Türkiye’de anasıyla, yavrusuyla siyasal muhalefetin, gerçeklikten kopuk biçimde yürüttüğü, zaman zaman da gerçekleri ters yüz etmek için çarpıtarak gerçekleştirdiği eleştiri pratikleri, iç siyasetle sınırlı kalmamakta, dış politika bağlamında da kamuoyunu yönlendirmeye yönelik derin manipülasyonlar, dezenformasyonlar içermektedir.
Bu çerçevede, özellikle Filistin ve Gazze krizlerinin derinleştiği, Türkiye’nin duruşunun takdirle karşılandığı, dünya kamuoyunun Türkiye’ye dikkat kesildiği her dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti hükümetlerinin bu meseledeki tutumuna yönelik ithamlar, politik eleştiri sınırını aşmakta; tarihsel hafızaya, kamu vicdanına ve milli birlik ve beraberlik duygusuna, kültür, tarih ve inanç coğrafyamızdaki dayanışmaya yönelik stratejik bir aşındırma kampanyasına dönüşmektedir.
Söz konusu ithamların somut ve tarihsel temelsizliğini ortaya koymak için belki çok fazla bir çabaya gerek yok ama Türkiye’nin Filistin ve Gazze politikası üzerinden kurgulanan bu yeni nesil muhalefet retoriğini kavramsal düzeyde analiz etmek zaruret arz etmektedir...
Siyasal hafıza, bir toplumun kolektif bilinçle içselleştirdiği tarihsel olaylar ve aktörler aracılığıyla kurulur.
Türkiye’de Filistin meselesi, Gazze hassasiyeti, Kudüs’e yönelik kalbi muhabbet, yalnızca dış politika değil, aynı zamanda toplumsal adalet ve medeniyet hafızasının da asli unsurlarından biridir.
AK Parti’nin 2002 sonrası inşa ettiği diplomatik duruş, özellikle İsrail’in Filistinlilere yönelik orantısız şiddetine, bitmek bilmez gayriahlaki ve gayrihukuki işgaline karşı sergilediği kararlı tavırlar, bu hafızayı kurumsallaştırmıştır.
HAMAS’ın demokratik seçimlerle başa geldiği süreçten itibaren Gazze’nin izolasyonuna karşı geliştirilen dış politika hamleleri, Erdoğan’ın 2009’daki Davos çıkışı, Mavi Marmara krizindeki diplomatik risk ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki kararlı duruşu, bu hatırlamanın ve hatırlatmanın kurucu sahneleridir.
Erdoğan’a Karşı Filistin İthamları
Bu açık tarihsel gerçekliğe rağmen, muhalefetin Erdoğan’ı "Filistin davasına ilgisiz kaldığı", "Trump’a karşı sessiz kalmayı tercih ettiği", “İsrail ile ticarete devam edildiği” gibi söylemlerle hedef alması, bir siyasal eleştiriden öte, toplumsal hafızayı tahrif ve tahrip etme girişimi olarak okunmalıdır.
Siyasal hafızanın boşaltılması, iftira ve isnatlarla insanların duygularıyla oynanması, mevcut iktidar pratiğini gayrimeşru kılmanın ön adımıdır. Oysa Erdoğan’ın Filistin meselesindeki tutumu, yalnızca retorik değil, çok boyutlu diplomatik aksiyonlarla şekillenmiş ve Batı dünyasındaki pek çok liderin aksine, İsrail’e karşı açık tutum alabilen nadir devlet adamlığı örneklerinden biri olarak tarihsel yere sahiptir.
Filistin konusunda Erdoğan’a yöneltilen eleştirilerin bir diğer boyutu da, onun diplomatik düzlemde yeterince "sert" davranmadığı ya da "İsrail’le ilişkileri kesmediği" yönündeki gayriahlaki ve hakikat dışı söylemlerdir.
Bu söylemler, dış politika karar süreçlerinin çok katmanlı doğasını yok sayan indirgemeci bir anlayışa yaslanmaktadır. Diplomasi, her aşamasında bağırmakla ya da elçi kovmakla, geri çekmekle yürütülecek bir alan değildir, aksine uzun vadeli stratejileri, çok yönlü ilişkileri ve gerektiğinde asimetrik manevraları içeren incelikli bir siyaset etme sanatıdır.
Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye, Filistin meselesine yalnızca duygusal reflekslerle değil, aynı zamanda insani diplomasi, kamu diplomasisi ve uluslararası kurumlar nezdinde hukuki meşruiyeti önceleyen bir çizgide yaklaşmıştır. TİKA, AFAD ve Kızılay gibi kurumlar üzerinden Gazze’ye yönelik sürdürülen insani yardımlar; Kudüs’teki Osmanlı mirasına sahip çıkan restorasyon politikaları; Filistin, Gazze, Kudüs gündemli İslam İşbirliği Teşkilatı zirveleri bu diplomatik mimarinin parçalarıdır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde sürdürülen Türk diplomasisi, eylemle beslenen, söylemle çerçevelenen ve karşıt aktörleri dahi müzakere masasına zorlayan bir karakter taşımaktadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik Filistin politikası bağlamında yürütülen eleştirilerin, iç politikaya dönük olarak kamu vicdanını hedefleyen bir manipülasyon ve dezenformasyon boyutu da bulunmaktadır.
Özellikle sosyal medya üzerinden yürütülen kampanyalarda, montajlanmış fotoğraflar, bağlamından koparılmış diplomatik temaslar ya da asılsız iddialarla Erdoğan’ın Filistin karşıtı bir çizgide olduğu algısı oluşturulmak istenmektedir.
Bu durum, klasik dezenformasyon tekniklerinin güncel politik mücadele biçimleri içinde nasıl işlediğini göstermesi bakımından çarpıcıdır.
Bu tür manipülasyonlar, yalnızca Erdoğan’a değil, aslında Türkiye’nin uluslararası vicdan düzleminde inşa ettiği meşruiyet zeminine de zarar vermektedir.
Zira Türkiye, Filistin meselesinde ABD’den ve Batı’dan gelen baskılara rağmen konumunu koruyabilen nadir ülkelerden biridir.
Bu denli güçlü bir ahlaki pozisyonun iç kamuoyunda sahte belgeler ve yanlış bilgilerle zedelenmesi, yalnızca iktidarı yıpratmakla sınırlı bir hedef taşımamakta, aynı zamanda Türkiye’nin küresel itibarına yönelik bir sabotaj girişimine dönüşmektedir.
Esas Mesele Türkiye Politikaları
Filistin meselesi üzerinden Erdoğan’a yöneltilen eleştirilerin çoğu, dış politika eleştirisi kılığında iç siyasi kutuplaşmayı körüklemek üzere kurgulanmaktadır. Oysa bu tür meseleler, parti ayrımı gözetmeksizin bir milli yaklaşımı, duruşu ve ortak vicdanı temsil etmektedir.
Türkiye’de Filistin davasına gösterilen duyarlılık, sağ ve sol fark etmeksizin bütün siyasal geleneklerin ortak bir insani zeminde buluşabildiği ender alanlardan biridir.
Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın pozisyonuna yönelik yürütülen itibarsızlaştırma kampanyaları, bu ortak zemini çatlatma riski taşımaktadır. Aslında hedef tam olarak budur…
Milletimizin birlik ve beraberlik duygusunu aşındıran bu retorik, Erdoğan karşıtlığı ile birlikte Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumlanışına dair bir yabancılaşmayı da işaret etmektedir. Bize göre Filistin meselesi, Türkiye’nin medeniyet vizyonunu, mazlumdan yana olma geleneğini ve küresel adalet iddiasını temsil etmektedir. Bu yönüyle mesele artık siyasal muhalefet etme çabasını aşmakta, Erdoğan’ı, Türkiye’nin bir devlet olarak ahlaki ve stratejik duruşunu hedef almaktadır.
Türkiye’nin Filistin politikasına yönelik olarak Erdoğan liderliğinde inşa edilen diplomatik, ahlaki ve stratejik çizgi, yalnızca günübirlik diplomasi reflekslerinden ibaret değildir. Bu çizgi, Türkiye’nin jeopolitik konumunun ve tarihsel sorumluluğunun bilinciyle şekillenmiş, çok boyutlu ve uzun vadeli bir devlet aklının ürünüdür. Bu aklı hedef alan eleştiriler ise yalnızca bir muhalefet pratiği değil, aynı zamanda siyasal hafızanın unutturulmasına, kamu vicdanının bastırılmasına ve milli birliğin, dayanışmanın aşındırılmasına yönelik sistematik bir stratejik iletişim operasyonudur.
Bu nedenle mesele, yalnızca Erdoğan’ın kişiliği ya da AK Parti’nin politikaları değildir. Mesele, Türkiye’nin geçmişiyle ve geleceğiyle kurduğu değer temelli dış politikasının itibarsızlaştırılmasıdır. Bu bağlamda, siyasal aktörlerin söylem ve eylemlerinde daha dikkatli, toplumun ise bu tür algı operasyonlarına karşı daha dirençli olması; sadece mevcut hükümetin değil, devletin bekasının ve tarihsel sorumluluklarının da bir gereğidir.
