Kriter > Dosya > Dosya / Dünya Siyaseti |

Fetret Döneminde Uluslararası Siyaset


Bu yeni ve karmaşık dönemi, miadını doldurmuş liberal uluslararası düzen kavramlarıyla anlamlandırmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Yaşanan bu devasa dönüşüm, ne yalnızca sistemdeki güç dağılımında yaşanan dönemsel bir dalgalanma ne de kurumların basit bir erozyonudur. Karşı karşıya olduğumuz durum, uluslararası düzenin "ontolojik formatının" kodlarına kadar değişmesi meselesidir. Uluslararası sistem, anarşi ve eşit egemenlik kurgusundan hiyerarşi ve asimetrik müzakere zeminine doğru kaymaktadır.

Fetret Döneminde Uluslararası Siyaset
62. Münih Güvenlik Konferansı (Halil Sağırkaya / AA, 13 Şubat 2026)

Münih Güvenlik Konferansı, yıllar boyunca Batılı müttefiklerin geleneksel olarak Transatlantik ittifak etrafında kenetlendiği, ortak güvenlik stratejilerini güncellediği ve dünyaya dayanışma mesajları verdiği prestijli bir platformdu. Ancak son yıllarda bu sahnede yaşananlar, güncellemelerin yapılamamasından öte, liberal uluslararası düzenin fiilen sonuna geldiğimizi kanıtlıyor. Dost ve müttefik olarak bilinen ABD'nin, bir Avrupa toprağı olan Grönland'ı işgal edeceğine dair akıl almaz resmi beyanatları ve Başkan Yardımcısı JD Vance'in Avrupa'yı açıkça karşısına alan düşmanca yaklaşımı, Transatlantik ittifakın sarsılmaz sanılan temellerini çoktan yerle bir etmiş durumda.

İlginçtir ki, bu derin güvensizlik ortamında 2026 konferansının ABD delegasyonu, iktidarı temsil eden aktörlerden ziyade muhalefetteki Demokrat Partili isimlerden oluştu. Avrupalı devletlerin karşısında, kendi tutarlı güvenlik stratejilerini sunan bir ABD'den çok, yaklaşan seçimlerde iktidarın değişmesi gibi sonu belirsiz bir umuda bel bağlamış bir "gölge diplomasi" vardı. Öyle ki kulislerde "Münih yeni Iowa oldu" dedirtecek bir atmosfer hakimdi. Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, Michigan Valisi Gretchen Whitmer ve New York Temsilciler Meclisi Üyesi Alexandria Ocasio-Cortez (AOC) gibi 2028 başkanlık seçimlerinin potansiyel adaylarının boy gösterdiği bu tablo, aslında Avrupa'nın mevcut ABD iktidarından tamamen umudunu kestiğinin en net göstergesiydi. Yıllardır Batı merkezli uluslararası düzenin krizde olduğunu kabul etmeyen veya ciddiye almayan ABD’li Demokratların, Münih kürsülerinde ittifaklara, çok taraflılığa ve liberal düzene bağlı "başka bir Amerika’nın" var olduğunu kanıtlamaya çalışması, tehlike çanlarının artık herkes için çaldığını itiraf etmekten başka bir şey değildi.

Nitekim Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Alman filozof Peter Sloterdijk’ten mülhem yaptığı tarihi konuşmada, Avrupa’nın dünya sahnesinde “tarihe verdiği uzun molanın” sona erdiğini ve yeni dünya düzeninin artık açıkça acımasız büyük güç politikaları tarafından şekillendirildiğini ilan etti. Şansölye Merz, Avrupa’nın bu yeni döneme vereceği en hayati cevabın "egemen bir Avrupa" vizyonu olduğunu vurgulayarak, kıtayı birleştirip güçlendirmenin bugünün en acil görevi olduğunun altını çizdi. Yıllardır Washington'ı kızdırmamak adına fısıltıyla konuşulan ve ağırdan tedavüle sokulan “stratejik özerklik” kavramı, ABD'nin güvenilir bir ortak olmaktan çıkmasıyla birlikte artık Avrupa'nın salt bir temennisi değil, temel operasyonel doktrini haline gelmiş görünüyor. Peki, Avrupa girdiği bu “tatlı molayı” bitirip kendi ayakları üzerinde duran yeni bir düzen inşa edebilir mi?

İki travmatik dünya savaşını geride bırakan Avrupalı devletler, uluslararası ilişkiler disiplininin en büyük mitlerinden biri olan modern dünyanın "egemen ve eşit devletlerden oluşan bir sistem" olduğu inancına hep sıkı sıkıya tutundu. Liberal uluslararası mimariyi normatif bir zirve olarak gördü; uluslararası hukuku, kurumları, serbest ticareti ve kolektif güvenliği modernliğin ulaştığı en rafine siyasal formlar olarak kutsadı. Ancak acı gerçek şu ki; liberal dünya muhataplarına tarihin hiçbir döneminde yatay ve eşit bir ilişki düzlemi sunmadı. Görece müreffeh kabul edilen 1945-2008 arası dönem bile, aslında sert bir hegemonya mantığının kurumsal ve normatif araçlarla kamufle edilip yumuşatıldığı bir evreden ibaretti. Avrupa’nın bugün en acil ihtiyacı, kendi kurucu mitleriyle yüzleşmek ve onları tarihselleştirmektir. Zira liberal uluslararası düzen, dünyayı hiçbir zaman eşit kesmemiş, aksine katmanlara ayırmıştır. Bu düzende eşitlik norm değil bir iddia, hiyerarşi sapma değil yapısal bir özellik, güç projeksiyonu ise yeknesak değil her daim çok boyutlu olmuştur.

Gavin Newsom, 62. Münih Güvenlik Konferansında
Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, 62. Münih Güvenlik Konferansı'nın gerçekleştirildiği Bayerischer Hof Oteli'nin önünde gazetecilere açıklamalarda bulundu. (Halil Sağırkaya / AA, 13 Şubat 2026)

 

Uzun Molanın Ardından Kendi Hayaletiyle Karşılaşmak

Avrupalı devletler bu eşitlik mitinden kurtulmadığı ve illüzyonlarını bir kenara bırakmadığı sürece, kendilerine eşitlikten ziyade ast-üst ilişkisi dayatan ABD’nin güvenlik şemsiyelerine, finansal ağlarına ve askeri üslerine bağımlı kalmaya mahkum olacaktır. Üstelik Avrupa'nın kendi yeni düzenini inşa etmeye çalışırken karşısına çıkacak çok daha köklü bir sorun var: Kıtanın köşe bucak kaçtığı kendi karanlık geçmişinin hayaleti.

Hatırlamak gerekirse, 16. ve 19. yüzyıllar arasında Avrupa’da hâkim olan güç dengesi sistemi, kıtaya eşitlik ve istikrar getirmek yerine yıkıcı büyük güç savaşlarına yol açmıştı. Büyük güçler kıyasıya rekabet ederken, küçük aktörler hayatta kalabilmek için sürekli manevra yapmak, taraf değiştirmek veya himaye aramak zorundaydı. Erken modern dönemdeki bu devletler sistemi açık bir biçimde hiyerarşikti: Merkez güçlü ve dikte edici, çevre ise kâğıt üzerinde özerk ama pratikte tamamen bağımlıydı. Farklı coğrafyalarda farklı hukuk düzenleri işliyor, egemenlik tek parça değil, katmanlı bir biçimde uygulanıyordu.

Bugün şahit olduğumuz küresel gelişmeler, şaşırtıcı biçimde bu erken modern dönem örüntülerine geri dönüşün sinyallerini veriyor. Günümüzde de ikili müzakereler, imtiyaz arayışları, çifte standartlı hukuki uygulamalar ve derin ticari bağımlılıklar iç içe geçmiş durumda. Egemenlik artık devletin elinde tuttuğu mutlak ve dokunulmaz bir mülkiyet değil; masaya sürülen bir pazarlık konusu. Güçlü devletler egemenliklerinden taviz vermezken, zayıf devletler egemenliklerini bölmek, devretmek ya da adeta büyük güçlere "kiralamak" zorunda kalıyor. Güvenlik için askeri yapılara, ekonomik kalkınma için finansal merkezlere, teknolojik dönüşüm için ise veri tekelini elinde tutanlara duyulan asimetrik bağımlılık, eşitlikçi anarşik bir düzenin değil; çok katmanlı, yeni ve acımasız bir hiyerarşik yapının habercisi.

Avrupa'nın yanı sıra, sistemin iki ana kutbu olan ABD ve Çin de bu yeni hiyerarşik yapıya kendi adlarına şekil vermenin peşinde. ABD, yaşadığı belirgin "hegemonya kaybını", farklı coğrafyalarda farklı yoğunluklarda işleyen yeni bir küresel hiyerarşinin merkezi olarak kendini yeniden konumlandırarak telafi etme çabasında. Benzer şekilde Çin de kendi önlenemez yükselişini, mevcut liberal düzenin içine entegre olan bir alternatif olarak değil; tamamen farklı, kadim bir imparatorluk mantığının 21. yüzyıl araçlarıyla yeniden güçlenmesi olarak inşa ediyor. Bu üç farklı küresel hiyerarşi modelinin (Amerikan zorlayıcılığı, Çin ağları ve Avrupa'nın normatif defansı) dünya siyasetini hangi tehlikeli girdaplara sokabileceğini bugünden kestirmek güç. Ancak kesin olan bir şey var: Merkez-çevre ilişkilerinin artık coğrafi değil "ağsal" (network) bir formda yeniden üretildiği, güç projeksiyonunun toprak kontrolünden ziyade altyapı, kritik mineraller, veri, finans ve güvenlik ağları üzerinden sağlandığı ve imparatorluklar çağının o meşhur "çok hukuklu" yapılarının geri döndüğü bir dünya bizi bekliyor.

 

Aklın Uykusu Canavarlar Yaratır

Bu yeni ve karmaşık dönemi, miadını doldurmuş liberal uluslararası düzen kavramlarıyla anlamlandırmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Yaşanan bu devasa dönüşüm, ne yalnızca sistemdeki güç dağılımında yaşanan dönemsel bir dalgalanma ne de kurumların basit bir erozyonudur. Karşı karşıya olduğumuz durum, uluslararası düzenin "ontolojik formatının" kodlarına kadar değişmesi meselesidir. Uluslararası sistem, anarşi ve eşit egemenlik kurgusundan, hiyerarşi ve asimetrik müzakere zeminine doğru kaymaktadır. Dünya sistemi aslında hiçbir zaman iddia ettiği eşitliği üretmediği için, bugünkü çok boyutlu krizi bir "normdan sapma" veya "ahlaki bir gerileme" olarak okumamak gerekir. Bu, güç yoğunluklarının yenilenmesi, çeşitlenmesi ve sürekli el değiştirmesiyle ilgili son derece yapısal bir değişimdir.

Bu süreçte gözden kaçırılmaması gereken en kritik husus, içinde bulunduğumuz momentin ani bir çöküşten ziyade, on yıllar sürebilecek tehlikeli ve sancılı bir "geçiş dönemi" olmasıdır. Bu uzun fetret devri boyunca uluslararası ilişkiler artık tek bir düzen formuna, tek bir evrensel şablona indirgenemeyecektir. Aynı anda ve aynı dünyada; bölgesel, hiyerarşik ve ağ-temelli düzenler bir arada, bazen çatışarak bazen örtüşerek işleyecektir. Yani, dünyanın bir köşesinde 19. yüzyıl tarzı klasik bir güç dengesi mücadelesi yaşanırken, bir başka alanında derin ekonomik-finansal bağımlılık ağları, bir diğer konusunda ise normatif iş birliği adacıkları görmek mümkün olacaktır.

Özetle, devletler artık farklı uluslararası düzen prototiplerinin birbiri üstüne bindiği, son derece kaygan bir zeminde hareket etmek zorundalar. Böylesi bir vasatta küresel etkileşim, liberal bir barıştan ziyade savaşa her an meyilli, gergin bir hegemonya siyaseti üretebilir. Buradan mutlak surette karamsar ve apokaliptik bir tablo çıkarmak zorunda değiliz; ancak kendi hesabımıza sahadaki bu yeni gerçekliğin muhasebesini ciddiyetle yapmak ve dünyanın yeni düşünsel haritasını cesaretle çıkarmak zorundayız. Ünlü İspanyol ressam Francisco Goya'nın unutulmaz eserinde de vurguladığı gibi "Aklın uykusu canavarlar yaratır." İçine sürüklendiğimiz bu kaotik yeni yapıda eski ezberleri bozmak, akıllı ve esnek stratejiler geliştirmek ve çağı yakalayan yeni dış politika kavramları üretmek artık bir tercih değil, ayakta kalmanın yegâne şartıdır.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası