Soğuk Savaş'ın ardından tek kutuplu bir düzene alışan dünya, son yıllarda yeni bir jeopolitik gerçeklikle yüzleşiyor. Büyük güçler arasındaki rekabetin giderek arttığı bu yeni çağda, orta ölçekli güçler, geleneksel ittifak yapıları içinde sıkışıp kalmak yerine, kendi yollarını çizmeye çalışıyorlar. Bu arayışın en çarpıcı örneklerinden biri ise coğrafi olarak Asya'nın iki ucunda yer alan Türkiye ve Japonya arasında filizlenen savunma sanayii ortaklığı. Yüzlerce yıllık dostluk bağları, şimdi iki ülkeyi, birbirini tamamlayan teknolojik güçlerini birleştirerek hem kendi stratejik özerkliklerini pekiştirme hem de küresel sahnede daha etkili birer aktör olma hedefinde bir araya getirebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 29 Ağustos’ta Japonya’nın Nikkei gazetesinde yayımlanan makalesinde dikkat çektiği gibi, bu ortaklık, yalnızca teknik ve askeri bir iş birliği olmaktan çıkmakta, aynı zamanda küresel güvenlik mimarisinde orta ölçekli güçlerin yeni tür stratejik angajman arayışlarının somut bir örneğini teşkil etmektedir. Bu potansiyel iş birliğinin merkezinde ise iki kilit teknoloji olan İnsansız Hava Araçları ve yarı iletkenler yer alıyor.
Türkiye ve Japonya arasındaki ilişkiler, sadece güncel jeopolitik hesaplara değil, kökleri tarihin derinliklerine inen karşılıklı bir sempati ve saygıya dayanıyor. Bu dostluğun en bilinen sembollerinden biri, 1890'da Japonya açıklarında batan Osmanlı fırkateyni Ertuğrul'un mürettebatına Japon halkının gösterdiği büyük yardım ve fedakarlıktır. Bu tarihi olay, iki ulus arasında silinmez bir bağ kurmuştur. Modern dönemde de bu bağlar, 1985’te İran-Irak Savaşı sırasında Tahran'da mahsur kalan Japon vatandaşlarının Türk Hava Yolları tarafından kurtarılması gibi insani jestlerle pekişmiştir. Bu tarihi anlar, iki ülke arasında güçlü bir güven ortamı inşa etmiştir. 2013’te, ilişkilerin "Stratejik Ortaklık" seviyesine yükseltilmesi ve iki ülkenin liderleri arasında sık sık gerçekleşen üst düzey ziyaretler, mevcut savunma sanayii iş birliğinin sadece yeni bir başlangıç olmadığını, köklü bir ilişkinin doğal bir evrimi olduğunu göstermektedir. Bu sağlam zemin, potansiyel ortaklığı daha dayanıklı ve uzun vadeli hale getirmektedir.
Türkiye'nin İHA Devrimi ve Japonya'nın Stratejik Arayışı
Türkiye'nin savunma sanayii, son yirmi yılda kayda değer bir dönüşüm geçirdi. Bir zamanlar Batılı tedarikçilere olan yüksek bağımlılık, uygulanan ambargolar ve müttefiklerle yaşanan gerilimler sonucu yerini "kendi kendine yeterlilik" hedefine bıraktı. Bu çabaların en görünür sonucu, Baykar tarafından üretilen Bayraktar TB2 gibi İHA sistemleri oldu. TB2'ler, Dağlık Karabağ'dan Ukrayna'ya, Suriye'den Libya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada savaşın seyrini değiştirerek küresel bir ün kazandı. Bu platformlar, yüksek maliyetli Batılı muadillerine kıyasla hem daha ekonomik hem de operasyonel olarak etkinliğini kanıtlamış durumdalar. Bu başarı, Türkiye'yi birçok ülkeye ihracat yapan, dünyanın önde gelen silahlı İHA tedarikçilerinden biri konumuna yükseltti. Yakın zamanda geliştirilen ve uçak gemilerinde kullanılmak üzere tasarlanan Bayraktar TB3 ise katlanabilir kanat yapısıyla Japonya'nın Izumo sınıfı gemileriyle teknik uyumluluk sergileme potansiyeline sahip; bu da gelecekteki olası iş birliği için önemli bir işaret.
Japonya Türkiye'nin bu İHA devrimine büyük bir ilgi gösteriyor. Bu ilginin altında yatan temel neden, Japonya'nın kendi savunma sanayii için aradığı stratejik çözümler. ABD'den tedarik edilen MQ-9 Reaper gibi sistemlere kıyasla daha ekonomik olan Türk İHA'ları, Japonya'ya savunma bütçesi üzerindeki baskıyı hafifletebilecek bir alternatif sunuyor. Ancak mesele sadece maliyet değil. Japonya'nın 1947 Anayasası'nın 9. maddesi, savaş ilanını ve askeri güç bulundurmayı reddeden bir hüküm içeriyor. Bu durum, ülkenin güvenlik konusunda ABD'ye olan bağımlılığını derinleştirmiş ve 1960 tarihli Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Antlaşması ile hukuki bir çerçeveye oturtulmuştur. Bu antlaşmanın 5. maddesine göre, iki taraf Japonya'daki topraklara yapılacak bir saldırıyı ortak bir tehlike olarak kabul ederken, 6. maddesi ABD'ye Uzak Doğu'da barışın korunması için Japonya'da askeri üsler bulundurma hakkı tanımaktadır. Bu ittifak, Japonya'ya nükleer şemsiye ve ileri savunma teknolojilerine erişim sağlarken, aynı zamanda bağımsız tedarik seçeneklerini kısıtlamış ve ABD'nin Yabancı Askeri Satış programına yapısal bir bağımlılık oluşturmuştur. Japonya'nın Avrupa Birliği ile başlattığı savunma ve güvenlik iş birliği, Çin'e yönelik karşılıklı endişelerin arttığı bir dönemde stratejik ortaklıklar kurma arzusunu ortaya koymaktadır. Bu durum, Japonya'nın sadece ABD ile değil, diğer müttefiklerle de savunma bağlarını çeşitlendirdiğinin bir işaretidir.
Japonya’nın yerli savunma sanayisi, uzun süredir kırılgan bir yapı sergilemektedir. Sınırlı iç pazar ve düşük kârlılık gibi nedenlerle birçok ikinci ve üçüncü kademe tedarikçi, sektörden çekilmek zorunda kalmıştır. Bu iç boşalma olgusu, Japonya’yı sadece yeni kabiliyetlere erişim için değil, aynı zamanda teknoloji transferi, ortak üretim ve yerli talebi canlandırma yoluyla savunma sanayiini yeniden yapılandırmak için uluslararası ortaklıklara yöneltmektedir. Japonya'daki savunma sözleşmelerinin büyük bir kısmı sınırlı sayıda firmada toplanmaktadır. Mitsubishi Heavy Industries yüzde 25,5 ile en büyük paya sahipken, onu yüzde 11,5 ile Kawasaki Heavy Industries ve yüzde 5,4 ile Mitsubishi Electric takip etmektedir. Bu dağılım, sektörün yapısal bağımlılığını derinleştirmekte ve Japonya'nın stratejik özerklik arayışını daha da acil hale getirmektedir.
Tamamlayıcılığın Kalbi: İHA'lar, Yarı İletkenler ve Küresel Tedarik Zincirleri
Türk-Japon savunma ortaklığının temel dinamiği, her iki ülkenin birbirinin eksikliklerini tamamlaması ilkesine dayanıyor. Türkiye, İHA'lar alanında operasyonel başarı ve maliyet etkinliği ile öne çıkarken, modern savaş platformlarının bel kemiğini oluşturan yarı iletken teknolojilerinde Japonya küresel bir dev olarak konumlanıyor. Modern İHA'lar, sadece bir uçak ve kameradan ibaret değil. Yüksek çözünürlüklü sensörler, otonom seyrüsefer sistemleri, güvenli iletişim altyapıları ve yapay zekâ destekli veri işleme kapasiteleri için son teknoloji yarı iletkenlere ihtiyaç duyuyorlar. Türkiye, İHA sanayiinde kayda değer bir ilerleme kaydetmiş olsa da trilyon dolarlık bir piyasası bulunan ileri kritik elektronik bileşenler noktasında know-how sahibi ülkeler ile iş birliğini sağlamak durumundadır. Bu durum, Türkiye'nin savunma sanayii içerisinde yerli teknolojik kapasite geliştirme ihtiyacını yalnızca stratejik bir hedef olmaktan çıkararak yapısal bir zorunluluk haline getirmiştir. Nitekim TÜBA'nın yayımladığı Küresel Dönüşümler ve Türkiye kitabında (2024) belirtildiği üzere, uluslararası sistem, orta güçlerin özellikle yarı iletkenler alanında kuracağı stratejik ortaklıklar için oldukça uygun bir zemin sunmaktadır.
Bu noktada, Japonya'nın teknolojik niteliği, Türkiye için büyük önem taşıyor. Japonya’nın yarı iletken sanayi politikası, 1970'lerden bu yana sürekli evrilmekte ve küresel rekabete uyum sağlamaya çalışmaktadır. Dünyanın en ileri yarı iletken üretim ekipmanları, özel kimyasallar ve entegre devrelerini üreten Japon şirketleri, küresel elektronik tedarik zincirinin kritik birer parçasıdır. Renesas ve Tokyo Electron gibi devlerin yanı sıra, yerli üretici Rapidus gibi yeni firmalar da 2 nanometre gibi en ileri üretim süreçlerinde sektör devleriyle rekabet etmeye başladı. Bu durum, Türkiye'nin yarı iletken ihtiyacını karşılamak için güvenli bir tedarik zinciri arayışına, Japonya'nın ise Çin ve Batı pazarlarının ötesinde yeni ihracat kapıları arama hedefine uyum sağlıyor. Bu ortaklık sayesinde Türkiye, İHA teknolojisinde üstünlüğünü koruyarak daha otonom sistemlere geçiş yapabilirken, Japonya da ikili ilişkileri derinleştiren ve kalıcı kılan bir savunma sanayii iş birliği kurma fırsatı yakalayabilir. Yarı iletkenlerin stratejik kolaylaştırıcı unsurlar olduğu vurgusu, bu iş birliğinin sadece teknik bir takas değil, aynı zamanda stratejik bir bağ kurma aracı olduğunu ortaya koymaktadır.
Engeller, Fırsatlar ve Geleceğin Senaryoları
Türk-Japon savunma iş birliği potansiyeli yüksek olsa da önünde aşılması gereken bazı olası engeller bulunuyor. Japonya'nın barışçıl anayasası ve saldırgan militarizmden kaçınan kamuoyu, bu tür bir ortaklığın kapsamını sınırlayabilir. Özellikle Japon yarı iletkenlerinde yer alan ABD menşeli bileşenler, ABD'nin Uluslararası Silah Ticareti Düzenlemeleri (ITAR) kapsamında Türkiye'ye yeniden ihracını kısıtlama potansiyeli taşıyor. İttifak hassasiyetleri de önemli bir faktör. Japonya'nın savunma ithalatının yüzde doksanından fazlası ABD'den gelmektedir. Bu durum, Washington'ın Türk-Japon savunma bağlarının Tokyo üzerindeki tedarik önceliğini zayıflatmasından endişe duyabileceğini gösteriyor. Türkiye açısından da NATO üyeliği, Rusya’dan S-400 sistemlerinin tedariki gibi konular nedeniyle karmaşık bir dinamik hazırlamaktadır. Bu hassasiyetlerin, diplomatik olarak dikkatle yönetilmesi gerekir.
Son zamanlarda hem Tokyo'dan hem de Ankara'dan gelen üst düzey ziyaretler, bu zorluklara rağmen siyasi iradenin güçlü olduğunu gösteriyor. Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani'nin Ağustos’ta Ankara'yı ziyareti ve Baykar tesislerini gezmesi, bu iş birliğine verilen önemin somut bir göstergesi oldu. Japonya'nın Avrupa Birliği ile başlattığı savunma ve güvenlik iş birliği, Çin'e yönelik karşılıklı endişelerin arttığı bir dönemde stratejik ortaklıklar kurma arzusunu ortaya koymaktadır. Bu durum, Japonya'nın sadece ABD ile değil, diğer müttefiklerle de savunma bağlarını çeşitlendirdiğinin bir işaretidir.
Öte yandan, Japonya'nın Türk İHA'ları yerine İsrail'den İHA almayı değerlendirebileceği yönündeki iddialara da dikkat etmek gerekir. İsrail'in Filistin topraklarında devam eden soykırım ve savaş suçları, insan haklarına ve insana verdiği değerle bilinen Japonya'nın böyle bir anlaşmaya imza atması durumunda dünya kamuoyunda büyük bir hayal kırıklığı meydana getirecektir. Bu, yalnızca ticari bir tercih değil, aynı zamanda etik ve siyasi bir duruştur.
Türk-Japon iş birliği için, farklı alanlarda uluslararası projelerle deneyim kazanan Japonya’nın “minilateralizm” yaklaşımı yol gösterici olabilir. Birleşik Krallık ve İtalya ile yürütülen Küresel Muharebe Hava Programı (GCAP), yeni nesil bir hayalet savaş uçağının ortak geliştirilmesini hedeflerken, Avustralya ile yapılan Mogami sınıfı fırkateyn anlaşması, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en önemli ihracat hamlelerinden biri olarak öne çıkmıştır. Bu tür çok taraflı iş birlikleri, iki ülkenin de uluslararası alandaki görünürlüğünü artırarak büyük güç rekabetinin ötesinde yeni bir etki alanı oluşturma potansiyeli taşımaktadır.
Tüm bu olası senaryolardan yola çıkarak, iki ülkenin iş birliği için en makul yaklaşımın, aşamalı ve artımlı bir ortaklık olduğu görülüyor. İlk etapta Japonya, mevcut yeteneklerini desteklemek için sınırlı sayıda Türk İHA'sını test edebilirken, Türkiye de belirli platformlarına Japon yarı iletkenlerini entegre edebilir. Daha iddialı senaryolar arasında ise ortak bir İHA veya elektronik sistem projesi üzerinde eş-geliştirme programları veya Birleşik Krallık ya da Avustralya gibi üçüncü ülkeleri de kapsayan "minilateralizm" çerçeveleri yer alabilir.
Nihayetinde, Türkiye ve Japonya arasındaki savunma ortaklığı, küresel güvenlik mimarisinde bir ittifak alternatifi olmaktan ziyade, orta güçlerin mevcut ittifakları içinde kendilerine daha fazla özerklik alanı çıkarma çabasının bir örneği olabilir. Tamamlayıcı teknolojilerini birleştirerek, tedarik zincirlerini çeşitlendirerek ve stratejik esneklik kazanarak, bu iki ülke, çok kutuplu bir dünyada daha etkin aktörler haline gelme yolunda önemli bir adım atabilirler. Bu ortaklık, teknolojik tamamlayıcılığın siyasi pragmatizmle nasıl buluşabileceğinin dikkat çekici bir örneğini sunuyor.
