Kriter > Dosya > Dosya / Dünya Siyaseti |

Küresel Sistemin Dönüşümü: Yeni Doğa Durumu


İsrail’in kuruluşundan günümüze Filistin’de yaptığı soykırım başta olmak üzere, ABD/İsrail-İran savaşı gibi bölgesel ve küresel krizlerde BM’nin yaptırım kararı alamaması, uluslararası düzenin toplum sözleşmesi öncesindeki “doğa durumu”na doğru evrildiğini göstermektedir. “Doğa durumu”, merkezi bir otoritenin bulunmadığı, herkesin herkese karşı savaş içinde olduğu bir kaosu temsil etmektedir. Bu evrede, bireylerin sınırsız özgürlük arayışı ve güvenlik kaygısı, ironik bir biçimde, güvenliği asgari düzeye indirmektedir.

Küresel Sistemin Dönüşümü Yeni Doğa Durumu
ABD'de toplanan BMGK'da yapılan oylamada, Rusya'nın Ortadoğu'da tüm askeri faaliyetlerin durdurulması ve can kayıplarının sona erdirilmesi yönündeki karar tasarısı reddedildi. (Selçuk Acar / AA, 12 Mart 2026)

7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı, hem bölgesel dengeleri hem küresel sistemin genel yapısını köklü bir dönüşümün eşiğine getirmiştir. Aksa Tufanı, dünya siyasi tarihinde bir kırılma noktası olarak kayıtlara geçmiştir. Bu tarihle birlikte İsrail’in, kuruluşundan bu yana Filistin topraklarında yürüttüğü soykırım, Batı kamuoyunda geçmişe oranla çok daha belirgin bir biçimde tartışılmaya başlanmıştır. Avrupa ve ABD’deki kitlelerin, resmi devlet politikalarına rağmen sesini yükseltmesi, İsrail’in bölgedeki varlığını sürdürme biçiminin sorgulanmasını beraberinde getirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana geçen sürede İsrail, kendisini uluslararası alanda savunmasız ve mağdur bir yapı olarak sunmak amacıyla sanat, eğitim, medya ve sinema gibi yumuşak güç unsurlarını yoğun bir biçimde kullanma yoluna gitmiştir. Bu stratejiyle oluşturulan anlatı ile birlikte birçok ülkede yürütülen lobi faaliyetleri, İsrail’e karşı mutlak bir hoşgörünün küresel ölçekte geniş bir kabul görmesini sağlamış, İsrail’in politikalarına meşruiyet zemini hazırlamıştır. Ancak günümüzde yaşanan olaylar, bu anlatının sarsılmasını sağlamıştır. Özellikle Gazze’de yaşanan soykırım, kurulan bu mağduriyet imajının, yerini daha sert ve eleştirel bir gerçekliğe bırakması sonucunu doğurmuştur.

 

Uluslararası Hukukun Çöküşü ve Anarşik Yapının Tezahürü

İsrail’in uluslararası hukuk kurallarını ve temel insan haklarını esas alan normları yok sayarak hareket etmesi, İslam coğrafyasındaki kaosun temel nedenlerinden biridir. Bu süreçte Batılı güçlerin sağladığı koşulsuz askeri ve diplomatik destek, İsrail’in operasyonlarını genişletmesine yol açmıştır. ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin bu tutumu, İslam coğrafyasında bitmek bilmeyen bir istikrarsızlık döngüsünün sürmesine neden olmuştur. Bölgedeki kaosun sürdürülmesi, İsrail’in stratejik hedeflerinin gerçekleşmesi adına bir yöntem olarak benimsenmiş görünmektedir. Bu durumun bir uzantısı olarak ortaya çıkan ABD/İsrail-İran savaşı, meselenin yerel bir sınır çatışması olmanın ötesine geçtiğini kanıtlamaktadır.

İran ile yaşanan bu savaş süreci, bir yanıyla İsrail’in bölgedeki jeopolitik üstünlüğünü koruma ve kendisine tehdit olarak gördüğü yapıları etkisiz hale getirme amacı gütmektedir. Öbür yanıyla Venezuela örneğinde görüldüğü üzere ABD’nin Çin’i yalnızlaştırma hedefini taşımaktadır. Bu sebeple savaş ortamı, küresel enerji hatlarından ticaret yollarına kadar pek çok alanı olumsuz etkilemektedir. İsrail’in kuruluşundan günümüze Filistin’de yaptığı soykırım başta olmak üzere, ABD/İsrail-İran savaşı gibi bölgesel ve küresel krizlerde BM’nin yaptırım kararı alamaması, uluslararası düzenin toplum sözleşmesi öncesindeki “doğa durumu”na doğru evrildiğini göstermektedir.

Siyaset felsefesinin temel taşlarını oluşturan Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau gibi toplum sözleşmesi teorisyenlerine göre “doğa durumu”, merkezi bir otoritenin bulunmadığı, herkesin herkese karşı savaş içinde olduğu bir kaosu temsil etmektedir. Bu evrede bireylerin sınırsız özgürlük arayışı ve güvenlik kaygısı, ironik bir biçimde güvenliği asgari düzeye indirmektedir. Günümüz küresel düzeni incelendiğinde, teorisyenlerin bireyler için tanımladığı bu “doğa durumu” kavramının, modern uluslararası sistemde devletler düzeyinde yeniden tezahür ettiği görülmektedir.

Küresel sistemde devletler, hiyerarşik bir üst otoritenin eksikliğinden faydalanarak adeta birer “köy ağası” edasıyla hareket etmekte, kendi çıkarları doğrultusunda uluslararası hukuku devre dışı bırakarak güç gösterisinde bulunmaktadır. Bu kuralsızlık ve güçlü olanın haklı sayıldığı ortam, anarşik bir yapıyı beraberinde getirmektedir. BM gibi kurumların yaptırım gücünü yitirmesiyle birlikte devletler artık kolektif güvenlik mekanizmalarına güvenmek yerine, kendi varlıklarını korumak adına bireysel savunma stratejilerine yönelmektedir. Küresel sistemin bu anarşik yapısı, devletlerin birbirine karşı duyduğu güvensizliği besleyen en temel unsurdur.

Bu güvensizlik ortamının doğal bir sonucu olarak, her devletin savunma sanayisine yaptığı yatırımlar ivme kazanmaktadır. Küresel ölçekte silahlanma yarışının hızlanması, bir tercihten öte anarşik sistemde hayatta kalma çabasının bir gerekliliğidir. Realist ekolün savunduğu üzere, uluslararası arenada güvenliğin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir dünyada iktidar, soyut meşruiyetlerden çok doğrudan somut “güç” üzerinden tanımlanmaktadır. Gücün bu denli merkezileştiği bir dönemde, uluslararası örgütlerin barış çağrıları etkisiz kalmakta, devletlerin silahlı kapasiteleri esas belirleyici faktör haline gelmektedir.

Nihayetinde devletlerin kendi egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini koruyabilmeleri, rakipleri üzerinde oluşturabilecekleri caydırıcı güçle mümkündür. Caydırıcılık, bir savunma mekanizması olmanın ötesinde olası bir çatışmayı önlemenin en sert ve gerçekçi yoludur. Modern dünya; gücün tek geçer akçe olduğu, devletlerin kendi güvenliklerini sağlamak için sürekli bir silahlanma döngüsüne girdiği neo-Hobbesçu bir “doğa durumu”na doğru evrilmektedir. Bu süreçte askeri kapasite ve teknolojik üstünlük, bir devletin uluslararası sistemdeki varoluşunun temel teminatı haline gelmiştir. Teknolojik bağımsızlık, günümüzde siyasi bağımsızlığın ayrılmaz bir parçasıdır.

 SOM-J seyir füzesi (TÜBİTAK ve SAGE)
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Savunma Sanayii Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü (SAGE) tarafından geliştirilen SOM-J seyir füzesi, canlı harp başlığıyla gerçekleştirilen son atış testinde hedefini tam isabetle vurdu. (Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı / AA, 21 Mart 2026)

 

Türkiye’nin Savunma Stratejisi ve İç Siyasetteki Kavrayış Sorunları

Türkiye, bu kapsamda uzun bir süredir savunma sanayisine stratejik yatırımlar yapmaktadır. Üçüncü Dünya Savaşı veya küresel savaş söyleminin bu denli yoğun tekrarlandığı bir ortamda, savunma sanayisi ve kendi enerjisini üretme potansiyeli, her geçen gün çok daha fazla önem kazanmaktadır. Milli savunma sistemlerinin geliştirilmesi, Türkiye’nin bölgesel bir aktör olarak varlığını sürdürmesi adına hayati bir öneme sahiptir. İHA, SİHA ve füze teknolojilerindeki atılımlar, ülkenin dışa bağımlılığını azaltmakta, uluslararası pazarlık masasında elini güçlendirmektedir. Kendi enerji kaynaklarını çeşitlendiren ve nükleer enerji gibi stratejik alanlarda adımlar atan bir Türkiye, küresel krizlerin oluşturduğu türbülanstan en az hasarla çıkma şansına sahip olacaktır.

Türkiye’de gözlemlenen şaşırtıcı durum, ana muhalefet partisinin halen dünyada yaşanan bu doğa durumunun farkında olmamasıdır. Devletlerin doğa durumunda Schmittyen tabirle istisnai döneme karar verme yarışına girdiği bir dönemde, ana muhalefet partisinin savunma sanayisinin önemini kavrayamaması, kendi açısından vahim bir durumdur. CHP Milletvekili Ali Mahir Başarır’ın “Yol yakınken nükleer santralden vazgeçin!” şeklindeki söylemi, bu stratejik gerçeklikten kopuk bir fiyaskodur. Enerji bağımsızlığının askeri bağımsızlıkla doğrudan bağlantılı olduğu bir çağda, nükleer güç gibi devasa bir imkandan vazgeçilmesini talep etmek, ülkenin geleceğini ipotek altına almakla eş değerdir.

Bununla birlikte, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in balıkları korkuttuğu gerekçesiyle füze denemelerine karşı çıkması, rasyonel bir siyaset anlayışıyla açıklanması mümkün olmayan bir tutumdur. Devletlerin varlık yokluk mücadelesi verdiği, sınırların yeniden çizilmek istendiği bir küresel iklimde, savunma testlerini bu denli sığ gerekçelerle eleştirmek, yaşanan jeopolitik fırtınanın boyutlarını idrak edememektir. Bazı akıl tutulmalarının mantıklı bir açıklaması yapılamamaktadır. İslam dünyasının kalbinde yer alan ve her an bir çatışma riskine gebe olan bir coğrafyada, savunma sanayisini küçümsemek veya engellemeye çalışmak, tarihi bir yanılgıdan başka bir şey sayılamaz.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası