1 Ekim’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 28’inci Dönem 4’üncü Yasama Yılı açılışı gerçekleştirildi. Açılış töreninin ardından Cumhurbaşkanı, TBMM’de temsil edilen siyasi partilerin genel başkanlarını TBMM’de ağırladı. Davete muhalefet partilerinin genel başkanlarının büyük kısmının katılması ise kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Özellikle Cumhurbaşkanının davetine icabet eden muhalefet partisi liderleri, Cumhuriyet Halk Partisi mensupları tarafından yoğun biçimde eleştirildi.
CHP’ye yakın bazı isimler, iktidarla aynı fotoğraf karesinde yer almanın muhalefetin ilkeleriyle bağdaşmadığını savunarak söz konusu liderleri, iktidarın meşruiyetine katkı sunmakla suçladı. Oysa 2024’te yapılan Meclis açılışında, CHP Genel Başkanı Özgür Özel normalleşme adı altında Cumhurbaşkanının düzenlediği resepsiyonda yer almıştı. O dönem, Özel’in davete icabet etmesi, parti içinde olağan bir siyasi nezaket olarak değerlendirilmiş ve katılımın, kurumsal devlet geleneğinin bir gereği olduğu vurgulanmıştı.
Bu yıl ise tablo farklı gelişti. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 2025 yasama yılı açılış resepsiyonuna katılmayacaklarını açıklayarak parti olarak etkinliği boykot edeceklerini duyurdu. Bu kararın ardından bazı CHP milletvekilleri ve partiye yakın isimler, diğer muhalefet partilerini de boykota katılmaya davet etti. Özellikle 2023 genel seçimlerinde CHP listelerinden seçime giren ve Meclis’e milletvekili sokan partilerin de aynı tutumu sergilemeleri yönünde çağrılar yapıldı.
Ne var ki bu partiler, boykot çağrısına olumlu yanıt vermedi. Bunun üzerine, CHP içinden ve partiye yakın çevrelerden bu partilere yönelik eleştiriler sertleşti. Sosyal medya üzerinden başlatılan tepkiler, kısa sürede bir “karalama kampanyası” boyutuna ulaştı. Boykota katılmayan muhalefet partileri; “iktidarla yakınlaşmakla”, “muhalefet birliğini zayıflatmakla” ve “ilkesiz davranmakla” suçlandı.
Ayrışmaların Sebepleri
Söz konusu bu tartışma, yalnızca bir “resepsiyon katılımı” meselesi değildir. Yaşanan gerilimin muhalefet cephesindeki stratejik ayrışmanın bir yansıması, partiler arasındaki ilişkilerin 2023 seçimlerinden sonra giderek soğuduğunun göstergesidir. Özellikle CHP ile ittifak yaparak Meclis’e giren partilerin kendi kimliklerini koruma çabası, CHP tabanında rahatsızlık oluşturdu.
Bilindiği üzere Saadet Partisi, DEVA Partisi, Gelecek Partisi ve Demokrat Parti, 2023 genel seçimlerinde CHP listelerinden seçime girdiler. Bu strateji sonucunda söz konusu partiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilme imkânı buldular. Seçimlerin hemen ardından ise CHP içinden ve partiye yakın bazı çevrelerden bu duruma yönelik eleştiriler yükseldi. Bu çevrelere göre, söz konusu partilerin kendi başlarına yeterli seçmen tabanı bulunmadığı, Meclis’e girmelerinin ancak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını desteklemeleri karşılığında mümkün olduğu ileri sürüldü.
Bu iddialar, zamanla bir siyasi üstünlük söylemine dönüştü. CHP’nin bazı mensupları, bu partilerin varlığını neredeyse “CHP’ye borçlu” olduklarını ima eden ifadeler kullandı. Böylece, ittifak içinde bir tür “hiyerarşik ilişki” algısı oluştu. CHP’li kimi isimlerin, eski ittifak ortaklarına karşı üstenci bir tavır sergilemesi ve onları sürekli olarak bu “borcu hatırlatarak” siyasal alanda sınırlandırmaya çalışması, ilişkilerde ciddi bir gerilim meydana getirdi.
Bu durum, “başa kakma” olarak tabir edebileceğimiz bir siyasi davranış biçimine dönüştü. CHP’ye yakın bazı yorumcular, bu küçük partilerin kendi politik çizgilerini koruma girişimlerini bile “nankörlük” veya “sadakatsizlik” olarak niteledi. Bu tutum, Ömer Seyfettin’in “Diyet” adlı hikâyesindeki sembolik durumu andırmaktaydı. Hikâyede, borcunu ödemek için kendi iradesini teslim eden karakter gibi, bu partilerin herhangi bir tabanı ve destekçisi yokmuş gibi sürekli bir “minnet duygusu” içinde hareket etmeleri, CHP’nin politik çizgisinden sapmamaları ve her koşulda onu desteklemeleri beklendi.
Böylece CHP içinde zamanla bu partilere karşı bir “itaat beklentisi” doğdu. İttifakın eşit ortaklık anlayışı yerini, “CHP’nin gölgesinde siyaset yapma” anlayışına bıraktı. Nitekim, bu yaklaşımın en somut örneklerinden biri, CHP’nin gelecek seçimlere ilişkin stratejilerini ve cumhurbaşkanı adayını belirlerken bu partilerin görüşlerine başvurma gereği dahi duymaması oldu. CHP yönetimi, bir bakıma desteklerine emin olduğu bu partilerle istişare etmek yerine, karar alma süreçlerinde onları adeta “seyirci” konumuna itti. Bu tablo, CHP’nin iş birliği temelinde bir ittifak yapmaktan ziyade “benmerkezci” bir ittifak anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Bu durumun nedeni CHP’nin kimi kadrolarının, eski müttefiklerini “emir eri” konumunda görmesidir.
CHP’nin Şirketlere Yönelik Benmerkezci Politikası
CHP söz konusu tutumu yalnızca diğer siyasi partilerle sınırlı değildir. Parti, son dönemde kamusal alanda hem siyasi hem de toplumsal ilişkilerinde benzer bir yaklaşım sergilemektedir. Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri, geçtiğimiz Mart’ta başlatılan ve hangi temel ilkelerden hareketle oluşturulduğu net biçimde açıklanmayan boykot hareketidir.
CHP yönetimi, bu boykotun gerekçelerini kamuoyuna açık ve tutarlı bir biçimde ifade etmedi. Boykot listesinde yer alan şirketlerin hangi ölçütlere göre seçildiği, ne tür bir ilkesel zemine dayandığı ya da hangi kriterlerin dikkate alındığı konusunda net bir çerçeve sunulmadı. Bu belirsizlik, bir yandan parti tabanı arasında öte yandan partinin üst düzey yöneticileri arasında kafa karışıklığına neden oldu. Bazı CHP yöneticilerinin kamuoyuna yaptıkları açıklamalardan anlaşıldığı gibi hangi şirketlerin listeye alınacağına dair kararların merkezi bir mekanizmadan ziyade çoğu zaman ani tepkiler sonucunda alındığı görülmektedir.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel de bu durumu açıkça dile getirdi. Bir şirketin boykot listesine alınmasıyla ilgili olarak, “öğrenciler istedi, biz de ekledik” mealine gelen ifadeler kullandı. Bu anlamda Özel, boykot kararının partinin kurumsal ilkeleriyle değil, anlık taleplerle şekillendiğine işaret etti. Bu açıklama, partinin ekonomik aktörlerle ilişkilerinde kurumsal tutarlılıktan öte, tepkilere dayalı bir refleksle hareket ettiğini göstermektedir.
Daha da dikkat çekici olan ise, aynı şirketin kısa süre sonra CHP’nin “uygun gördüğü yere” bir bağışta bulunması üzerine boykot listesinden çıkarılmasıdır. Özgür Özel’in bizzat dile getirdiği bu durum, boykotun ekonomik ya da etik bir prensipten çok, siyasal pozisyon alma aracına dönüştüğünü ortaya koymuştur. Bu örnek, CHP’nin siyasi partilerle, şirketlerle ve dolaylı biçimde toplumun farklı kesimleriyle de hiyerarşik bir ilişki kurmak istediğini göstermektedir.
Parti bu tür uygulamalarıyla kendisini “merkez” konumuna yerleştirmektedir. CHP bu merkeze yakın olanları “doğru safta”, farklı düşünenleri ise “karşı safta” konumlandırmaktadır. Böylece CHP, kendi etrafında bir tür siyasal kutuplaşma alanı oluşturmaktadır. Bu kutuplaşma hem iktidar-muhalefet ilişkileri bağlamında hem de muhalefet içindeki ilişkilerde ve ekonomik aktörlerle kurulan temaslarda ve toplumsal algılarda kendini göstermektedir.
Aslında bu yaklaşım, CHP’nin kendisini siyaset sahnesinde “hakem” veya “benmerkezci” bir konumda görmesinin bir yansımasıdır. CHP’nin bu tutumu hem demokratik temsil anlayışıyla hem de çoğulculuk ilkesiyle çelişmektedir. CHP’nin zaman zaman sergilediği bu “ben-merkezci” yaklaşım ise ister siyasi partilerle ister şirketlerle olsun, karşısındaki aktörleri bir tür “itaat pozisyonuna” yerleştirmektedir.
Tüm bu gelişmeler, CHP’nin kendisini diğer muhalefet partilerinin ve bazı ekonomik aktörlerin üzerinde, adeta “amir konumunda” gördüğüne işaret etmektedir. CHP’nin son dönemde sergilediği tutum, siyasi ekonomik ve toplumsal düzeyde belirgin bir “benmerkezli” anlayışa dayanmaktadır. Parti, muhalefet içindeki diğer aktörleri çoğu zaman eşit düzeyde paydaşlar olarak değil, kendi politik çizgisine yönlendirilmesi gereken unsurlar olarak görmektedir.
Bu yaklaşımın doğal bir sonucu olarak, partinin toplumla kurduğu ilişki biçimi de kutuplaştırıcı bir nitelik kazanmaktadır. CHP, doğrudan ya da dolaylı yollarla, kendi politik çizgisine mesafeli duran kesimleri, dışlayıcı bir söylem içinde konumlandırmaktadır. Böylece parti, farkında olmadan toplumda bir ayrışma hattı oluşturmaktadır. Bu durum “CHP politikalarına yakın olanlar” ile “karşısında yer alanlar” arasında ideolojik bir mesafe oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
Bu anlayış, parti içi dinamiklerde de kendini göstermektedir. CHP’nin bazı mensupları, parti politikalarından farklı bir çizgi izlediklerinde ya da alternatif görüşler dile getirdiklerinde, çoğu zaman sert tepkilerle karşılaşmakta veya disiplin kuruluna sevk edilmektedir. Parti tabanı içinde dahi farklı düşüncelere yeterli alan tanınmaması, CHP’nin eleştiriye kapalı veya makbul eleştiriye açık bir yapı olduğunu göstermektedir. Böylece parti, demokratik katılımın doğasıyla çelişen bir iç denetim mekanizması üretmekte, eleştiri yerine sadakati önceleyen bir siyasal kültür oluşturmaktadır.
