişareye açık olduğu algısı yansıtılmış olsa da nükleer program, füze programı ve de özellikle Suriye ve Irak politikaları gibi kritik kararlarında ısrar ettiği ve geri adım atmadığı bilinir ki; bu tutumu, yönetimin alt kademelerinden üst kademelerine kadar farklı ve aykırı seslerin ortaya çıkmasını çoğu zaman engelleyebilmişti. Şüphesiz onun gibi güçlü ve etkili bir liderin ortadan kaldırılmasının, ülkede belirgin bir liderlik boşluğunu beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. Nitekim gelişmeler de bu yönde gerçekleşti ve gelinen noktada, bu boşluğun yönetimde ve sahada ciddi sonuçlar doğurduğu müşahede edilmektedir.
Elbette İran, onlarca yıl üzerine çalışarak kurduğu, dini ve ideolojik inançla birleşen çok katmanlı politik ve askeri sistemi sayesinde, çöküşü tetikleyebilecek bu ciddi ve kritik kriz durumunun önüne geçebildi ve beklenen çöküş gerçekleşmedi. Ancak hâlihazırda devam eden ateşkes ve müzakere konularında karar alma mekanizmasında bir tıkanıklığa, güç mücadelesine ve ayrışmaya delalet eden bazı emareleri görmek mümkündür.
Irakçi’nin ilk tur görüşmelerden sonra Hürmüz Boğazı’ndan sınırlı ve izne tâbi geçişlere müsaade edileceğini beyan etmesinin ardından DMO’nun en önemli merkezlerinden Hatemü’l-Enbiya Karargahı’nın “düşmanın hasmane saldırıları devam ettikçe geçişler kapalı kalacaktır” şeklindeki açıklaması, bunun en bariz örneklerinden biridir. Sert muhafazakâr çizgiye sahip olan ve zamanında Ali Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Keyhan gazetesinin, müzakere ekibinde bulunan Muhammed Bakır Galibaf’ı ve müzakere çabalarını hedef alan manşetleri ve İran Devlet Televizyonu’nun benzer şekilde Galibaf’ı ve ABD ile müzakereyi eleştiren yayınları da bu konuda zikredilmesi gereken örnekler arasında yer almaktadır.
Şunu belirtmek gerekir ki eski üst düzey DMO komutanı olan Galibaf, hem askeri kademede hem de siyasette ciddi bir etki ve nüfuza sahip, rejimin simge isimlerinden biridir. Adı muhafazakâr isimler arasında anılsa da çizgisi ve politikaları zamanın şartlarına göre şekil alabilen Galibaf, savaş sürecinde de Ali Hamaney, Laricani ve Şemhani gibi kilit isimlerin ortadan kaldırıldığı bir ortamda hayatta kalabilmeyi başarmış, daha ılımlı bir yaklaşımla müzakere sürecini yürütme görevini üstlenerek uluslararası arenada yer edinmiştir. Kendisinin geçmişte iki farklı dönemde cumhurbaşkanlığına aday olması ve askeri geçmişine rağmen politikada yükselme istek ve çabasının da bu süreçte etkili olduğu söylenebilir. Trump’ın daha ilk günlerden itibaren “rejim içinden alternatif liderlik seçenekleri olduğunu” söylemesi ve savaşın sonuna doğru “makul isimlerle temas halindeyiz” şeklindeki açıklaması, dikkatlerin onun üzerine çekilmesine ve özellikle diasporadaki muhalif medya tarafından, bu “makul isimlerden” birinin başından beri hatta savaşın öncesinden bu yana Galibaf olduğu ve bu nedenle bilinçli bir şekilde hedef alınmadığı yönünde iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştur.
Her ne kadar bu iddiaların, uzun vadeli ve önceden kurgulanmış bir planın parçası olduğunu söylemek zor olsa da, Galibaf’ın siyasi kariyeri boyunca zirveye oynayan bir figür olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede, savaşın getirdiği yıkım ve üst düzey isimlerin birer birer devre dışı kalması sonrası birçok DMO komutanından farklı olarak daha ılımlı bir hat benimsemesi dikkat çekmektedir ki bu yaklaşımın temelinde, rejimi ABD ile kontrollü bir normalleşme üzerinden ayakta tutmak ve oluşacak yeni güç dengesinde rakiplerini geride bırakarak güç piramidinin en üstüne yerleşmek isteği olduğu söylenebilir.
İran İçinde Muhalifler
Tüm bunlar, Galibaf’ın sistem içindeki yeri ve önemiyle birlikte değerlendirildiğinde, ona ve yürüttüğü müzakere sürecine yönelik içeriden gelen tepkilerin nedenini anlamlandırmak mümkündür. Nitekim hükümet yanlıları ve DMO kademelerinden müzakerelere karşı tepkilerin artmasıyla kendisi de bir açıklama ihtiyacı hisseden Galibaf, 18 Nisan’da yayınladığı bir video kaydıyla savaş ve müzakere süreciyle ilgili İran halkını bilgilendirmeye çalışmış, gerçekçi ve rasyonel bir yaklaşımla olayların değerlendirilmesi gerektiğini, savaşta kazanan tarafın kendileri olduğunu ancak ABD ve İsrail’in gücünü yok edemediklerini ve ciddi darbeler aldıklarının altını çizmiştir.
Galibaf’ın sözlerinden ve onun yaklaşımını savunan reformist kanadın beyanlarından askeri, ekonomik ve altyapısal olarak ağır darbeler alan ve ciddi yıkıma uğrayan ülkeyi ayakta tutmanın, öncelik verilmesi gereken bir hedef olduğu ve bunun için müzakereden kaçınılmaması gerektiği anlaşılırken, müzakereleri devrimin kazanımlarının heba edilmesi ve ABD-İsrail’e boyun eğmek olarak gören karşı taraf için ise (DMO’nun belli bir kademesi, her gece sokakları dolduran rejim destekçilerinin önemli kısmı ve Said Celili’nin liderlik ettiği “Cephe-yi Payidari”) savaşın kazananının kendileri olduğunun, dolayısıyla liderlerini öldüren bir güçle müzakere edilemeyeceği ve ABD’nin istediği tavizlerin verilmemesi gerektiğini savundukları görülmektedir.
Uzun yıllar, İran’ın iç ve dış politika süreçlerinde önemli roller ifa etmiş, özellikle Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde 5+1 ülkeleriyle müzakereleri yürüten isim olarak Batı’ya karşı sert ve tavizsiz tutumuyla öne çıkan Said Celili’nin öncülük ettiği müzakere karşıtı grup, ABD’nin İran’ın nükleer ve füze programı ile vekil güçlerini zayıflatmaya yönelik taleplerinin onlarca yıl, trilyonlarca dolar harcanarak oluşturulan gücün ellerinden alınması olarak görmekte; Ali Hamaney’in hayatı boyunca “İstikbara karşı direnme ve boyun eğmeme” yönündeki kararlı duruşunu hatırlatarak bunun, ödün vermeden devam ettirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Ancak reformistler tarafından eleştirilen bu tutum, sahadaki gerçeklik ve ülkenin içinde bulunduğu çetrefilli koşullardan uzak ve kopuk bir yaklaşım olarak görülmektedir. Bu bağlamda, reformist cephenin etkin figürlerinden biri olan eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in, müzakerelere dönülmesi ve kalıcı bir barışla iş birliğinin sağlanmasının gerekliliği konusunda 3 Nisan’da Foreign Affairs dergisinde yayınlanan makalesine değinmek gerekir ki söz konusu makale hem İran içinde hem uluslararası arenada ciddi ses getirdi. Zarif’in makalesinde önerdiği ılımlı bakış, Batı’ya ve genel olarak dünyaya entegre bir İran tasviri, bazı muhafazakâr rejim yanlısı çevreleri öylesine öfkelendirdi ki onu vatana ihanetle suçlayacak seviyeye ulaştı.
Medyadan uzak ama karar mekanizmasında yer alan ve Galibaf’la görüş ayrılığı yaşadığı bilinen önemli isimlerden bir diğeri de Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadr’dir. Eski DMO komutanlarından ve istihbarat faaliyetleriyle öne çıkan Zülkadr, DMO içinde en sert tutumlu komutanlardan biri olarak tanınmaktadır. Yeni lider Mücteba Hamaney tarafından atanan Zülkadr, müzakere sürecinde diasporadaki muhalefet medyasında, DMO komutanı Ahmed Vahidi ile birlikte Galibaf karşıtı safta yer alan isimler arasında gösterildi ancak medyadan uzak duran ve İsrail tarafından suikasta uğrama riskinden dolayı görüntü dahi vermeyen Vahidi ve Zülkadr, bu söylentilere cevap mahiyetinde herhangi bir açıklama yapmadılar. Elbette açıklama yapsalar bile zafiyet izlenimi vermemek ve bölünmüş görünmemek adına bu iddiaları reddedecekleri açıktır.
İran’daki muhaliflerin tutumuna gelince, Ocak’taki gösterilerde olduğu gibi savaş döneminde de rejimin düşmesini isteyen kesimlerin, devam eden müzakere süreci gibi mevcut düzenin bekasını sağlayacak her senaryoya karşı oldukları aşikârdır. Ancak özellikle savaşın son günlerinde Trump’ın İran medeniyetini ve altyapısını tamamen yok edeceğine dair tehditlerinin, istisnasız birçok İranlı’da korku ve derin endişe oluşturduğunu gözlemlemek mümkündür. Geldiğimiz noktada rejimin üst kadrolarında ciddi değişimler olsa da muhaliflerin çoğu, eski ülke yönetim anlayışının devam ettiğini düşünmekte ve kapsamlı bir reforma umutla bakmamaktadırlar. Dolayısıyla onlar açısından müzakerenin gerçekleşmesi ve kalıcı barışın sağlanması, İran halkı için bir başarı olmayacaktır. Emniyet Genel Müdürü Ahmed Rıza Radan’ın son günlerdeki “hesap soracağız” ve “vatanını satanları bulacağız” şeklindeki açıklamaları da gelecekte baskıların artacağı yönünde mesajlar olarak değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak, Ali Hamaney’in öldürülmesi her ne kadar bazı kesimler tarafından sistemdeki düğümün çözülmesi olarak görülse de onun gibi güçlü ve merkezi bir liderin yokluğunun oluşturduğu boşluğun ve yeni lider Mücteba Hamaney’in durumunun belirsizliğinin, devleti yönetenler ve halk arasında kafa karışıklığına, söylem karmaşasına ve güç mücadelesine yol açtığını, devlet yetkililerinin görünür bir fikir ayrılığı olmasına rağmen birlik görüntüsü vermeye çalışarak ihtilafın varlığını reddettikleri, bu yolla kriz, çatışma ve bölünmüşlük izlenimini engellemeye çalıştıklarını gözlemlemek mümkündür.
