Avusturyalı dünyaca ünlü besteci Ludwig Van Beethoven’ın (1770-1827) “Dokuzuncu Senfoni” adlı eseri, on yıllar boyunca Avrupalı sanatçılara ve sanat akımlarına ilham kaynağı oldu. Eser yıllar içerisinde politik bir anlam kazandı, Berlin Duvarı’nın yıkılışı sonrasında Kıta Avrupa’sında özgürlük sembolü olarak farklı arenalarda icra edildi. Yüzyıllar süren savaş ve nüfuz mücadelesi sonunda Avrupa değerlerinin temsil çatısı olarak kurulan Avrupa Birliği’nin (AB) marşı oldu. Marş, Alman şair Friedrich Schiller’in (1759-1805) Fransız Devrimi kaynaklı sözlerinden ilhamla hazırlanmıştı. Ritmi ve verdiği hisle birlikte resmi olarak marş ilan edildiği 80-90’ların duygularını yansıttı, AB’nin demokrasi ve Avrupa değerleri üzerine bina edilen akidesini sembolize etti. Ancak yıllar içerisinde genişleme dalgalarıyla eklemlenen yeni üyelerin oluşturduğu iyimser tablo, son dönemdeki bölgesel gelişmelerle yerini daha karamsar bir iklime bıraktı. Muhtemelen birliğin mevcut hâletiruhiyesini, Beethoven’ın pek çok film-eserde gerilim fonu olarak kullanılan “Beşinci Senfonisi” (‘tat-tat-tat-tam’ tınısıyla aşina olunan) daha iyi yansıtıyor.
Birliğin Türkiye ile ilişkilerindeki ironi bu noktada başlıyor. Avrupa’da politik atmosferi geren gelişmeler, Türkiye ile kurulan diyalogda yakınlaşmaları da beraberinde getirebiliyor. Gelinen aşamada, son yıllarda Türkiye’ye yönelik negatif tutum ise yerini daha pragmatik bir çerçeve ve hayati önceliklere bırakmışa benziyor.
Türkiye’nin Demokrasi Sancısında AB Dokunuşları
AB projesi, uzun yıllara dayanan savaş ve yıpranma süreci sonrasında Avrupa sınırları içinde tesis edilen istikrar şemsiyesi/çıpası olarak ortaya konuldu. Türkiye 1960’lardan bu yana projenin parçası olma isteğini resmi olarak dile getirdi. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ivme kazanan genişleme süreçleriyle Avrupa ülkeleri liberal-serbest piyasa amentüsü doğrultusunda moral üstünlüğü ele geçirdi, 90’lardan itibaren Türkiye dahil periferide kalan ülkeler de bu demokratik standart rotasına dümen kırdı. Açılan başlıklar, yapılan düzenlemeler Türkiye’nin demokratik çıtasını yükseltti, iç dinamiklerle açılamayan kanalların aktive edilmesine vesile oldu. Özellikle yıllar içerisinde siyasi anlam kazanan ve çeşitli alanlarda tesir gösteren “vesayet” kavramının Türk politik sahnesindeki etkisi AB rehberliğinde yapılan reformlarla aşındı. AB yol haritasında olumlu seyir kazanan süreçte sıkıntılı yıllar 2007 ile başladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son dönemdeki söyleşilerinde de altını çizdiği başlık olan Fransa’da Nicolas Sarkozy’nin başa gelmesi sonrasında, olumlu ivme tedrici olarak tersine döndü. AB müktesebatı çerçevesinde açılması gereken 35 başlığın 5’ine Sarkozy yönetimi tarafından bloke konuldu. Bundan cesaret alan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) de 6 başlığın açılmasına engel oldu. Halihazırda 35 başlığın yalnızca 16’sı açılabildi; geri kalan başlıklar, siyasi kıskaca takılı kaldı. Mevcut durumda 14 fasıl, teknik gereksinimler yerine getirilmesi durumunda dahi Kıbrıs meselesinden dolayı müzakerelere açılamıyor. (NOT: Aslında teknik olarak 33 fasıl üzerinden müzakereler yürütülüyor. 34 ve 35’inci fasıllar son diğer maddeler kapandıktan sonra devreye sokulacak.)
Türk-AB İlişkilerinin En Uzun Yılı: 2019
Türkiye’nin AB üyelik sürecinde yaşananlar, yalnızca iki aktör arasındaki faktörler ile değil bölgesel gelişmeler nedeniyle de yeni form kazanıyor, eksen değiştirebiliyor. Bunların başında Suriye’deki savaşın doğal yansıması olan göçmen akınının dizginlenmesi için AB’nin Türkiye ile masaya oturması yer aldı. Mart 2016’daki Türkiye-AB Zirvesi sonrasında vize serbest dolaşımı anlaşması, bu bağlamda önemli bir adımdı. Yalnızca düzensiz göç yönetiminde iş birliğini değil, aynı zamanda ilişkilerin canlandırılmasına zemin teşkil edebilecek parametreler masaya konmuştu. Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası ilişkilerde tarafların önceliklerindeki değişim, farklı uçlara konumlanmalarıyla sona erdi. İlişkilerdeki reel aşınma bu dönemde başladı.
Pozitif ajandayla başlanılan 2019’da ise Doğu Akdeniz’de yaşanan gerginlikler, Türkiye-AB ilişkilerini en dip noktaya doğru sürükledi. Tam bu dönemeçteki Doğu Akdeniz krizi ve Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması’na ilişkin AB’nin kategorik karşı duruşu, ilişkilerin belki de en dip noktasına gerilemesine neden oldu. 15 Temmuz 2019’da alınan kararlarla “Ortaklık Konseyi” dahil üst düzey diyalog kanalları askıya alındı, Avrupa Yatırım Bankası’nın kredi desteği geri çekildi. Nihayetinde sürecin takibinin sürdüğü mekanizmalar devre dışı kaldı.
Yunanistan Başbakanı Miçotakis 2020’de, “Türk-Yunan anlaşmazlıklarını Türkiye-AB anlaşmazlığına dönüştürmeyi başardık.” açıklamasını yapmıştı. Bu açıklama, aslında 2000’lerden itibaren Türkiye’nin AB ajandasının nasıl da Yunanistan-GKRY ile kesiştiğine delalet kabul edilebilir. Ege’deki Türk-Yunan ihtilafı aşırı silahlanmaya evrilirken, özellikle doğal kaynakların keşfi ve Türkiye’nin artan bölgesel nüfuzuyla enerji alanında sondaj faaliyetlerini artırması, AB ile Türkiye arasında 21. yüzyıldaki en temel ihtilaflardan birini oluşturdu. AB kanadının Türkiye’nin faaliyetlerini “yasa dışı” olarak tanımlaması, ilişkileri dinamitleyen bir yaklaşım olarak göze çarpıyor. Türkiye’nin AB sürecinde merhale kaydedememesinin en temel sebebi, hâlâ Kıbrıs sorunu. Başlıkları veto eden GKRY’nin dışında Avrupa’da hâkim olan Kıbrıs paradigması da somut başlık açılımına izin vermiyor.
Bir başka bölgesel gelişme ise ilişkileri yeniden diyalog sürekliliğinin sağlanacağı bir rotaya soktu. AB için varoluşsal ve temel kırılmaların başladığı tarih, Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı oldu. O tarihe dek Türkiye ile ilişkilerdeki taviz çıtası yüksek diyalog yerini daha kapsayıcı bir davranış kalıbına bıraktı. Özellikle savaşın ilk günlerinde Türkiye’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılmaması ekseninde ortaya çıkan rahatsızlık, yerini pragmatik anlayışa bıraktı. 2025’in son diliminde önce Almanya Dışişleri Bakanı, ardından Almanya Şansölyesi Merz Ankara’yı ziyaret etti. Ziyaretlerdeki odak nokta, güvenlik ve savunma sanayii olsa da verilen mesajlarda ilişkileri canlandırma motivasyonunun da altı çizildi.
GKRY’nin Dönem Başkanı Olmasının Anlamı Var mı?
Olağan bir şekilde her 6 ayda bir 27 AB ülkesinden biri dönem başkanlığı yapıyor. 1 Ocak itibariyle bu ülke GKRY oldu. Belki de adaylık maratonu boyunca Türkiye’nin en çok başını ağrıtan aktörün ilişkilerin olumlu seyir kazandığı bir dönemde, bu görevi üstlenmesi ilginç bir tesadüf oluşturdu. Kurumsal anlamda çok da belirleyici bir işleve sahip olmayan dönem başkanları, konseyin gündemini belirleyebiliyor. Üyelerin ortak kanaate sahip oldukları mikro ölçekli politikalarda kazanım elde edilebiliyor. GKRY’nin Türkiye’ye ilişkin kolaylaştırıcı/zorlaştırıcı bir faktör olması pratikte mümkün gözükmüyor.
Ancak GKRY’nin yapacağı bazı hamleler, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak amacıyla atılacak. GKRY’nin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı, 2026 baharında Güney Kıbrıs’ta düzenlenecek Avrupa Birliği gayriresmi Dışişleri Konseyi (Gymnich) toplantısına davet etmeyi planladığı belirtiliyor. Bu toplantıya Türkiye 2024’te 5 yıllık bir aranın ardından davet edilmişti. (2019’un artçı etkilerinden biri daha). Bu davete Türkiye’nin olumlu yanıt vermesi mümkün görünmüyor. Normal şartlarda Liderler Zirvesi her dönem Brüksel’de gerçekleşiyor, ancak dönem başkanlarının kendi ülkelerinde ilave bir zirve düzenlemesi de görülebilen bir uygulama. GKRY’nin bu pratik kapsamında ek Liderler Zirvesi düzenlemesi ve buna da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı davet etmesinin söz konusu olabileceği belirtiliyor. Türkiye’nin tanımadığı bir toprak sahasında gerçekleşecek bu zirvelere Türkiye’den yetkililerin katılımını beklemek imkansıza yakın bir projeksiyon olacaktır. Buna karşılık GKRY’nin bu davetleri, KKTC ve Doğu Akdeniz üzerindeki maksimalist hedeflerini kamufle etmek için siyaseten kullanacağını düşünebiliriz. Dönem başkanlarının geleneksel biçimde tarafsız bir pozisyonda konumlanması da birlik içinde oluşan içtihat olarak kabul ediliyor. GKRY’nin son olarak 2012’deki dönem başkanlığında kayda değer bir krizin yaşanmaması da beklentilere yönelik önemli bir not olarak düşülebilir.
Son dönemde yaşanan İsrail-Yunanistan-GKRY yakınlaşması da dinamikler açısından yakından takip ediliyor. 22 Aralık’ta Kudüs’teki üçlü zirvede gizli özne Türkiye’ydi, geleceğe ilişkin planlamalar da ana unsur Türkiye’nin devre dışı kalacağı bir stratejiyi devreye sokmak oldu. Üye olmasa da İsrail’in Doğu Akdeniz ajandası Ege’nin her iki ucunda yankı buluyor.
AB’den Somut Beklentiler Karşılık Bulacak mı?
Yeni yıla girilen bugünlerde, Türkiye’nin AB kanadından sosyal hayata yansımaları olacak konu başlıklarında adım(lar) beklentisi bulunuyor. Bunların başında Türk vatandaşların en çok muzdarip olduğu Schengen ülkelerine yönelik vize sıkıntısına çözüm olabilecek “Vize Serbestisi Diyaloğu” yer alıyor. 72 kriterin 66’sının tamamlandığı konuda zorlayıcı başlıklar bulunuyor. Bu konuda, geçtiğimiz günlerde AB delegasyonu tarafından Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’ye diyalog sürecini yeniden başlatmayı ilettiği bildirilmişti. Ancak terörle mücadele konusundaki başlığın Türkiye’nin çekincelerini gidermeden revize edilmesi kolay gözükmüyor. Terörsüz Türkiye sürecinde kaydedilecek aşama bu bağlamda kilit rol oynayabilir.
SAFE olarak da bilinen “Avrupa için Güvenlik Eylemi” mekanizmasına Türkiye’nin dâhil olma potansiyeli de masadaki aktüel konular arasında yer alıyor. AB tarafından onaylanan program, üye devletlerin ve Ukrayna'nın savunma alanındaki direncini güçlendirecek 150 milyar avroluk bir finansman mekanizması. SAFE’e başvuru için süre 30 Kasım’da dolmuş olsa da Almanya, İngiltere gibi birçok aktörün Türkiye’nin katılımına sıcak baktığı biliniyor. AB kanadı da bu konuda yeşil ışık yakan açıklamalar yaptı. Süre aşımının bir detay olacağı formüllerin işleme konması en olası senaryo olacak gibi.
Türkiye’nin beklediği bir başka önemli başlık da Gümrük Birliği güncellemesi. Çok fazla dile getirildiği için değer kaybına neden olan düzenleme ile ticari ters orantının düzeltilmesi öngörülüyor. Mevcut hali tam üyelik perspektifiyle uyumlu. Ancak mevcut konjonktürde uygulamanın olumsuz yansımaları ağır basıyor. Türkiye için en olumsuz boyutlarından biri; AB’nin uygulayabildiği gibi üçüncü ülkelerle benzer şartlarda Serbest Ticaret Anlaşması yapılabilmesine geçit vermemesi. Türk ihracatçıları dezavantajlı konuma iten bu şartların düzenlenmesi elzem. Ticari ilişkilerde milyon dolarları aşan kaybın, rekabet koşullarındaki asimetrinin, lojistik olarak gümrük kapılarındaki kotaların ve tarım sektöründe AB kanadının uyguladığı yüksek gümrük vergilerinin çözümü Türk ekonomisi için önemli bir ilerleme sağlayacaktır.
Bölgesel Sınamalar Türkiye’ye Alan Açacak mı?
Her ne kadar ikili ilişkilerdeki dinamikleri ana tema olarak kerteriz aldıysak da AB’nin hayati gündem başlıkları tamamen Rusya-Ukrayna Savaşı merkezinde hizalanıyor. Türkiye’nin bu ihtilafta oynayabildiği kriz çözücü rol, AB yönetiminin de Ankara algısını değiştirdi.
AB-Türkiye ilişkileri, Avrupa’nın odağı kayan değer kümeleriyle senkronize bir şekilde değişkenlik göstermeye devam ediyor. On yıllardır devam eden bu dinamikte, Avrupa’nın Kıbrıs perspektifi farklılaşmadan kayda değer bir hat çizilmesi mümkün gözükmüyor. KKTC’de Ekim’de gerçekleşen seçim sonrası yenilenen yönetimin yapıcı tutumu ümit verse de, İsrail merkezli kurulan üçlü ittifak sonuç almasa da Türkiye-KKTC üzerinde oyunbozan bir direnç noktası oluşturacak gibi gözüküyor. Denklemi yeniden kuracak yapısal hamle; ABD, Rusya gibi tesir edici güçlerin hazırlayacağı yeni bir tsunami sonrasında gerçekleşebilir.
