Türkiye, son on yılda sınır komşuları olan Suriye ve Irak topraklarında özellikle PKK terör örgütüne yönelik sınır ötesi askeri faaliyetlerini artırırken Libya ve Katar gibi bölge ülkelerindeki meşru yönetimlere de askeri destek vermiştir. Türkiye’nin artan ekonomik ve askeri kapasitesi, daha aktif Ortadoğu politikasının temelini oluştururken ABD ve Rusya gibi küresel güçler ile İran, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Ankara’nın bu politika çerçevesinde sık sık karşı karşıya geldiği bölgesel aktörler olmuştur. Özellikle Suriye’de PKK/YPG ile iş birliğini tercih eden ABD ile yaşanan mücadele ve gerginlikler, Türkiye ekonomisine zarar veren baskı ve yaptırımlara yol açarken, 2020’lerde yaşanan Kovid 19 salgını ve Ukrayna-Rusya Savaşı’nın neden olduğu ekonomik krizler de Türkiye’nin askeri kapasitesini olumsuz etkileyen gelişmeler oldu. Suriye’yi arka bahçesi olarak gören Rusya ile bu ülke topraklarında yaşanan güç mücadelesi de son on yılda Türkiye’nin Ortadoğu politikasının şekillenmesine etki eden faktörlerin başında geldi.
Suriye ve Irak Meseleleri
Gerek güvenlik gerekse mülteci boyutuyla Türkiye’yi en fazla etkileyen Suriye’den başlamak gerekirse, Ankara, bu cephede, aynı anda ABD, Rusya ve İran ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Önce Esad yönetiminin devrilmesi hedefiyle hareket ettiği izlenimi uyandıran ABD’nin, Baas rejiminin alternatifi olarak öne çıkan İslamcı muhaliflerin İsrail’in güvenliği açısından sorun oluşturacağını düşünerek PKK’nın Suriye kolu YPG’nin desteklenmesini esas alan bir politikaya yönelmesi, Türkiye’yi oldukça zorlamıştır. Ankara’nın Ağustos 2016’da başlattığı Fırat Kalkanı ve ardından Ocak 2018’de başlayan Zeytin Dalı ve Ekim 2019’da Barış Pınarı harekatları, Washington’ın Suriye’nin kuzeyinde bir PKK koridoru oluşturma politikasına engel olmuştur. Ancak Türkiye’nin bu sınır ötesi harekatlarla ABD’nin Suriye’de inşa etmeye çalıştığı vekil gücü hedef alması, özellikle Barış Pınarı Harekatı sırasında Washington ile büyük gerginliğe yol açmıştır.
PKK/YPG ile mücadele çerçevesinde ABD ile bu gerginliği göze alan Türkiye, mülteci sorununun büyümemesi için ise Rusya ile çatışma riskini göze almıştır. Şubat 2020’de Rusya ve İran destekli Baas güçlerinin İdlib’e yönelik kapsamlı saldırısının Türkiye’ye yönelik yeni bir göç dalgasına yol açacağından endişe eden Ankara, daha önce Moskova ve Tahran’la kararlaştırılan çatışmasızlık bölgelerinin güvenliği çerçevesinde bu bölgedeki askeri varlığını güçlendirmiş ve yeni bir mülteci akınına yol açacak saldırıları önlemiştir. 35 Türk askerinin şehit olduğu bu çatışmalarda, İdlib’in Esad rejimi güçlerinin eline geçmesinin önlenmesinin ne kadar kritik bir öneme sahip olduğu, 2024 sonunda bu bölgeden hareket eden muhaliflerin önce Halep’i sonra da Şam’ı ele geçirip Suriye’de Esad-Rusya-İran hakimiyetine son vermeleriyle anlaşıldı.
Türkiye, Suriye iç savaşı sırasında özellikle 2015 sonrasında bu üçlü blok karşısında yalnız mücadele etmek zorunda kalmış, başta kendi ülkelerine daha fazla mülteci gelmemesi için Türkiye’yi bir bariyer olarak gören Avrupa ülkeleri olmak üzere müttefikleri tarafından desteklenmemiştir. Aksine Türkiye’nin müttefikleri, Rusya-İran-Esad bloku karşısında Ankara’ya destek vermek yerine, PKK/YPG’yi desteklemek suretiyle Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunu daha da zorlaştırmayı tercih etmişlerdir. Bu zorluklara rağmen, Türkiye’nin Suriye politikası başarılı olmuş, Aralık 2024’te Esad yönetimi devrilmiş ve ona destek veren Rusya ile İran’ın Suriye’deki etkinliği sona ermiştir. Ancak, ABD’nin PKK/YPG’ye devam eden desteği, İsrail’in güneyde süren saldırıları ve Nusayriler, Dürziler ve Hıristiyan azınlıkların kışkırtılması ihtimali, Suriye’deki yeni yönetim için olduğu kadar bu yönetime destek veren Türkiye için de risk oluşturmaya devam etmektedir.
Türkiye’nin terörle mücadele çerçevesinde sınır ötesi askeri müdahale yapmak zorunda kaldığı bir başka ülke olan Irak da son on yılı hareketli geçirmiştir. ABD ile İran arasında bu ülke üzerinden yürüyen güç mücadelesi, Irak’ı istikrarsızlaştırmaya devam ederken Ankara, PKK’nın bu istikrarsızlığın neden olduğu güç boşluğundan faydalanarak etki alanını genişletmeye çalışmasına karşı teyakkuzda olmuştur. Irak’ın kuzeyine yönelik artırdığı askeri operasyonlarla PKK’nın bu bölgedeki varlığına karşı önemli başarılar elde eden Türkiye, bu mücadelede gerek Erbil gerekse Bağdat’ın desteğini elde etmeye çalışmıştır. Ancak DEAŞ’ın ortaya çıkışı ve 2017’de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) gerçekleştirdiği bağımsızlık referandumu gibi gelişmeler nedeniyle bölgede artan riskler, PKK’nın işine yaramış, Erbil ve Bağdat yönetimlerinin Ankara ile ortak çalışmasının önüne engeller çıkarmıştır. Söz konusu bağımsızlık referandumuna Türkiye’nin diğer bölge ülkeleri gibi karşı çıkması, kısa süreliğine de olsa Ankara ile Erbil arasındaki ilişkilerin gerilmesine yol açmıştır. DEAŞ’a karşı mücadelede ise Bağdat’ın İran ve ABD ile ortak hareket etmeyi tercih edip Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığına karşı çıkması, 2016-2017’de Ankara-Bağdat ilişkilerinde gerginliğe neden olmuştur. Ancak gelinen nokta itibarıyla, 2024’te Türkiye ile Irak arasında imzalanan bir güvenlik anlaşması ile iki ülke teröre karşı ortak hareket etmeyi kararlaştırmış ve Bağdat yönetimi, bu anlaşmanın ardından PKK’yı yasaklı örgüt ilan etmiştir.
Saldırgan Tarafın Karşısında Konumlanmak
Geçen on yılda Türkiye’nin doğrudan taraf olmadığı İran nükleer sorunu, İsrail sorunu ve Körfez’deki güç mücadelesi gibi bölgesel sorunlara yaklaşımı ise saldırgan tarafın karşısında durmak şeklinde olmuştur. İsrail’in Gazze’yi hedef alan saldırılarına karşı açık bir tavırla karşı çıkan ve sert bir şekilde Tel Aviv yönetimini eleştiren Türkiye, ABD’nin İran’a karşı uyguladığı uluslararası hukuka aykırı yaptırımları da eleştirmiş ve İran nükleer sorununun diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olmuştur. Ankara, İran’ın Suriye ve Irak’ta Türkiye ile güç mücadelesinde olmasına ve zaman zaman Türkiye’nin çıkarlarına aykırı politikalar izlemesine rağmen bu ülkeye karşı ABD’nin izlediği yaptırım ve yıpratma politikasının, sadece İran’ı istikrarsızlaştırmakla kalmayacağını aynı zamanda bütün bölge açısından olumsuz sonuçları olacağını gören bir politika takip etmiştir. İran’a karşı uygulanan yaptırımların Türkiye ekonomisine de büyük zararlar verdiğini gören Türkiye, siyonist ABD-İsrail ittifakının İran’a dair hedeflerinin Türkiye’yi yeni bir mülteci dalgasıyla karşı karşıya bırakacağından da endişe ettiği için İran nükleer sorununun diyalog yoluyla çözülmesini savunmaktadır.
ABD’nin aşırı düzeyde siyonist lobinin etkisi altında hareket etmesi, Ortadoğu’nun geneli için olduğu gibi Türkiye için büyük bir tehdit unsuru olmuştur. 7 Ekim 2023’ün ardından Gazze’de bir soykırıma dönüşen İsrail saldırganlığının Lübnan, Suriye ve İran’a uzanması, Türkiye’yi endişelendirdiği için Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bölgesel bir savaş riskinden bahsetmiştir. İsrail’in Gazze’de bütün uluslararası hukuk kurallarını ihlal eden saldırganlığı karşısında Türkiye bütün uluslararası platformlarda bu saldırganlığı eleştirmiş, uluslararası toplumu İsrail’e karşı ortak hareket etmeye çağırmış, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından açılan soykırım davasına müdahil olmuş ve İsrail ile ticareti tamamen durdurma kararı almıştır. Ancak bütün bunlara rağmen İsrail’in Gazze’deki soykırımının devam etmesi, Türkiye’nin ve uluslararası toplumun çabalarının yetersiz kaldığını göstermektedir.
Gazze soykırımını önleme konusunda uluslararası toplumla birlikte başarısız olan Türkiye, Ortadoğu’daki bir başka saldırganlık örneği olan Suudi Arabistan ve BAE öncülüğünde yürütülen abluka karşısında Katar’ın desteklenmesinde başarılı olmuştur. Haziran 2017’de Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn’in bölge politikalarından rahatsız oldukları Katar’a diz çöktürmek ve başarabilirlerse bu politikaların sorumlusu olan Emir Temim bin Hamad es-Sani’yi iktidardan devirmek için başlattıkları ablukanın hedeflerinden biri de Türkiye’nin bölgede artan nüfuzunun kırılmasıydı. Bu abluka karşısında Katar yönetimine tam destek veren ve bu ülkedeki askeri varlığını artıran Türkiye, bu dönemde Katar’daki yönetimin en büyük destekçilerinden biri olarak ablukanın başarısız olmasında önemli rol oynamıştır. Türkiye, Katar’da meşru hükümetin dış baskıyla devrilmesine karşı çıkmasına benzer şekilde, Libya’da da Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne destek vermiş ve Fransa ve Rusya gibi küresel güçler ve BAE, Mısır, Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörler tarafından desteklenen General Halife Hafter güçleri tarafından devrilmesini önlemiştir.
Türkiye’nin son on yıldaki Ortadoğu politikasını özetlemek gerekirse, ekonomik ve askeri kapasitesini önemli oranda artırmış olmasının Ankara’nın hareket kapasitesini ve nüfuz alanını genişletmesinde büyük rol oynadığı ifade edilebilir. Bu kapasite artışı, Ankara’nın Suriye, Irak, Libya ve Katar gibi sahalarda daha etkin bir politika izlemesini sağlamıştır kuşkusuz ancak Türkiye’nin Ortadoğu politikasındaki kazanımlarına ve bu kazanımları hangi rakipler karşısında elde ettiğine yakından bakıldığında, aslında kapasitesinin çok üzerinde başarılar elde ettiğini de ifade etmek gerekir.
