İsrail, 13 Haziran 2025’te İran’a yönelik geniş kapsamlı bir hava harekatı düzenlemiş ve bu kapsamda uzun süredir peşinde olduğu nükleer tesisleri, balistik füze üretim tesislerini, hava savunma bataryalarını ve diğer kritik tesislerini vururken, başta İran Genelkurmay Başkanı ve Devrim Muhafızları Ordusu komutanı olmak üzere 30’a yakın üst kademe komutanla birlikte 11 nükleer fizikçiyi de İran içindeki ajanlarının gerçekleştirdiği suikastlarla öldürmüştür.
İsrail’in manidar bir şekilde “Yükselen Aslan” ismini verdiği bu saldırılara, kısa bir bocalamadan sonra İran’ın da balistik füzeler ve kamikaze dronlarla cevap vermesiyle tarihe “12 Gün Savaşı” olarak geçen İsrail-İran Savaşı başlamıştır. Savaşın ilk birkaç gününde İran’ın sergilemiş olduğu performans, büyük hayal kırıklığı getirse de, nihayetinde İran da toparlanıp İsrail’i orta menzilli balistik füzeler ve ilk defa kullandığı süpersonik füzelerle vurarak zayiatlar verdirmiştir.
Süreci yakından takip eden ABD, İsrail’in elindeki mühimmatlarla İran’ın nükleer tesislerine tam olarak sirayet edememesi nedeniyle, sınırlı da olsa savaşa müdahil olmuş ve 22 Haziran’da gerçekleştirilen ve Hollywood filmlerini andıran bir saldırı ile İran’ın Fordo, Natanz ve İsfahan nükleer tesislerini sığınak delici bombalarla vurmuştur.
Bu saldırıya rağmen ABD, doğrudan savaşa müdahil olmadığını beyan etmiş ve İran’dan da kendisine karşılık vererek savaşı uzatmamasını talep etmiştir. Ancak bir gün sonra 23 Haziran akşamı İran, Katar’da bulunan ABD Merkez Komutanlığı’nın (CENTCOM) konuşlu olduğu El Udeyde üssünü vurarak misilleme hakkını kullanmıştır. Fakat daha sonra bu saldırının İran tarafından daha önceden haber verildiği ve ABD’nin de üssü boşalttığı anlaşılmıştır.
Bu gelişmenin hemen ardından Trump taraflara ateşkes çağrısı yapmış ve 24 Haziran sabahı itibariyle ateşkes yürürlüğe girmiştir. Tüm dünyanın ve özellikle de bölgemizin rahat bir nefes almasını sağlayan bu ateşkes çok olumlu olarak okunsa da, iki taraf arasındaki gerilim halen devam etmektedir. Hatta ateşkesin ilk anlarındaki ihlaller ve sonrasında yapılan açıklamalar da ateşkesin çok uzun ömürlü olamayacağını düşünmememize sebep olmaktadır.
Peki bu savaş kaçınılmaz mıydı? Daha da önemlisi bu savaş sorunları çözdü mü ve bundan sonra ne olacak?
İsrail’in Bölgesel Tahayyülü ve Trump’ın Rolü
İsrail ile İran arasındaki uzun süreli gerginlik ve vekiller üzerinden devam eden çatışma hali, İsrail’in 7 Ekim’den sonra ortaya koyduğu yeni bölge perspektifi nedeniyle artık doğrudan yüzleşmenin yaşandığı yeni bir evreye girmiştir. 7 Ekim’den sonra bölgenin yeniden dizayn edileceğini açıklayan Netanyahu’nun sözleri başlarda tam olarak anlaşılamasa da; HAMAS bahanesiyle Gazze’nin yerle bir edilmesinden sonra yönün Hizbullah gerekçesiyle Lübnan’a çevrilmesi ve eş zamanlı olarak Suriye’nin de vurularak direniş ekseninin bölgedeki tüm bileşenlerinin yıpratılması, Netanyahu’nun sözlerinin daha büyük bir hazırlığın habercisi olduğunu göstermiştir.
İsrail’in Nisan 2024’te Şam’daki İran Büyükelçiliği’nde bulunan konsolosluk binasını vurmasıyla artık yeni bir evreye geçilirken, bu tarihten sonra Nisan ve Ekim’de karşılıklı misillemeler yapılmış ve tarafların karşılıklı tehditlerle birbirlerini caydırma süreci geride kalmıştır. Zira iki taraf da birbirlerini doğrudan vurabileceklerini görmüştür. Ekim 2024’teki son yüzleşmeden, İsrail’in 13 Haziran’da gerçekleştirdiği Yükselen Aslan Operasyonu kapsamında İran’ı sert bir şekilde vurmasına kadar geçen sürede yaşananlara bakıldığında ise İran’ın Trump yönetimiyle devam eden nükleer müzakerelere kanıp hazırlıksız yakalandığı ve bu nedenle de İsrail’in, saldırının ilk gününde rakibine bariz bir şekilde üstünlük sağladığı anlaşılmaktadır.
Ayrıca Trump’ın kendi istihbarat topluluğunun direktörü olan Tulsi Gabbard’ın aksi yöndeki telkinlerine rağmen Mossad’ın paylaştığı “doğruluğu teyit edilemeyen istihbarata” ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Mart 2025’te yayınladığı rapora istinaden Netanyahu’ya saldırı için yeşil ışık yakması da süreçteki sorumluluğunu ortaya koymaktadır. Zira UAEA’nın raporuna göre, İran’ın Fordo nükleer tesisinde yüzde 83 civarında saflaştırılmış uranyum bulunduğu ve uranyum zenginleştirmesinin yüzde 60’ları geçtiği, dolayısıyla İran’ın nükleer silaha sahip olma eşiğinde olduğu iddia edilse de Amerikan ulusal istihbarat topluluğu bu bilgileri teyit etmemiştir.
Dolayısıyla savaşı başlatmaya gerekçe olan İran’ın nükleer silaha erişmenin eşiğinde olduğu iddiası, tıpkı 2003’te Irak’ın işgal edilmesinde gerekçe olarak öne sürülen sözde kimyasal silahların varlığı gibi sorunludur.
İsrail Hedeflerine Ulaştı mı?
İsrail’in uzun süredir İran’a yönelik yürüttüğü kampanyanın temelinde İran’ın nükleer silah çalışmaları olduğu ileri sürülse de son saldırılarda seçilen hedefler, İran’ın dini lideri Hamaney’in akıbetine yönelik sarf edilen sözler ve İran halkına yapılan mevcut rejime karşı ayaklanın şeklindeki açıklamalar, İsrail’in tek amacının İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak olmadığı, bununla birlikte balistik füze üretim kapasitesini de yok etmek ve mümkünse rejimi de değiştirerek İran’da İsrail’e dost bir rejimin iş başına gelmesini sağlamak olduğu anlaşılmıştır.
Buna rağmen gelinen noktada, İsrail’in sahip olduğu tüm teknolojik üstünlüğe rağmen, ne İran’ın nükleer tesislerini ne de balistik füze üretim tesislerini tam olarak ortadan kaldıramadığı veya kullanılmaz hale getiremediği anlaşılmaktadır. Zaten bunun için de ABD’ye Fordo nükleer tesisini vurması için çağrı yapılmış ve ABD de 22 Haziran’da saldırı gerçekleştirerek, İsrail’in beceremediği işi bitirmiştir.
Ancak daha sonra medyaya sızan Pentagon raporundan anlaşıldığı kadarıyla, bu saldırı da Fordo’ya tamiri mümkün olmayan bir hasar verememiştir. Ayrıca ABD, İran’ın nükleer tesislerini vurmasına rağmen İran ile doğrudan savaşa girmeyerek, Netanyahu’nun planını da bozmuştur. Keza Netanyahu’nun en büyük arzularından biri İran ile savaşı başlattıktan sonra ABD’nin de İsrail’in yanında İran’a karşı savaşa girmesi ve İran’ın da tıpkı Irak ve Suriye gibi parçalanması veya istikrarsızlaştırılmasıydı.
Dolayısıyla İsrail’in, İran’ın nükleer çalışmalarını tamamen ortadan kaldırmasa da nerdeyse İran’ın bütün nükleer tesislerine büyük zarar verildiği ve bu haliyle İran’ın nükleer programının uzun süreli olarak sakıt edildiği söylenebilir. İsrail, bu saldırılarla İran’a sadece zaman kaybettirmemiş, aynı zamanda bu tesislerin yeniden inşa edilmesi için büyük bütçelerin gözden çıkarılması gerektirdiğinden önemli bir maliyet de yüklemiştir.
Fakat İsrail’in tali hedefi olan İran’da rejim değişikliği konusunda önemli bir ilerleme kaydedilememiştir. Hatta son İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin oğlu Rıza Pehlevi’nin İsrail’in yanında pozisyon alması, İran halkında tepkiye yol açmış ve Rıza Pehlevi hain olarak görülmüştür. İran halkının İsrail’in saldırıları karşısında rejime isyan etmek yerine kenetlenmesi neticesinde İsrail’in rejim değişikliği projesi de en azından şimdilik işe yaramamıştır.
İsrail, planladığı hedeflere tam olarak ulaşamamasına rağmen 12 gün süren savaşın ağır bilançosu ve savaşın sürdürülmesi için katlanılması gereken maliyetin her geçen gün artması nedeniyle, Trump’ın dikte ettiği ateşkesi kabul etmiş ve 24 Haziran sabahı itibariyle ateşkes süreci başlamıştır.
Zoraki Ateşkesin Kırılganlığı
Savaşın başlamasında önemli bir rol üstlenen Trump’ın, İran’a yapılan saldırıdan sonra artık savaşın gerekçesinin kalmadığını ve ateşkes zamanının geldiğini söylemesi üzerine İsrail, henüz tüm hedeflerine ulaşmamış olsa ve Trump’ın iddia ettiği gibi Fordo’nun ortadan kaldırıldığı bilgisine güvenmese de Trump ile ters düşmemek ve biraz olsun toparlanmak için ateşkesi kabul etmiştir.
Her ne kadar İsrail, 12 Gün Savaşı’nı bitiren ateşkesi kabul etse de İran’ın ateşkesi ihlal etmesi veya nükleer programa yeniden başlaması halinde İran’ı vurmaktan imtina etmeyeceklerini açıklayarak, hem kendi iç kamuoyuna hem de İran’a yönelik mesaj vermiştir. İç kamuoyuna İran’ı yendik ve yeniden ayağa kalkmalarına izin vermeyeceğiz derken, İran’a da seninle işim bitmedi, gözüm üzerinde mesajı gönderilmiştir. Keza ateşkesin mimarı Trump da İsrail’e yakın bir dil kullanarak, İran’ın asla nükleer silah sahibi olamayacağını, eğer yeniden nükleer silah programına dönerlerse 22 Haziran’da yaptıkları gibi İran’ı yeniden vurabileceklerini söylemiştir.
İran yönetimi de kendi kamuoyuna yönelik mesajlarında; yenilmediklerini, hatta İsrail’e şimdiye kadar ki en büyük zayiatı verdirdiklerini ve köşeye sıkışan İsrail’in Trump’tan ateşkes için yardım istediğini söyleyerek, savaşın başında yaşanan istihbarat ve güvenlik zafiyetlerinin üzerini örtmeye, rejimi ayakta tutmaya çalışmıştır. Ayrıca İsrail ve ABD’nin iddia ettiği gibi nükleer tesislerinin çok büyük zarar görmediğini, yapılan saldırıların İran nükleer çalışmalarını sadece birkaç ay geciktirebileceğini söyleyerek durumu kurtarmaya çalışmışlardır.
Tüm bu farklı söylemlere ilave olarak, Trump’ın ateşkesinin herhangi bir uluslararası anlaşmaya dönüşmemesi ve tarafların sadece Trump’ın sözlerine itibar ederek saldırıları durdurmuş olması, bu ateşkesin uzun ömürlü olamayacak kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Kaldı ki Trump’ın kendisi bile başta iki tarafın da ateşkese uymaları gerektiğini söylemesine rağmen, birkaç gün sonra bu ısrarından vazgeçmiş ve İsrail’in ateşkesi ihlal etmesinin sonuçları olmayacağını söyleyerek adeta İsrail’e ateşkesi ihlal etmesi için davetiye çıkarmıştır.
Dolayısıyla şimdilik yürürlükte olan İsrail-İran ateşkesinin akıbetinin ne olacağı tam olarak belli değildir. Ancak hem ABD’nin bölgedeki askeri hareketliliği hem de İsrail’in İran içerisinde aktif hücrelerinin yapabilecekleri, ateşkesin beklenilenden daha kısa ömürlü olacağını düşünmemize yol açmaktadır.
Sonuç olarak, İsrail çok uzun süreden beri hayalini kurduğu yeni Ortadoğu’yu tanzim etme planını gerçekleştirmek için 7 Ekim’de yaşananları da araçsallaştırarak, önce HAMAS bahanesiyle Gazze’yi yerle bir etmiş ve akabinde de Hizbullah bahanesiyle Lübnan’a ve Suriye’ye saldırmıştır. Bu sayede İran’ın vekil aktörler üzerine kurmuş olduğu bölgesel güvenlik mimarisini çökerterek, İran’ın savunmasını kendi topraklarına çekmesini sağlamıştır.
Vekillerini kaybeden İran’ın savunma gardı düşmüş ve o vakte kadar “stratejik sabır” politikası gereğince karşılık vermediği İsrail ile en güçsüz döneminde yüzleşmek durumunda kalmıştır. Nihayetinde İsrail, uzun erimli ve ısrarlı politikasının semeresini görmüş ve İran ile nükleer müzakere yürüten Trump’ın İran’ı oyalamasını da fırsat bilerek, İran’a yönelik saldırıyı gerçekleştirmiştir.
Sürecin sonunda iki taraf da ziyadesiyle zarar görmüş ve iki taraf da hedeflerine tamamen ulaşamamıştır. İsrail kendi cüssesinin çok üzerinde bir düşman ile savaşabileceğini gösterirken (tabii Batı’nın desteğiyle), İran ise tüm ambargolara ve yaptırımlara rağmen kendi balistik füzelerini yapmış olması sayesinde İsrail’e tarihindeki en büyük travmayı yaşatmıştır. Ancak günün sonunda Trump, İran’ın nükleer tesislerini B2 hayalet uçaklarından atılan GBU-57 sığınak delici bombalarla vurarak, İran’ın direncini kırmıştır. Bu saldırı, İsrail’in savaşa devam etme gerekçesini ortadan kaldırırken İran’ı da uzlaşmaya ve ateşkesi kabule zorlamıştır.
Son tahlilde, İsrail ile İran arasındaki doğrudan mücadelenin ilk raundu İsrail’in az farkla üstünlüğüyle bitmiş gibi gözükmektedir. Ancak ne 12 günlük savaş, ne de ateşkes iki ülke arasındaki sorunları çözmeye yetmediği gibi, savaşın getirdiği yeni sorunlar nedeniyle iki ülke arasındaki gerilimin devam etmesi beklenmektedir.
