Bu yazı yazılırken Gazze’de kırılgan bir ateşkes hüküm sürmekte. Ateşkes kırılgan çünkü ilk aşaması tamamlanmış dahi olsa gelecek aşamalarla ilgili pek çok belirsizlik var. Netanyahu hükümeti, rehinelerin geri verilmesini, tam bir kazanç olarak değerlendirmiyor çünkü esas amaçlardan biri olan Gazze’nin işgal ile kontrolünün bugün için gerçekleşmediğini biliyor. Gazze’nin çektiği çilenin boyutu hem Gazze’nin ihya ve inşasını hem de Filistin davasını uluslararasılaştırdı. İsrail, gidişatın kendi kontrolünden çıkma riskine karşı -HAMAS Gazze’de hâlâ bir aktör olmayı sürdürürken bu riski göz ardı etmek İsrail için kolay değil- ateşkesi istikrarsızlaştırmak için çeşitli bahanelerle Gazze’ye saldırmayı sürdürüyor ve yardımları mümkün olduğunca engellemeye çalışıyor. Dahası Knesset’in Batı Şeria ile ilgili almış olduğu işgal kararından da anlaşılacağı üzere İsrail, Filistin ve Filistinlilerin varlık alanını daraltma stratejisini terk etmiş değil. Gazze ve HAMAS’ın aktörlüğü konusunda hissettiği risk ve kaybı, Batı Şeria kararı üzerinden kotaracağı pazarlık gücü ile bu ateşkesin başarılı olmasını arzu eden ABD nezdinde dengelemeye çalışıyor. Kısaca, Gazze ateşkesinin garantör ülkelerinden biri olan Türkiye, kırılgan ve istikrarsızlaştırmaya açık bir süreç ile karşı karşıya. Bu süreci mümkün olduğunca Gazze lehine sürdürmek için ise hâlâ şans var. En önemli şanslardan biri ise Türkiye’nin Gazze diplomasisinin tek boyutlu olmamasından kaynaklanıyor. Metaforik bir anlatımla ifade edelim; Türkiye’nin Gazze diplomasisi, bir süredir Gazze meselesinin çevresinden dolanan iki yolun tam kesiştiği yerde duruyor.
ABD’nin “Yeni Bir Ortadoğu” Arayışı
İlk yol, Trump’ın Gazze Barış Planı geliştirmesine de neden olan ABD’nin yeni bir Ortadoğu dizayn etme isteğiyle ilgili. Ortadoğu’da ABD çıkarlarına uygun bir bölgesel düzen kurma arzusu aslında yeni değil. Bu arzu, her zaman Ankara’nın Ortadoğu’da görmek istediği resimle uyumlu da değildi. Bilindiği üzere ABD, Ortadoğu’da küçük ve güçsüz devletlerin varlığını görmekten çok rahatsız değil. Böl ve yönet, kontrol stratejileri söz konusu olduğunda çok eski bir yöntem. Bunun dışında ilk Trump yönetimi, İran’ın ileride savunması ile nükleer programını sınırlandırmak gibi bir amaç güdüyordu. Bu doğrultuda, irili-ufaklı, ihtiraslı ve bölgede İran gibi meydan okuyucular ile Arap Baharı gibi dinamik toplumsal çıkışları sınırlandırmayı önemseyen aktörleri İsrail etrafında, Tel Aviv ekseninde tutmayı planlıyordu. İbrahim Anlaşmaları bu zeminde kotarıldı. Bu anlaşmalar kotarıldıklarında ikili ilişkilerde basit bir normalleşme adımını temsil ediyor gibi gözüküyorsa da aslında bölgede bir tür eksenleşme/kutuplaşma ortamını cesaretlendiriyor, İsrail’i bir kısım Arap dünyasının gözünde peşine takılıp, kazanç için takip edilecek bir aktör haline getiriyordu. 7 Ekim saldırıları ve sonra gelen dönüm noktaları, ABD’nin öncesinde inşa etmeye çalıştığı bölgesel düzende tüm taşları yerinden oynattı. ABD, taşlar yerinden oynarken İran’ı sınırlandırmak için radikal adımlar atmayı da başardı. Ancak, hâlâ nereye doğru evrileceği belirsiz bu sınırlı ama önemli başarı, 2020’lerde çizilmeye çalışılan İsrail merkezli eksenleşmeyi geri getirmeye yetecek güçte değil. İsrail, son derece saldırgan, revizyonizme göz kırpan bir strateji izlese de Gazze savaşını sadece İran ve İran vekilleri ile mücadele haline dönüştürmeyi ve 7 Ekim saldırıları ile zarar gören caydırıcılığını tamir etmeyi başaramadı.
Dolayısıyla rakipleri ve meydan okuyucuları sınırlandırmak için yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaktan bahseden ikinci Trump yönetimi, İsrail merkezli planlarında revizyona gitme ihtiyacı duydu, bu revizyon yansımasını Gazze Barış Planında ve ateşkes anlaşmasında buldu. Böylece Trump yönetimi, İsrail’in revizyonist baskısı nedeniyle kontrolden çıkabilecek bölgesel bir çatışma ortamını da dengelemeyi amaçladı. ABD’nin, sürecin başından itibaren arabuluculuğu perde önünde yürüten Mısır ve Katar’ın yanında perde arkasında etkili olan Türkiye’yi, sürece –üstelik perde önünde- dahil etmek için çabalaması bu açıdan çok önemli. Türkiye’nin caydırıcı gücünün ve HAMAS üzerindeki etkisinin, müzakereler esnasında HAMAS’ın ikna edilmesinde kolaylaştırıcı olduğu yadsınmamaktadır. 7 Ekim’den sonra HAMAS için en büyük kazanç, Gazze’deki tüm kayıplara rağmen elde edilen en önemli kazanç, HAMAS ile Filistin direnişinin özdeşleşmesi ve Filistin davasının yeniden bir ruh ve heyecan kazanmasıdır. Türkiye’nin HAMAS’ın bir direniş örgütü olduğunu en açık şekilde söyleyen aktör olageldiğini, Filistin davasına (Filistin devletinin 1967 sınırlarında ve başkenti Doğu Kudüs olacak şekilde kurulmasına) destek vermeyi hiç bırakmadığını bu noktada hatırlamakta yarar var. Dolayısıyla Türkiye’nin perde önünde sürece garantör olarak dahil edilmesi başka bir anlam da ifade ediyor. Gazze’nin istikrarlaştırılması ve İsrail-Filistin meselesinin sürdürülebilir (yani adil) çözümü için Ankara, -eğer Netanyahu rejimini ve radikalleri aşabilirse- Tel Aviv adına da bir şans. Fakat Netanyahu hükümeti, hatta maalesef İsrail toplumu bu dönüşümden çok uzakta. Trump’ın ateşkes/Gazze Barış Planının ilk aşaması dahilinde gösterdiği performanstaki en önemli sorun da burada beliriyor.
Şarm el-Şeyh’in Mesajı
Trump, Şarm el-Şeyh’de imzalar atılmadan önce geldiği İsrail’de İsrail’in geleceğinde artık savaş olmadığını söyleyerek bir adım ileri atarken Netanyahu’nun siyasi geleceğini kurtarmak için yaptığı çağrıyla yani bizzat Netanyahu’nun siyasi kimliğine verdiği destekle iki adım geri attı. Bu bir ileri-iki geri manevranın uzantısı, Netanyahu’ya bölgede belli bir meşruiyet alanı açma atılımı idi. Yani ABD başkanı, Netanyahu’nun Şarm el-Şeyh’de bölgesel uluslararası toplum ile bir araya geldiği resmin verilmesini istedi. Böyle bir resmin Filistin direnişi ve davasının çok zor, çileyle elde ettiği acı kazanımları gölgeleyeceğini bilen bazı bölge aktörlerinin durumu protesto ettiklerini öğrendik. Bu aktörler arasında Türkiye’nin olması, bir garantör ülkenin niyet mektubuna imza koymaktan vazgeçmesinin tüm süreci durduracak gücü olduğunu ABD’ye göstermiş olmalı ki Trump, Knesset’te konuşması sırasında yaptığı “protestolar hiç önemli değil” imasını yutarak Mısır’a geldi ve süreç için garantörlere teşekkür etti. Buraya kadar ki hikâye bize şunu da gösterdi: Ateşkesin uygulanması ve barış planının hayata geçirilmesi niyeti ile barış planının aşamalarının başarıyla tamamlanması arasında belirsiz bir süreç var. Bu süreç neredeyse her gün yeni talep ve manevralar ile yeniden yazılıyor. İsrail’in bu belirsizlik içinde, belirsizliği kullanarak ben de varım demesine karşı Ankara ve bölge ülkeleri, koordine oldukları takdirde rahatlıkla bir sınır çizebiliyor.
Bu nokta bizi Ankara’nın önünde uzanan ve Gazze stratejisini güçlendiren ikinci yola yani bölgesel diplomasi yoluna getiriyor. 2011-2021 arası bölgesel rekabetin çok keskin yaşandığı on yıllık bir dönemdi. Ankara, bu dönemde, bir yandan kendini rekabetin bir tarafı olarak buldu, diğer yandan da rekabet sahalarında (Irak, Suriye, Libya, Sudan vb.) ve rekabetin kutuplaşmaya dönüştüğü yerlerde (Katar krizi vb.) bir güvenlik sağlayıcısı, bir güvenlik ortağı olarak ortaya çıktı. Bu karmaşık tablo, Türkiye’yi pek çok aktörle temas kuran ve bölgede tüm dinamikleri sahada takip eden, bölge ile ulus-ötesi bağlara sahip bir güç haline getirdi. 2021 sonrası bölgesel konjonktür değişmeye başladığında Türkiye sadece klasik diplomasiyi değil bu bağları da bölgede ikili ilişkilerin normalleşmesi ve iyileşmesini desteklemek için kullandı. Bölgesel ihtiyaçlar (krizlerin kontrol altında tutulması, sorunların barışçıl çözümü için arabuluculuk, Suriye-Libya-Lübnan gibi geçiş aşamasındaki aktörlerin inşa ve ihyası, insani krizlerin yönetilme ihtiyacı vb.), bir zamanlar rekabet içerisindeki Türkiye ve bölgenin önemli aktörlerini iş birliği ve koordinasyonu güçlendirmeye itti. İşlevsel yararı yanında söz konusu aktörler bu bağlar üzerinden pazarlık gücü devşirebileceklerini, eğer aralarında koordinasyon sağlarlarsa büyük güçleri dahi -bağlantısallık (linkages) üzerinden elde edilen pazarlık gücü ile-bazı adımlar konusunda ikna edebileceklerini gördüler.
Gazze krizi bu tür bir pazarlık gücü için bir aciliyet hazırladı. Henüz tüm bölge aktörlerinin Gazze’nin geleceği konusunda hemfikir olduğunu söyleyemeyiz, buna rağmen insani krizin boyutu ve İsrail’in saldırganlığının derecesi bölge aktörlerinde -eğer manalı bir çözüm için yeterli bir tepki verilmezse- meşruiyet krizi oluşturacak boyuta ulaştı. Bölge aktörlerinin istikrarsızlığın kontrolden çıkmasından endişe duyduğu Suriye-Lübnan hattında İsrail’in saldırılarını devam ettirmesi, Tel Aviv’in Körfez’e yönelik doğrudan bir saldırı gerçekleştirmesi, Türkiye ve Arap dünyasını İsrail’i sınırlandırma ve dengeleme mantığı içerisinde birbirine yakınlaştırdı. Bu mantık doğrudan bir dengelemeye dönüşmese de taşıdığı potansiyel ciddiye alınmasına neden oldu.
Bugün yukarıda bahsettiğimiz bu iki yol Ankara’nın Gazze stratejisinde birbirlerine doğru bir meyil içerisine giriyor. Henüz belirsizlikler nedeniyle yargıda bulunmak için çok erken olsa da Ankara bölgedeki çok yönlü varlığı, Filistin davasına verdiği destek üzerinden elde ettiği bölgesel ve küresel meşruiyet alanı ve sahip olduğu maddi güç ile bu iki yolu daha uyumlu hale getirebilir. Unutulmamalı, New York-Şarm el-Şeyh arasındaki süreç, Trump’ın Netanyahu’ya verdiği desteğe rağmen İsrail’in sınırlanabileceğini gösterdi. Türkiye’nin Gazze stratejisi her iki yola da yüzünü dönmeseydi, bu sonuç kolay kolay alınamazdı.
