“Oylama olumlu sonuç verirse Araplar bize savaş açacak, oylama sonucu olumsuz çıkarsa biz Araplara savaş açacağız”
Bu alıntı Kudüs... Ey Kudüs kitabından. İsrail kurulmadan önce aktif olan yeraltı örgütlenmesi Palmach’ın kurucusunun bu cümleleri sarfettiği, kitapta geçiyor. Bahsi geçen oylama, 29 Kasım 1947’de Filistin toprakları üzerindeki taksim planını içeriyordu. İngiliz Mandası sonrasında Arap ve Yahudi devletlerinin kurulumu oylandı. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki oylamada 33 ülke olumlu, 13 ülke ret, 10 üye ise çekimser oy verdi. Plan çerçevesinde nüfusun üçte birini oluşturan Yahudi nüfusun yeni kurulacak Yahudi devletiyle mevcut toprakların yüzde 66’sına sahip olması öngörülüyordu. Asimetrik bir orantıya sahip bu teklif, Filistinliler açısından adil bulunmadı. Plan uygulanmadı, sonrasında beklendiği gibi savaş başladı, Filistinliler kaybetti. İlk aşamada 800 bin civarında Filistinlinin topraklarından ayrılmak zorunda kaldığı tahmin ediliyor. O sürgünlerin çocukları, torunları bölge ülkelerinde (bir kısmı bugünlerde insani dramın yaşandığı Gazze’de) yeni bir hayata adım attılar.
1948’de İsrail devleti, kurulduğunu ilan etti. O günden bu yana birçok önemli kilometre taşı meydana geldi, günümüzdeki mevcut kompozisyonu oluşturan tabloysa 1967’de “6 Gün Savaşları” sonrasında şekillendi. 67 zaferi, dindar siyonistlere yeni bir motivasyon kaynağı verdi, Batı Şeria’daki sınırsız yerleşim imkanlarını keşfettiler. Daha da ötesinde bugüne taşınan çözümsüzlük sarmalını oluşturan statükonun temelleri atıldı. 1967’de İsrail’in kazandığı zafer sonrasında Mescid’i Aksa’ya İsrail bayrakları asıldı (daha sonra indirilse de belleklerde yer edindi), asker postallarıyla İsrail’in ünlü Savunma Bakanı Moşe Dayan, Aslanlı Kapı’dan tarihi şehre giriş yaptı. O günden sonra hiçbir şey eskisi olmadı. MS. 70 yılından bu yana ilk kez Eski Şehrin anahtarı Yahudilerin eline geçti.
Kuşaklar Boyu Süren Izdırap: Bugüne Nasıl Geldik?
2025 koşullarından baktığımızda iki devletli çözüm, yıllardır dillendirilen ancak somut aşamaya taşınamayan bir dileğe evrildi. Öncelikle Filistin’in statüsü konusundaki aktüel tabloyu kısaca hatırlatmak faydalı olacaktır. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), 1988’de Filistin devletini ilan etti. Türkiye dahil olmak üzere geniş bir küme, bu devleti hemen tanıdı. Bu ülkeler arasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) üyeleri Çin ve Rusya’nın (o dönemki ismiyle Sovyetler Birliği) tanıması değerli (ancak yetersiz) kazanımdı. 1993’te İsrail ile imzalanan Oslo Anlaşmaları, Filistin devletinin kurulması hedefini belirtmedi ve Filistinlilerin devlet kurma hakkını tanımadı. 2002’de BMGK’sinde ilk kez açıkça “güvenli ve tanınmış sınırlar içinde yan yana” iki devlet kurulmasını talep eden 1397 sayılı karar oylandı. Ancak somut mesafe katedilemedi.
Filistin’i devlet olarak tanıyan devletleri kategorize ettiğimizde önemli eşiklerden biri olarak 2014’te İsveç’in tanıma kararı alan ilk Batı Avrupa ülkesi olması, karşımıza çıkıyor. (Ancak İskandinav olması az sonra bahsedeceğim Avrupa merkezli bakış açısında tam bir gedik olmamasına da neden oluyor.) Özellikle 7 Ekim sonrasında İspanya, Slovenya, Norveç, İrlanda, Ermenistan, Meksika gibi ülkelerin tanıma kararı alması ise önemli bir eşik olarak yorumlanıyor. Mevcut durumda 194 BM ülkesinden 147’si Filistin’i devlet olarak tanıyor. Filistin’in BM’deki statüsü 2012’den bu yana “üye olmayan gözlemci devlet”. Tam anlamıyla uluslararası kabul görmesi için BMGK’daki 5 ülkenin onayını alması gerekiyor. ABD-İsrail ittifakı pozisyonunun kısa zamanda değişmeyecek olması nedeniyle kapsamlı bir tanınma durumu oluşmayacak. Devletlerin tanınması, hukuki yönünün yanında siyasi yönü ağır basan bir konu olarak düşünülebilir. Ancak her tanıyan ülkenin sembolik ve zaman zaman de fiili önemi yadsınamaz.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Eylül’de BM Genel Kurulu’nda Filistin devletini tanıma kararını ilan edecek olması, beklentileri hiç olmadığı kadar arttırdı. Fransa’nın ardından Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Malta da çeşitli ön şartları da içeren bir çerçeveyle tanıma kararı için Eylül’ü işaret etti. İtalya gibi devlet kurulmadan tanımanın uygun olmadığını düşünen bir küme de bulunuyor. Ancak tüm tarafların (ABD dahil olmak üzere) işaret ettiği “iki devletli çözüm” konusunda varılan geniş yelpazedeki uzlaşıya rağmen halen Avrupa ülkelerinin nihai adımı atmaya ayak diremesinin teknik ve ideolojik zemini bulunuyor.
Bir İşgalin Mitleştirilmesi: “Çölü Çiçeklendirmek” Metaforu
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 27 Nisan 2023’te İsrail’in devlet olarak kurulmasının 75. yıldönümü kapsamında yaptığı bir konuşmada, Yahudi halkının kademeli göçü sonrasında İsrail’in devlet olarak ilanıyla birlikte “çölü çiçeklendirdiğine” işaret etti. İngilizcesi “made the desert bloom" olan bu tabir, aslında oryantalist ve Avrupa merkezci bir bakış açısının da sahada yansıması olarak kabul ediliyor. Bu kullanım epey eleştiri aldı, İsrail öncesinde bölgede medeni koşulların olmadığı şeklinde bir yoruma kapı araladığı suçlaması yöneltildi. Ancak bu tenkitler kısa bir süre sonra da Leyen’in benzer bir ifadeye vurgu yapmasına engel olmadı. Nisan 2025’te de “Avrupa’nın Talmud’un (Yahudi sözlü geleneğinin ve Rabbânî hukukunun temel eseri) değerlerini benimsediğine” işaret etti. Tüm bu kavramsal setin kullanımı aslında önemli bir damarın varlığına delalet kabul edilebilir.
Avrupa’da seküler, milliyetçi ya da dini değerleri önceleyen anlayışın temsil edildiği farklı anlayışların egemenliğinde dahi İsrail devletine destek oranının yönetim mekanizmalarında yüksek olduğu gözlemlenebilir. Her ne kadar İsrail devletinin kuruluş aşamasındaki destek oranı yıllar geçtikçe sol gelenek ve temsilcileri nezdinde düşmüş olsa da devletler ve yönetici erkler, Yahudi devletine açılan kredide sınırları genişletme eğilimi gösterdi. Burada şüphesiz ki İkinci Dünya Savaşı ve öncesinde yaşanan kambur da önemli bir faktör oluyor. Avrupa kendi topraklarından uzakta kurulan bir İsrail devletine her daim açık çek veriyor. Normal şartlarda ırkçı olan kutuplar dahi İslamofobik duyguların ağır basmasıyla İsrail’in kanlı bilançosuna onay verebiliyor. Fransa, Filistin’i tanıma kararı gibi anlamlı bir eşiğe ulaşmasının hemen öncesinde 1894'te anti-semitik bir basın kampanyası sonucunda vatana ihanetten hüküm giyen Fransız yüzbaşı Alfred Dreyfus için her yıl anma töreni düzenleneceğini duyurma ihtiyacı hissedebiliyor. Bir nevi denge politikasının iz düşümü görülebiliyor.
Gazze’de yaşanan bunca acı ve kederden sonra bile 25 Ağustos’ta Washington Post’ta Editorial Board imzasıyla (yani gazetenin de kurumsal görüşünü yansıtan bir çerçevede) kaleme alınan yazıda, Filistin devletini tanımanın ancak sembolik bir jest olabileceğine, doğru zamanın bu olmadığına dikkat çekiliyordu. Yazıdaki kısır argümanlar, Batı’nın normatif değerleriyle biçimlenen değerler kümesinin düşünce dünyasında ne denli egemen olduğuna kanıt niteliğindeydi. Bu bir kişinin kaleminden çıksa anlaşılabilir, ancak yayın kurulu imzasıyla çıkması baskın anlayışın bunca yaşanandan sonra bile ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Yazının omurgasını oluşturan “Filistin devleti olmalı, ancak şu aşamada değil” önermesi, İsrail vatandaşlarının perspektiflerini eksen alıyor, Filistin eğitim sisteminin reforme edilmesi gerektiğini ve bunun paralelinde Filistinli gençlerin endoktrine edilmesi ihtiyacına atıf yapıyor. HAMAS’ın en önemli bariyer olduğuna dikkat çekiliyor ancak onu oluşturan koşullara referans verilmiyordu.
Batı Şeria’da Bir Filistin Devleti Mümkün mü?
7 Ekim sonrası birçok kez gitme şansı bulduğum Batı Şeria’nın değişik bölgelerine her vardığımda uçsuz, bucaksız, adeta çöl iklimindeki yerleşim alanının bu denli efsunlu bir anlatının parçası olduğu gerçeği kafamı karıştırıyor. Tarihsel anlamda birçok önemli referans noktasına ev sahipliği yapan topraklardaki Yahudi yerleşimleri, kendini ilk andan belli ediyor. Daha iyi görünüme ve altyapıya sahipler, çölün ortasına su getirmek, temel gereksinimleri sağlamak, binlerce Yahudiyi bölgeye getirmek on yıllardır devlet politikasının bir parçası haline geldi. Gazze’deki soykırım devam ettiği için gözden kaçsa da günlük rutinde bir Filistin köyüne saldırmak, haneleri yakmak, zeytin ağaçlarını yok etmek olağan bir davranış kalıbına dönüştü.
Yahudi yerleşimcilerin yıllar içindeki devlet politikasıyla getirildiği topraklar, dünyadaki tüm yasal-hukuki otoriteler tarafından illegal olarak tanımlanıyor. Ancak yerleşimlerin sayısı ve nüfusu artmaya devam ediyor. İsrail’in en istikrarlı şekilde uyguladığı politika ekseninde Batı Şeria kendine has bir topluluk kompozisyonuna ve hukukuna sahip. Filistin köylerine yapılan baskınların herhangi bir hukuki müeyyidesi bulunmuyor. İsrail hükümeti de E1 koridoru olarak nitelenen istikamette yeni yaşam alanlarının kurulumunu onayladı. Filistin topraklarını gasp eden İsrail ordusu ve yerleşimciler, 2024’te Batı Şeria'da 16 bin 612 ihlal gerçekleştirdi. Filistinlilere ait konutlar, tarlalar ve araçlara saldırı düzenlendi. Yerleşimcilerin ideolojik lokomotifliğini üstlenen siyasi aktörlerden İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Filistin devletinin kurulmasının somut aşamaya geçme ihtimali masaya gelince daha şedit bir şekilde Batı Şeria’daki yayılma politikasını destekledi. Kendisinin kullandığı “Filistin devleti sloganlarla değil, eylemlerle masadan siliniyor” cümlesi zihin yapılarındaki kararlılığa işaret ediyor.
Günümüz koşullarında Filistin devleti denilince Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü ihtiva eden sınırlar kabul ediliyor. Ancak fiili olarak Gazze diye bir yerleşim birimi kalmadı, Batı Şeria’daki tablo oldukça iç karartıcı, Doğu Kudüs yutulmuş ve İsrail’e sistemik olarak entegre edilmiş gibi gözüküyor. Filistin toplumunu eksen alırsak en azından edilgen bir toplulukla karşı karşıya olduğumuzu etüt edebiliriz. Özellikle 2021’deki Şeyh Cerrah hadiseleri sonrasında şehir hayatındaki Filistinliler pasifize edildi. Ciddi bir direniş hamlesi/eylemi gerçekleşmedi. Mevcut statükoda gerçekleşmesi de muhtemel gözükmüyor. Batı Şeria cephesinde ise direniş örgütlerine ait bayrak ve flamalar ancak Filistinlilerin cenazelerinde ortaya çıkıyor.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Eşik Olur mu?
Günümüzde egemen devlet anlayışı Vestfalyan düzenin temel kavramlarıyla şekillendi. Bu anlayışın hayata dokunan düzen, siyaset ve hukuk bloklarının Filistin hükümeti nezdinde hüküm sürdüğünü söylemek imkansız. Yakın gelecekte memurlarının maaşını kendi imkanlarıyla ödeyebilen, vatandaşlarının kendi ülke bayraklarını balkonlarına asabildiği, Batı Şeria’da binlerce kontrol noktasının olmadığı bir devlet tahayyülü bugünden kolay gözükmüyor. Ancak 13 Kasım 1974’te BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayla Yaser Arafat Filistin Kurtuluş Örgütü’ne meşruiyet kazandırmış, “zeytin dalı” metaforuyla yeni bir yol için ümitleri yeşertmişti. Önümüzdeki günlerde de Fransa, Birleşik Krallık gibi ülke liderlerin yapacağı “Filistin’i devlet olarak tanıma” konuşmaları, on yıllardır süren ve 7 Ekim sonrasında utanç verici bir seviyeye ulaşan Batı’nın üstenci yaklaşımını aklamayacak ancak kesinlikle bir kazanım olarak tarih sayfalarında yerini alacaktır.
