Küresel siyasal düzen, özellikle son on yılda; normlara dayalı, kurumsallaşmış ve öngörülebilir bir yapı olma iddiasını giderek yitirmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde hâkim olan ve liberal uluslararası düzen olarak tanımlanan sistem; hukukun üstünlüğü, çok taraflılık ve evrensel normlar üzerinden kendisini meşrulaştırmaktaydı. Bu düzen, siyasal karar alma süreçlerinin belirli kurallara, sözleşmelere ve kurumlara tâbi olduğu varsayımına dayanıyordu. Ancak bugün gelinen noktada, bu varsayımın büyük ölçüde çöktüğü görülmektedir. Uluslararası ilişkiler, giderek daha fazla krizler üzerinden şekillenmekte ve bu krizler ise istisnai kararları kalıcı hâle getiren bir yönetim mantığını beslemektedir.
Küresel Düzen Değişimi
Avrupa Birliği liderlerinden Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’a kadar uzanan geniş bir siyasal yelpazede dile getirilen “mevcut uluslararası sistemin işlevsizliği” vurgusu, yüzeyde teknik bir yönetişim sorununa işaret ediyor gibi görünse de, esasen çok daha derin bir egemenlik ve meşruiyet krizini yansıtmaktadır. Sorun, kurumların yeterince çalışmamasından ziyade kurumların dayandığı normatif çerçevenin siyasal aktörler açısından bağlayıcılığını yitirmiş olmasıdır. Uluslararası hukukun evrenselliği, insan haklarının koşulsuz geçerliliği, liberal düzenin ve çok taraflı kurumların tarafsızlığı, artık genel kabul gören ilkeler olmaktan çıkmış, her kriz bağlamında yeniden müzakere edilen ve çoğu zaman askıya alınan unsurlar hâline gelmiştir.
Bu dönüşüm, siyasal karar ile hukuk arasındaki ilişkinin ters yüz edildiğini göstermektedir. Hukukun siyasal kararı sınırlandırdığı bir düzenden, siyasal kararın hukuku şekillendirdiği bir düzene geçilmektedir. Kriz anlarında hukuk, yönlendirici bir çerçeve olmaktan ziyade, kararın meşrulaştırılmasında kullanılan ikincil bir referans hâline gelmektedir. Tam da bu nedenle Carl Schmitt’in siyaset teorisinin merkezinde yer alan istisna kavramı, günümüz küresel siyasetini anlamak açısından yeniden belirleyici bir konuma yerleşmektedir.
Schmitt’in “Egemen, istisna duruma karar verendir” şeklindeki ünlü önermesi, liberal hukuk devletinin en temel varsayımına yöneltilmiş radikal bir itirazdır. Liberal düşünceye göre siyasal düzen, kişilere değil kurallara dayanır. Hukuk, siyasal iktidarı sınırlar ve keyfiliği engeller. Schmitt ise bu yaklaşımın gerçek siyasal durumu perdelediğini savunur. Ona göre olağan koşullarda kurallar işleyebilir. Ancak siyasal düzenin gerçek sahibi, olağanüstü hâli tanımlayan ve bu hâlde hangi kuralların askıya alınacağına karar veren aktördür. Hukuk, istisna anında susar. Karar ise mutlak biçimde konuşur.
İstisna Hukuk
Bugün küresel sistemde gözlemlenen en temel eğilim, istisnanın artık geçici bir sapma olarak değil, kalıcı bir yönetim biçimi olarak işlev görmesidir. Olağanüstü hâller, belirli kriz anlarıyla sınırlı olmaktan çıkıp sürekli yeniden üretilen bir siyasal atmosfer hâline gelmiştir. Güvenlik tehditleri, terörle mücadele söylemleri, göç krizleri, salgınlar ve jeopolitik gerilimler, bu sürekli istisna hâlinin gerekçeleri olarak kullanılmaktadır. Bu durum, hukukun düzen kurucu bir çerçeve olmaktan uzaklaşarak, krizleri açıklayan ve meşrulaştıran bir araca dönüşmesine yol açmaktadır.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri operasyonlar, uluslararası hukuk literatüründe soykırım suçunun unsurlarını taşıdığı yönünde güçlü değerlendirmelere konu olurken, Batılı aktörlerin büyük bölümü bu durumu istisnai güvenlik koşullarıyla gerekçelendirmektedir. Hukuk burada bağlayıcı bir norm değil, siyasal tercihleri maskeleyen bir söylem hâline gelmektedir.
Venezuela lideri Nicolás Maduro’nun tutuklanma sürecine ilişkin tartışmalar, Donald Trump’ın Grönland’ı alma yönündeki söylemleri, Hint-Pasifik bölgesinde tırmanan askeri gerilimler ve küresel ticaret savaşları da benzer bir istisna mantığı üzerinden okunabilir. Bu örneklerde ortak olan unsur, uluslararası normların aktörlerin çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde hatırlanmasıdır. Çıkarlarla çelişen normlar ise hızla “olağanüstü koşullar”, “benzersiz tehditler” ya da “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle askıya alınmaktadır. Böylece istisna, hukukun dışında kalan bir alan değil, bizzat hukukun içinden üretilen bir siyasal pratiğe dönüşmektedir.
Bu tablo karşısında Kanada Başbakanı Mark Carney’in Dünya Ekonomik Forumu’nda dile getirdiği “Kurallara dayalı düzen hakkındaki hikâyenin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. Bu kurgu [küresel güçler açısından] faydalıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası kamu yararları sağlamaya yardımcı oldu. Ritüellere katıldık ve söylem ve gerçeklik arasındaki uçurumları dile getirmekten büyük ölçüde kaçındık. Bu 'pazarlık' artık işe yaramıyor. Bir geçişin değil kopuşun ortasındayız” yönündeki tespiti, mevcut durumu kavramsal olarak netleştirmektedir. Burada söz konusu olan, uluslararası düzenin evrimsel bir dönüşümü olmayıp kurucu ilkeleriyle birlikte çözülmesidir. Hukuk, bu çözülme sürecinde evrensel ve tarafsız bir zemin olmaktan çıkarak, güç ilişkilerinin ve jeopolitik tercihlerin bir uzantısı hâline gelmektedir.
Avrupa Birliği’nin son yıllardaki siyasal pratiği, bu dönüşümün normatif merkezlerde dahi ne denli derinleştiğini göstermektedir. Göç krizleri, enerji güvenliği sorunları ve Rusya-Ukrayna Savaşı, İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım bağlamında AB, uzun süre savunduğu insan hakları, hukukun üstünlüğü ve evrensel değerler söylemini ikincil plana itmiştir. Sınır güvenliği, askeri kapasite ve stratejik özerklik kavramları, normatif ilkelerin önüne geçmiştir. İsrail’in Gazze’deki eylemleri karşısında sergilenen sessizlik ve soykırıma karşı düzenlenen gösterilere yönelik sert müdahaleler, AB’nin fiilen bir istisna rejimi içinde hareket ettiğini göstermektedir. Bu durum, Schmittçi anlamda teorik bir kabul olmasa bile, pratikte istisnanın içselleştirildiğine işaret etmektedir.
Donald Trump’ın siyasal dili ise bu eğilimin en açık ve en çıplak ifadesini sunmaktadır. Trump açısından uluslararası hukuk ve çok taraflı kurumlar, meşruiyet üreten yapılar olmaktan ziyade Amerikan egemenliğini yani “Önce Amerika” ilkesini sınırlayan engellerdir. Bu yaklaşım, egemenliği normlara bağlılık üzerinden değil, karar alma ve uygulama kapasitesi üzerinden tanımlayan bir siyasal anlayışı yansıtmaktadır. Böylece istisna, örtük bir pratik olmaktan çıkarak, açıkça savunulan ve siyasallaştırılan bir pozisyona dönüşmektedir.
İçinde bulunduğumuz dönem, kuralların değil kararların belirleyici olduğu yeni bir siyasal evreyi ifade etmektedir. Carl Schmitt’in istisna kavramı, günümüzde küresel siyasetin işleyişini açıklayan somut bir gerçeklik hâline gelmiştir. İstisnalar dönemi, uluslararası hukukun ve siyasal düzen krizinin ötesinde, egemenliğin yeniden tanımlandığı tarihsel bir eşik olarak okunmalıdır.
Bu noktada Carl Schmitt’ten hareketle şu sorunun sorulması kaçınılmazdır: İstisna durumuna karar verme yetkisi kime aittir? Schmitt’e göre egemenlik, hukuku uygulama kapasitesinden çok, hukuku askıya alabilme kudretiyle tanımlanır. Dolayısıyla mesele, kuralların nasıl işletildiğinden ziyade, hangi aktörün olağanüstü hâli tanımlama ve bu hâli meşru bir siyasal karar olarak dayatma gücüne sahip olduğudur. Günümüz küresel düzeninde tartışma, normların içeriğinden çok, istisnanın kim tarafından uygulanacağı sorusu etrafında yoğunlaşmaktadır.
Küresel ölçekte gözlemlenen rekabet de büyük ölçüde bu egemenlik mücadelesi üzerinden şekillenmektedir. Büyük güçler arasındaki çekişme, askeri ya da ekonomik üstünlük arayışı olmaktan ziyade küresel düzeyde istisna döneminde karar vericinin kimin olup kimin olmayacağı ile ilgilidir.
