Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkiler, tarih boyunca dalgalı bir seyir izlemiştir. 2000'lerin başında üyelik müzakerelerinin başlamasıyla birlikte olumlu seyreden ilişkiler, özellikle 2010'ların ikinci yarısından itibaren ciddi bir gerilim ve kriz dönemine girmiştir. Son 10 yılda ilişkilerin bozulmasının temel nedenleri; 15 Temmuz sonrası süreçte yaşanan siyasi ve hukuki faktörler, mülteci krizi, Doğu Akdeniz Gerilimi ve ekonomik alanda Gümrük Birliği’nin güncellenmesi başlıklarında değerlendirilebilir.
15 Temmuz Sonrası Süreçte Yaşanan Siyasi ve Hukuki Engeller
15 Temmuz 2016’da Türkiye Cumhuriyeti, demokratik sistemini ve siyasal düzenini doğrudan hedef alan şiddetli bir darbe girişimine maruz kalmıştır. Devlet kurumları, seçilmiş hükümet ve vatandaşlar, darbecilere karşı önemli bir direniş sergileyerek bu girişimin başarısız olmasını sağlamıştır. Ancak darbe girişiminin ardından Türkiye’nin içine girdiği süreç, AB ile ilişkilerde önemli siyasi ve hukuki sorunların yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Türkiye açısından bakıldığında, AB’nin bu kritik süreçte takındığı tavır ve ortaya koyduğu politikaların, ilişkileri olumsuz yönde etkilediği değerlendirilmektedir. Öncelikle, Türkiye açısından en önemli sorunlardan biri, AB ülkelerinin ve kurumlarının darbe girişimi karşısında yeterince güçlü ve zamanında bir dayanışma göstermemeleridir. Türkiye’de devlet ve toplum düzeyinde darbenin bıraktığı travma ve tehdide karşın, AB’nin demokratik dayanışmayı gösterme konusundaki gecikmiş ve zayıf açıklamaları, büyük hayal kırıklığı oluşturmuştur. Darbe girişimi sonrası Avrupa’dan yapılan ilk açıklamalarda, Türkiye’deki durumun ciddiyetini yeterince anlamama ya da küçümseme algısı, Türk kamuoyunda ve siyasi çevrelerde derin bir hayal kırıklığına yol açmıştır.
İkinci olarak, darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) dönemi, AB tarafından demokratik standartlardan geri adım olarak yorumlanmış ve yoğun bir eleştiriye tabi tutulmuştur. Oysa Türkiye perspektifinden OHAL uygulaması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) öngördüğü gibi, demokratik sistemi ve ulusal güvenliği tehdit eden olağanüstü durumlarda başvurulabilecek meşru bir araçtır. OHAL’in ilan edilmesinin amacı; demokratik hukuk düzenini koruma, ülke güvenliğini sağlama ve devletin içine sızmış terör yapılanmalarını etkisiz hale getirme olarak kamuoyuna açıkça ifade edilmiştir. Bu süreçte atılan adımlar, darbe girişiminin tekrarlanmasını önlemek ve FETÖ başta olmak üzere terör örgütleriyle etkin mücadele sağlamak amacını taşımıştır.
Üçüncü faktör, AB’nin Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesini anlama ve destekleme konusundaki eksikliğidir. Türkiye hükümeti, FETÖ’nün AB ülkelerinde faaliyet göstermeye devam ettiğini, örgüt üyelerinin AB ülkelerinde rahatça hareket edebildiklerini ve Türkiye’nin taleplerine rağmen iade edilmediklerini belirtmektedir. Özellikle darbe girişiminin arkasında olmakla suçlanan kişilerin AB ülkelerinde siyasi sığınma hakkı elde etmeleri, Türkiye için hukuki açıdan kabul edilemez olarak görülmektedir. Türkiye’ye göre bu tutum, AB’nin terörle mücadele konusunda uyguladığı çifte standardı açıkça ortaya koymaktadır.
Dördüncü olarak, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin hukuki zemini olan katılım müzakereleri sürecinde de ciddi tıkanıklıklar yaşanmıştır. Türkiye tarafından bakıldığında, AB’nin demokrasi ve insan hakları konusunda yönelttiği eleştiriler, Türkiye’nin içinde bulunduğu olağanüstü koşulları göz ardı eden bir tutum içermektedir. AB’nin özellikle ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı alanlarında Türkiye’ye yönelttiği eleştiriler, darbe girişiminin çıkarttığı güvenlik tehdidini ve Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı iç sorunları yeterince dikkate almayan bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin iç siyasi egemenlik alanına müdahale olarak algılanarak, ilişkilere zarar veren unsurlardan biri olarak görülmektedir.
Beşinci bir nokta olarak, Türkiye’nin ulusal güvenliğini korumaya yönelik Suriye politikası ile Doğu Akdeniz ve Libya gibi dış politika alanlarındaki adımları, AB tarafından farklı yorumlanmış ve sıklıkla eleştirilmiştir. Türkiye perspektifinden bakıldığında, AB’nin özellikle terör örgütleriyle mücadelede Türkiye’nin yanında durmak yerine, PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG gibi örgütlerle kurduğu yakınlık ve ilişkiler, derin bir hayal kırıklığı doğurmuş ve güveni zedelemiştir. Bu durum, Türkiye’nin AB’ye yönelik dış politika alanındaki güvensizliğini derinleştiren önemli unsurlardan biri haline gelmiştir.
Son olarak, AB’nin Türkiye’nin demokratikleşme ve hukuk devleti standartlarını geliştirmesine yönelik politikalarını desteklemek yerine, genellikle Türkiye’nin iç siyasetinde bir taraf gibi hareket etmesi ve Türk iç politikasına doğrudan müdahil olma girişimleri, ilişkileri daha da gergin hale getirmiştir. Türkiye açısından AB’nin özellikle ilerleme raporlarında ve çeşitli açıklamalarda kullandığı dilin objektiflikten uzak ve siyasi niteliğe sahip olması, ilişkilerin bozulmasındaki temel unsurlardan biri olarak görülmektedir.
Göç ve Mülteci Krizi
2010’ların ortasında patlak veren Suriye iç savaşı ve müteakip mülteci akını, Türkiye-AB ilişkilerinde belirleyici bir başka sınav olmuştur. Özellikle 2015’te Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçen mülteci sayısındaki dramatik artış, AB’yi acil önlemler almaya itmiştir. Bu krizin çözümü amacıyla Mart 2016’da Türkiye ve AB arasında bir mülteci mutabakatı (AB-Türkiye Bildirisi) imzalanmıştır. Anlaşma uyarınca Türkiye, Ege Denizi üzerinden düzensiz göçü engellemeyi, AB ise Türkiye’deki Suriyeli mülteciler için mali destek sağlamayı ve bazı Suriyeli sığınmacıları doğrudan Avrupa ülkelerine yeniden yerleştirmeyi taahhüt etmiştir. Mutabakat sonrasında düzensiz geçişlerde belirgin bir düşüş yaşandığı verilerle ortaya konmuştur: Anlaşmadan sonraki bir yıl içinde, Türkiye’den Yunanistan’a günlük düzensiz geçişlerin sayısı yüzde 97 oranında azalmıştır. 2015’te günde binlerce olan geçişler, 2016 ortalarından itibaren günlük birkaç düzine seviyesine inmiş; böylece Ege’de hayatını kaybeden göçmen sayısı da ciddi ölçüde azalmıştır. Bu durum, AB-Türkiye iş birliğinin somut bir başarısı olarak vurgulanmış ve mutabakat “oyun değiştirici” bir adım şeklinde nitelendirilmiştir.
Türkiye, dünyadaki en büyük mülteci nüfuslarından birine ev sahipliği yaparak AB’nin takdirini kazanmakla birlikte, bu yükün paylaşımı konusunda taraflar arasında zamanla anlaşmazlıklar doğmuştur. Halen Türkiye’de 3,7 milyon civarında Suriyeli mülteci bulunduğu ve bu konuda Türkiye’nin olağanüstü çaba sarf ettiği AB yetkililerince de teslim edilmektedir. AB, mültecilere yönelik projeler için 2016’da kararlaştırılan 6 milyar avroluk mali desteği Türkiye’ye aktarmak üzere bir mekanizma (FRIT – Türkiye’deki Mülteciler için Mali İmkân) oluşturmuştur. 2020 sonu itibarıyla bu kaynağın tamamı planlanmış ve 5,7 milyar avrodan fazlası fiilen harcanmıştır.
Ancak Ankara, AB’nin verdiği sözleri yavaş ve eksik yerine getirdiğini savunmuştur. Özellikle vize serbestisi ve gönüllü yerleştirme gibi mutabakat unsurlarında ilerleme sağlanamaması, Türkiye tarafında hayal kırıklığı oluşturmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer yetkililer, Avrupa’nın yük paylaşımında yetersiz kaldığını belirterek zaman zaman anlaşmayı sona erdirebilecekleri uyarısında bulunmuşlardır. Ankara’nın “mülteci kartını” açıkça kullanması, 2016 mutabakatının fiilen askıya alınması anlamına gelirken AB cephesinde endişe ve tepkiye yol açmıştır. Türkiye, bu adımıyla Avrupa’ya hem Suriye’de artan yükü paylaşma hem de siyasi destek sağlama konusunda baskı yapmayı hedefliyordu. Bu gelişme, mülteci meselesinin ikili ilişkilerdeki ne denli stratejik bir kaldıraç haline geldiğini göstermiştir. Sonuç olarak, göç krizinde iş birliği yapılmış olsa da taraflar arasındaki güvensizlik ve “yük paylaşımı” konusundaki fikir ayrılıkları, ilişkilerin bozulmasına katkı yapan önemli bir faktör olmuştur.
Doğu Akdeniz Gerilimi
Türkiye-AB ilişkilerindeki bir diğer gerilim hattı, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arama faaliyetleri ve deniz yetki alanı anlaşmazlıkları etrafında şekillenmiştir. 2010’ların sonunda, Doğu Akdeniz’de zengin doğal gaz rezervlerinin keşfedilmesi bölge ülkeleri arasında rekabeti kızıştırdı. Türkiye hem kendi kıta sahanlığı haklarını hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) haklarını korumak iddiasıyla 2018’den itibaren bölgeye sondaj ve sismik araştırma gemileri göndermeye başladı. Fatih ve Yavuz gibi sondaj gemilerinin Kıbrıs Adası açıklarında faaliyet göstermesi, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan tarafından egemenlik ihlali olarak görüldü. Ankara ise bu faaliyetlerin, KKTC’nin ada etrafındaki zenginliklerde eşit hak sahibi olması ve Türkiye’nin kendi kıyılarına yakın alanlardaki haklarından feragat etmemesi nedeniyle meşru olduğunu savundu. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasında uzlaşmaz tutumlar belirdi; karşılıklı NAVTEX ilanları ve askeri tatbikatlar, bölgedeki tansiyonu 2020 yazında tehlikeli biçimde yükseltti. Özellikle Türkiye’nin Oruç Reis gemisiyle Meis (Kastellorizo) Adası yakınlarında yaptığı sismik arama, Yunanistan’la sıcak çatışma riskini gündeme getirdi.
Bu süreçte Almanya, arabuluculuk çabalarıyla tarafları müzakereye teşvik etmeye çalışsa da Doğu Akdeniz sorunu, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir kriz başlığı olarak ortaya çıkmıştır. AB, üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin egemenlik haklarının ihlal edildiğini belirterek Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj hamlelerine sert tepki vermiştir. Avrupa Konseyi ve AB Dışişleri Bakanları, Türkiye’nin Kıbrıs açıklarındaki hidrokarbon aramalarını yasa dışı ilan ederek dayanışma içinde olacaklarını duyurmuşlardır. Temmuz 2019’da AB Konseyi, Ankara’nın devam eden sondaj faaliyetlerine karşı bazı somut tedbirler almayı kararlaştırdı. Bu kapsamda, Türkiye ile Yüksek Düzeyli Diyalog toplantıları ve Kapsamlı Havacılık Anlaşması müzakereleri durduruldu, ayrıca Türkiye’ye sağlanan AB katılım öncesi mali yardımlarının kısıtlanması benimsendi. AB Konseyi sonuç bildirgesinde, Türkiye’nin “devam eden ve yeni yasa dışı sondaj faaliyetleri ışığında” bu adımların atıldığı belirtiliyor; gerekli olması halinde daha sert yaptırımların devreye sokulacağı uyarısı da yer alıyordu.
Nitekim Kasım 2019’da AB, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) iki üst düzey yetkilisini Doğu Akdeniz’deki faaliyetler nedeniyle yaptırım listesine alarak varlık dondurma ve vize yasağı tedbirleri uygulamaya koydu. 2020 yılı boyunca Yunanistan ile Türkiye arasındaki gerilim tırmanırken AB içinde daha geniş ekonomik yaptırımların gündeme getirilmesi tartışıldı. Fransa ve bazı üyeler, Türkiye’ye karşı sert sektörel yaptırımlar isterken, Almanya, İspanya, İtalya gibi ülkeler diyaloğun tamamen kopmaması için daha temkinli yaklaştı. Aralık 2020’de yapılan AB Zirvesi’nde, Türkiye’ye kapsamlı yaptırım tehdidi öngören önceki söylemlere rağmen, üyeler arasında uzlaşma sağlanamadığı için sadece sınırlı ilave bireysel yaptırımlar hazırlanması kararlaştırıldı. Bu karar Yunanistan’ı tatmin etmese de, diplomasiye zaman tanımak isteyen üyelerin baskın çıktığını gösteriyordu. Sonuç olarak, Doğu Akdeniz’deki enerji arama krizi, Türkiye-AB ilişkilerine doğrudan etki etmiş, AB, üye dayanışması gereği Türkiye’ye karşı alışılmadık sertlikte diplomatik ve ekonomik tedbirleri masaya yatırmıştır. Bu gerilim, taraflar arasında güven bunalımını derinleştirerek zaten kırılgan olan ilişkilerin daha da bozulmasına yol açmıştır.
Ekonomik İlişkiler ve Gümrük Birliği
Türkiye ile AB arasındaki ekonomik entegrasyon, siyasi gerilimlerden doğrudan etkilenen bir başka kritik alandır. 1995’ten bu yana yürürlükte olan Gümrük Birliği, Türkiye-AB ticari ilişkilerinin belkemiğini oluşturmuş ve yıllar içinde ticaret hacmini kayda değer ölçüde artırmıştır. Ancak Gümrük Birliği anlaşması; hizmetler, tarım ve kamu alımları gibi sektörleri kapsam dışı bıraktığı için günümüz ihtiyaçlarını tam karşılayamamaktadır. 2010’ların ortalarında taraflar, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusunda ilk etapta isteklilik sergilemiş; 2016’da AB Komisyonu, Gümrük Birliği’ni modernize etmek üzere müzakerelere başlamak için Konsey’den yetki talep etmiştir. Ancak, siyasi ilişkilerdeki bozulma bu sürecin önüne geçmiştir. Haziran 2018’de toplanan AB Genel İşler Konseyi, Türkiye’deki olumsuz demokratik gidişatı ve Doğu Akdeniz’deki gerilimi de dikkate alarak, Komisyon’un yetki talebini askıya aldı ve Gümrük Birliği güncelleme müzakerelerini başlatmama kararı aldı. Devamında Avrupa Parlamentosu, Ekim 2019’da aldığı kararda Türkiye ile ticari ilişkilerde son çare olarak Gümrük Birliği’nin askıya alınmasını bile tartışmaya açabileceklerini ifade etti.
Ankara, teknik konuların siyasete alet edildiğini savunarak bu kararlara tepki gösterse de fiiliyatta Gümrük Birliği’nin kapsamının genişletilmesi süreci, belirsiz bir geleceğe ertelenmiştir. AB tarafı, Türkiye’nin mevcut Gümrük Birliği yükümlülüklerini dahi tam olarak yerine getirmediğini (örneğin, bazı AB mallarına ilave tarifeler uyguladığı ve üçüncü ülkelerle AB’yi dışlayan ikili ticaret anlaşmaları yaptığı gerekçesiyle) ileri sürerek müzakerelere sıcak bakmamaktadır. Ankara ise AB’nin ekonomik bir konuyu siyasi şartlara bağladığını ve bu tavrın iş birliğine zarar verdiğini dile getirmektedir. Siyasi ilişkilerdeki gerilim, ekonomik bağların atmosferini de olumsuz etkilemiştir. AB, demokrasi ve hukuk alanındaki endişelerini ileri sürerek Türkiye’ye yönelik mali yaptırım niteliğinde adımlar atmıştır. Örneğin, 2017’de insan hakları durumunun kötüleşmesi üzerine AB, Türkiye’nin alacağı katılım öncesi fonlarda 175 milyon avroluk kesinti yapmıştır. Yine 2019’da Doğu Akdeniz krizi bağlamında, Avrupa Yatırım Bankası’na Türkiye’ye sağlanan kredilerin gözden geçirilmesi çağrısı yapılmıştır. Bu gelişmeler, ekonomik iş birliğinin siyasi şartlara bağlı hale geldiğini göstermektedir. Sonuç olarak, 2010’lar sonrası dönemde siyasi gerilimler, ekonomik ilişkilerin kurumsal geliştirilmesini engellemiş, karşılıklı bağımlılık devam etse de bağların niteliksel olarak zayıflamasına sebep olmuştur.
Sonuç
Gelinen noktada, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik perspektifi fiilen askıya alınmış durumdadır. Her ne kadar karşılıklı ekonomik ve jeopolitik bağımlılık devam etse de taraflar arasındaki ilişkiler çıkar pragmatizmi eksenine indirgenmiştir. Önümüzdeki dönemde ilişkilerin seyrini, büyük ölçüde Türkiye’nin iç politik gelişmeleri ile AB’nin genişleme konusundaki tutumu belirleyecektir. Demokratikleşme ve yapıcı diyalog yönünde adımlar atılmadıkça, 2010 sonrası oluşan mesafenin kapanması zor görünmektedir. Bununla birlikte, küresel ve bölgesel zorluklar (göç dalgaları, güvenlik tehditleri vb.) Türkiye ve AB’yi iş birliğine mecbur bırakmaya devam etmektedir. Dolayısıyla ilişkilerin tamamen kopması beklenmese de 2010 sonrasındaki bozulmanın onarılması, uzun vadede çaba gerektirecek bir hedef olarak ortada durmaktadır.
