2015’te İran’ın nükleer programı etrafındaki tartışmalara son vermek adına büyük umutlarla imzalanan, Ortadoğu sorunlarına yaklaşım ve çözüm arayışında diplomasinin ve barışın hakim değerler olarak başarısını ifade eden Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), 27 Eylül 2025’teki BM Güvenlik Konseyi oylamasıyla tamamen çöpe atıldı. Nükleer anlaşma olarak da bilinen, İran ile P5+1 ülkelerinin yaklaşık iki yıllık müzakerelerinin ardından imzalanmış bu anlaşma, 10 yıllık ömrü içerisinde İran’ın nükleer programına dair tüm tartışmaların referans noktası olmuştu. Öyle ki bu anlaşma sayesinde İranlı siyasilerden Cevad Zarif ve Hasan Ruhani, uluslararası siyasi sahnede parlayan yıldızlar olarak temayüz etmişlerdi. Özellikle Zarif, “nükleer anlaşmanın mimarı” olarak hem İran’da hem de uluslararası alanda ilgiyi üzerinde toplamıştı. Ancak diplomasideki bu bahar aylarının yerini sonbahar ve çok geçmeden de kışa bırakması kaçınılmazdı. Bütün bu süreçten çıkarımım ise jeopolitik bağlamın her zaman diplomasi ve teknik ayrıntılara baskın gelecek bir güce sahip olduğudur.
Nükleer Anlaşma Doğuyor
Hasan Ruhani, 2013’te İran cumhurbaşkanı seçildiğinde siyasi gündeminin en tepesinde nükleer meseleyi çözmek ve İran’ı yaptırım boyunduruğundan kurtarmak vardı. Ağustos’ta resmen göreve başlamasının hemen ardından bu süreci başlattı. Eylül’de Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, BM Genel Kurulu marjında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile görüştü. Hatta tam da o sırada 1979’dan beri ilk kez iki ülke devlet başkanları doğrudan temas kurdular. ABD Başkanı Obama ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani, kısa bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiler.
Ruhani-Zarif ve Obama-Kerry ikililerinin ortaya koydukları sinerji meyvesini vermekte gecikmedi ve hemen o yılın Kasım ayında İran ve P5+1 ülkeleri arasında Ortak Eylem Planı (OEP) imzalandı. Bu geçici anlaşma, İran’ın bazı nükleer faaliyetlerini kısması ve karşılığında kısmi yaptırım hafiflemesini öngörüyordu. 2014 yoğun müzakereler ve bu geçici anlaşmanın süresinin iki kez uzatılması ile geçti. Sonunda Temmuz 2015’te KOEP imzalandı ve Ocak 2016’da yürürlüğe girdi. Bu anlaşmayla İran üzerindeki ağır BM yaptırımları kaldırılıyordu. İran ise Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetçilerinin nükleer tesislerinde denetim yapmasına izin verecekti. Bu denetimler, uranyum zenginleştirme oranının yüzde 3,67’yi aşmamasını ve zenginleştirilmiş uranyum miktarının da en fazla 202 kilogram olmasını sağlayacaktı. Anlaşma İran’da ve Batılı çevrelerde sevinçle karşılandı. İran yaptırımlardan kurtuluyor, Batı ülkeleri de “İran sorununa” diplomatik bir çözüm buluyordu.
Trump’ın Çekilmesi, İran’ın Yanıtı ve Çıkmaza Giren Müzakereler
ABD Başkanı Donald Trump, 2016’daki seçim kampanyası boyunca Obama yönetiminin yanlış İran siyasetinin bir ürünü şeklinde eleştirdiği nükleer anlaşmadan 8 Mayıs 2018’de ABD’yi çekti. Trump’ın amacı hem İran ile kendine göre daha başarılı bir anlaşma yapmak hem de Obama yönetimiyle hesaplaşmaktı. Trump’ın bu kararı hem İran’da hem de anlaşmanın diğer tarafları nezdinde büyük bir tepki doğursa da çok geçmeden kararın etkisi de hissedilmeye başlandı. Her ne kadar İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Çin’den oluşan diğer anlaşma tarafları, anlaşmaya bağlılıklarını şifahen vurgulasalar da Avrupalılar, ABD’nin ikincil yaptırım (secondary sanctions) silahı kendilerine doğrultulunca İran ile ekonomik ilişkilerini askıya almaya başladılar. Dolayısıyla anlaşma işlevsiz hale gelmeye başladı.
Avrupalı şirketler 2016-2018 arasında büyük bir iştahla girdikleri İran pazarından yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. İran ekonomisinde de alarm zilleri çalmaya başladı. İran ise buna karşılık uranyum zenginleştirme oranlarını ve zenginleştirilmiş uranyum depolama miktarlarını yükseltmeye başladı. İran tarafı, nükleer anlaşmanın kendilerine bu hakkı verdiğini, zira ABD’nin anlaşmadan tek taraflı çıkışının uluslararası hukuka aykırı olduğunu iddia ediyordu. Anlaşma BM tarafından tasdik edilmiş ve çok taraflı bir niteliği haizdi. Bu anlaşma sadece Obama’yı değil hukuki süreklilik içerisinde Trump’ı da bağlıyordu. Fakat uluslararası hukuki gereklilikler Trump’ın pek de umurunda değildi.
Trump’ın çekilmesi, anlaşmaya büyük bir darbe vurdu. Fiilen anlaşma işlevsiz hale geldi. 2020’de tüm dünyayı etkisi altına alan Covid pandemisiyle birlikte İran ekonomisinin aldığı ağır hasar, nükleer anlaşmanın işlevsizliğini daha da açık hale getirdi. İran’da büyük bir sosyal bunalım yaşandı. Yavaş yavaş nükleer anlaşma ve müzakereler, İran’ın dış siyasi yöneliminde ağırlığını kaybetmeye başladı. Nükleer anlaşmanın önemini ve belirleyiciliğini yitirmesi, İran siyasetinde ılımlı ve reformist siyasetin de gücünü kaybetmesi sonucunu doğurdu. 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden İbrahim Reisi galip ayrıldı. Reisi’nin dış politikası, “Doğuya Bakış” olarak formüle edilen bir anlayışa dayanıyordu. Buna göre Ruhani dönemindeki Batı yönelimli anlayıştan vazgeçilecek, Rusya ve Çin gibi aktörlerle ilişkilerin geliştirilmesine ağırlık verilecekti.
Şubat 2022’de farklı bir aşamaya geçen Rusya-Ukrayna Savaşı ile birlikte İran’ın Rusya’ya olan askeri desteği de tartışma konusu oldu. Kolektif bir şekilde Rusya karşısında konumlanan Batı ülkeleri, İran’ı Rusya’ya olan dron desteği sebebiyle sorunsallaştırmaya başladılar. Bu sebeple Biden döneminde İran-ABD ilişkileri, her ne kadar müzakereler yeniden başlasa da restore edilemedi. 7 Ekim 2023 sonrasında ise İran, İsrail’in başlattığı soykırım ve işgal siyasetinin hedeflerinden biri olarak kodlandı. İki ülke arasında artan oranda yükselen gerilim, Donald Trump’ın ikinci dönem başkanlığı ile savaşa dönüştü. Önce İsrail’in İran’ın bölgesel ortaklarına yönelik ağır saldırılarıyla daha sonra da Suriye’den Esad’ın devrilmesiyle zayıflayan İran, 13 Haziran 2025’te İsrail’in doğrudan askeri saldırıları ile kendini savaşın içinde buldu. Bu sırada İran’ın Trump yönetimiyle sözde dolaylı özünde ise doğrudan müzakereler içerisinde olması, hazırlıksız yakalanmasına sebep olmuştu.
Anlaşmanın Ölümü
Birinci İsrail-İran Savaşının sona ermesinin ardından İran tarafı üzerindeki uluslararası baskılar artırıldı. İran’ın savaş sahasında kendini savunmasının yanında bir de diplomatik alanda etkili bir savunma geliştirmesi gerekiyordu. Savaş sırasında İran, UAEA ile iş birliğini askıya almıştı. Zira Ajans’ın 12 Haziran’da Yönetim Kurulunca aldığı İran’ın nükleer yükümlülüklerini ihlal ettiğine dair kararın, İsrail saldırısına gerekçe teşkil ettiğini ve yine Ajans denetçilerinin İran’da İsrail’e istihbarat sağlama faaliyetlerinde bulunduklarını iddia ediyordu. Ayrıca İran, ABD ile müzakereleri de askıya aldı. Zira tam da müzakereler devam ederken ABD’nin onayı ve desteği ile İsrail İran’a saldırmıştı.
İran’ın bu diplomatik kopuşu, Avrupalı Üçlüsü (E3) olarak adlandırılan Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından nükleer anlaşmanın ihlali olarak yorumlandı. 28 Ağustos’ta BM Güvenlik Konseyi’ne İran’ın 2015 anlaşması yükümlülüklerini ihlal ettiği iddiasıyla başvuran E3 ülkeleri, tetik mekanizmasının, yani 2015 öncesi BM yaptırımlarının yeniden devreye alınmasını sağlayan sürecin fitilini ateşlediler. Anlaşma uyarınca 30 gün içerisinde sorunun çözüme kavuşturulması gerekmekteydi. Bu süre içerisinde İran’ın anlaşmaya uygun hareket ettiğini muhataplarına kabul ettirmesi gerekiyordu. Ancak bu mümkün olmadı ve 27 Eylül’de Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ne sundukları, tetik mekanizmasının uygulanmasının altı aylığına ertelenmesi yönündeki kararın reddedilmesi üzerine İran’a yönelik KOEP öncesi BM yaptırımları yeniden devreye girdi.
Bundan Sonra Ne Olacak?
Alınan karar, tarafların on yılı aşkın süredir sürdürdükleri diplomatik çabaları boşa çıkardı. 2015 öncesi yaptırımların yeniden yürürlüğe konulması öngörülmektedir. Bununla birlikte, söz konusu adımın İran ekonomisi üzerinde kayda değer bir etkisinin olması beklenmemektedir. Zira anlaşma, 2018’de ABD’nin anlaşmadan çekilmesinden bu yana fiilen işlevsiz durumdadır. Ayrıca ABD’nin ikincil yaptırımlarına yönelik kaygılar nedeniyle Avrupalı şirketler ve uluslararası finans kuruluşları da uzun süredir İran ile iş birliği yapmamaktadır.
Bu çerçevede kararın anlamı iki başlık altında öne çıkmaktadır. İlk olarak, BM yaptırımları kapsamında Rusya ve Çin’in İran’a silah satışının engellenmesi öngörülmektedir. Ancak her iki ülke de kararın meşruiyetini tanımadıklarını ve uymayacaklarını ilan etmiştir. Bu durum, BM Güvenlik Konseyi’nin meşruiyetine ilişkin tartışmaları derinleştirmektedir. Zaten Gazze’deki soykırım nedeniyle meşruiyeti yoğun şekilde sorgulanan Konsey’in İran bağlamında da gerilimi ve tırmanmayı artırıcı bir karar almış olması, uluslararası sistemin krizini daha da derinleştirecektir.
İkinci olarak, kararın İsrail tarafından yeni bir savaş için gerekçe olarak kullanılma ihtimali son derece yüksektir. Netanyahu mevcut çatışmanın sürmesini istemekte, ancak Gazze’de ciddi bir çıkmazla karşı karşıya bulunmaktadır. BM Genel Kurulu’nda son olarak gözlemlendiği üzere diplomatik izolasyon da giderek artmıştır. Bu koşullar altında İran’a yönelmek, İsrail açısından Gazze’deki askeri operasyonların daha ileri bir aşamaya taşınmasından daha düşük maliyetli bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Ayrıca İran meselesinde Avrupa ülkelerinden destek sağlanma olasılığı da mevcuttur. Nitekim Alman Şansölyesi, Haziran’da yaşanan ilk savaş sırasında “İsrail bizim kirli işimizi yapıyor” ifadesini kullanmıştır.
Bu iki boyut dikkate alındığında, alınan kararın çatışmaları derinleştirmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin tartışmada barışçıl çözüm ihtimalini ortadan kaldırması beklenmektedir.
İlk İran tepkileri, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’ndan (NPT) çekilme seçeneğinin de gündemde tutulduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, İran’ın nükleer haklarının korunduğu sürece NPT’den ayrılmaya gerek olmadığını vurgulamıştır.
Bu gelişme, kritik bir gerilim hattı oluşturmaktadır. 9 Eylül’de Kahire’de İran ile UAEA arasında varılan anlaşmanın, Güvenlik Konseyi tarafından yaptırımların yeniden devreye sokulması hâlinde hükümsüz sayılacağı İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi tarafından dile getirilmişti. Dolayısıyla İran’ın önümüzdeki süreçte seçeneklerini dikkatle değerlendirmesi ve hesaplaması beklenmektedir. Bu konunun İran iç siyasetinde de hararetli tartışmalara yol açacağı öngörülebilir.
