Kriter > Çerçeve |

Avrupamerkezciliğin Sonu mu?


Zafer kadar hezimet de evvela zihinde başlar. Galibiyet gibi mağlubiyet de maddi temellerinin yanında manevi bir tasavvura dayanır.

Avrupamerkezciliğin Sonu mu

Zafer kadar hezimet de evvela zihinde başlar. Galibiyet gibi mağlubiyet de maddi temellerinin yanında manevi bir tasavvura dayanır. Cismani olduğu kadar ruhani bir hususiyetten, hasletten bahsediyoruz.

Kaybetmek kaybın adı konduğunda başlar. Kaybı hatırlamak acı verir, dert katar. Acı da, dert de bir imkandır. Gayret gerektirir. Bunlar mücadeleyi bırakmamanın asli unsurlarıdır.

Hezimet insanın kaybettiğini unutmasıyla başlar. Unutmak alışmayı, alışmak konforu, konfor zulmü beraberinde getirir. Zulüm sistematikleştikçe görünmez hale gelir, normalleşir.

Modern dönemin Müslümanları mağlubiyet üzere yaşamaya mecbur edildiler. Yani bizler, babalarımız, annelerimiz… Onların, bizlerin ataları, cedleri...

Yaşadığımız mağlubiyetin maddi temeli inkar edilemez elbette. Ne zaman ki Batı sömürge sistemi dünyayı etkisi altına almaya başladı, işte o noktadan itibaren İslam ümmeti kaybetmeye başladı. Önce kaybettik, sonra kaybımız hezimete dönüştü. Çünkü kayıplarımızı unuttuk, kaybettiğimizi unuttuk. Mağlubiyetimiz sıradanlaştı, normalleşti.

Geçtiğimiz iki yüz yıl boyunca Müslüman dünya çok ağır bedeller ödedi. Bu ağır bedeli ödetenler Batı sömürge sistemini kuranlardı. Batı yayılmacılığı sadece askeri alanda karşımıza çıkmadı. Askeri araçlar Batı yayılmacılığını teminat altına aldı. Buna mukabil Batı yayılmacılığı siyasetten hukuka, kültürden ahlaka, ekonomiden gündelik hayata hemen her alanda kendisini gösterdi.

Devran Döndü mü?

Tam manasıyla dönmedi. Ama dönmeye başladı. Ne oldu? İki şey: Birincisi Batı yayılmacılığına dayalı küreselleşme siyaseti güç kaybetmeye başladı. Bu yayılmacılığın arkasındaki aktörler kaybettikleri hissiyatıyla karşı karşıya kaldı. Dönem dönem Batılı entelektüellerde gün yüzüne çıkan endişe siyaset yapıcıları, stratejistler ve medya gurularına sirayet etti.

Bir başka şey daha oldu. Müslüman dünya içinden güçlü ve özgün bir ses yükselmeye başladı. Bu ses her şeyden önce bir uyanış, bir silkiniş ve bir toparlanma çağırısıydı. Önemi sadece dünya siyasetine dair bulunduğu yeni tekliflerde değil gark edildiğimiz mağlubiyetin değiştirilemez bir kader olmadığını hatırlatmasındaydı.

Peki geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında da benzer gelişmeler yaşanmamış mıydı? Hayır yaşanmamıştı. Elbette o dönemde bir yandan “Batı’nın çöküşü” tezleri dile getiriliyor, Batı modernliğinin insanlığın sonunu getireceği söyleniyordu. Bizzat Batılı entelektüeller söylüyordu bunları. Diğer yandan Batı’nın sömürge haline getirdiği birçok ülkede isyan hareketleri baş gösteriyor ve “sömürgesizleşme hareketleri” tarih sahnesindeki yerini alıyordu.

Gelgelim o gün ve bugün arasında çok önemli farklar olduğunu görmezden gelmemeliyiz. Her şeyden önce Batı dünyası ve Batı dışı dünya arasındaki mesafe bugünden kat be kat fazlaydı. İkincisi Batılı olmayan ülkelerin elitleri Batı’dan ziyadesiyle umutluydu, onu yeter miktarda ve kavi bir inançla taklit ettikleri takdirde ülkelerinin onun bir parçası olacağını düşünüyorlardı.

Üçüncüsü sömürgesizleşme süreci Batı içi dengelerin beslediği bir süreçti ve kendi dinamikleriyle işlemiyordu. Ve dahası onca çatışma ve savaşa rağmen Batılı ulus devlet düzeninin korunacağına ilişkin bir genel kabul vardı. En azından bir aksaklık yaşanması durumunda uluslararası sistemin görünmez elinin müdahale edeceğine inanılıyordu. Nitekim ABD 1945 sonrasında bu rolü oynadı.

Bugün ABD bu rolü oynayabilecek ne ahlaki üstünlüğe ne de maddi kapasiteye sahip. Bunu herkesten önce Amerikalı karar alıcılar görüyor ve ülkelerinin izolasyonist bir dünya siyaseti izlemesi gerektiğini söylüyorlar. ABD bundan neredeyse seksen yıl önce Avrupa’nın parçalanmasını önlemek ve Batı siyasi birliğini korumak için agresif bir dünya siyasetine yöneldi. Bir sistem kurdu ve o sistem hatırı sayılır bir süre işledi. Ancak bugün o sistem çatırdıyor ve ABD yeni bir müdahale imkanına sahip değil.

ABD şu anda Pasifik havzasında kurduğu halihazırda bozulan düzenin yeniden tesis edilmesi için çalışıyor. Ve bu noktada henüz somut bir başarı elde etmiş değil. Çin ve bölgedeki vekil gücü Kuzey Kore ABD’nin yeni dönemdeki ötekisi olarak öne çıkıyor.

Avrupa Ulus Devlet Sistemi Çözülüyor mu?

ABD bu haldeyken Batı’nın bir siyasal birlik içinde olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu hiç de kolay değil. Bugün itibarıyla Batı siyasi birliği bozulmuş durumda. Fakat bozulan sadece Avrupa ve ABD arasında kurulan köprünün çökme noktasına gelişi değil aynı zamanda Avrupa ulus devlet sisteminin de çatırdamaya başlaması.

Küresel siyasetin sertleşmesi “milliyetçi duygular”ın yerini “etnisite bilinci”nin almasıyla atbaşı gidiyor. Bu yapay ama etkili bilinç birleşme değil parçalanma vadediyor. Eric Hobsbawm Soğuk Savaşın son bulduğu günlerde milliyetçilikle etnisite arasında çok ciddi farklar olduğunu vurgulamış, milliyetçiliğin siyasi bir programa dayandığını, buna karşılık etnisitenin böylesi bir programdan yoksun olduğunu söylemişti. O gün için evet durum buydu.

Bugün Katalanlara soracak olsak pek çoğu zihinlerindeki etnisite temelli siyasi bir programdan bahsedecek ve kendilerine göre son derece “rasyonel” izahlarda bulunacaklardır. Avrupa ulus devlet düzenini yaratan milliyetçi duygunun yerini almaya çalışan yeni bir siyasi programdan bahsediyoruz. Katalanlar, Basklar, Bretonlar, İskoçlar, Flamanlar, Walonlar, Padanyalılar, Normandiyalılar, Bavyeralılar vb. unsurların siyasallaşma ihtimali olan bir süreçten ve ayrılıkçılık rüzgarından söz ediyoruz.

Bu Ülkenin Mücadelesi

Batı uzun yıllar ayrılıkçı hareketleri Ortadoğu’da bir nüfuz ve müdahale aracı olarak kullanmış, önünü açmak için yoğun bir çaba sarf etmişti. Bu çerçevede yeri geldiğinde terör örgütü olarak faaliyet gösteren ayrılıkçı hareketlere de destek vermişti. Türkiye’de PKK’ya verilen destek böylesi bir destekti.

2000’li yıllardan bu yana Irak ve Suriye’nin parçalanma siyaseti ve bu süreçte ayrılıkçı hareketlere verilen destek de yine bölgede etkin olmanın bir aracı olarak değerlendirildi. Ne var ki bütün bunlar küresel siyasetin günden güne sertleşmesine, uluslararası rekabetin kalıcı nefret duyguları ve düşmanlıklara evrilmesine yol açtı.

Avrupa ülkeleri bu parçalanma sürecine yeni ve kuşatıcı bir siyasetle cevap vermek yerine 19. yüzyılda formüle edilen Avrupamerkezci düşünceyi en kaba formlarıyla yeniden üretmeyi tercih ediyorlar. Evet Avrupamerkezci siyasetin yenilgisine şahitlik ettiğimiz bir dönemde Batı dünyası Avrupamerkezcilik ideolojisini bağıra çağıra savunuyor. Avrupalı olmayan milletleri yok sayıyor, değersiz görüyorlar. Batı’nın üstünlüğü fikrini açık açık savunuyor. Tıpkı 19. yüzyılda Batı medeniyetine mensup olmayanları insan olarak görmeyen ataları gibi onlar da Asyalı ve Afrikalı toplumları medeniyet götürülecek ve pek tabii sömürülecek unsurlar olarak niteliyor. Fakat ne takatleri var ne de imkanları. Dahası yeni ve içten içe büyüyen sorunları var.

Bugün Türkiye’yi Batı’dan uzaklaşmak ve hatta düşman olmakla itham edenlerin dönüp kendilerine bakmaları gerekiyor. Türkiye Avrupamerkezci zihniyete kafa tutuyor. İki yüz yıl önce İslam ümmetine yaşatılan hezimete son vermeye çalışıyor. Bu bir vazifeden, bir sorumluluk hissiyatından çok öte bir durum. Bu bir mecburiyet. Bir varlık, yokluk mücadelesi…


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası