Kriter > Çerçeve |

Derinleşen Küresel Bunalım ve Türkiye’nin Vizyonu


Liberal düzenin adaletsizliklerine, BM güvenlik konseyi gibi kurumların sorunlarına işaret eden Erdoğan’ın çağrısı, çok taraflılığı hakkaniyet temelinde taşımaya matuftur. İşte bu Türkiye’nin dünyaya sunduğu vizyondur.

Derinleşen Küresel Bunalım ve Türkiye nin Vizyonu
Türkiye Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM'deki grup toplantısına katılarak konuşma yaptı, 27 Kasım 2018, Ankara

Arjantin’deki G20 zirvesi “liberal düzenin yıkıldığı” tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde yapıldı. Küresel ekonomik krizleri engelleme ve bunun için de reform yapma amacıyla toplanan liderlerin gündeminde korumacılık, ABD-Çin ticaret savaşı, Rusya-Ukrayna krizi, Kaşıkçı cinayeti ve İran yaptırımları gibi konular vardı.

Konulardan anlaşılacağı üzere, yapısal ekonomik reformlar düzleminde sönük geçen G20 zirvelerinde giderek siyasi-diplomatik görüşmeler öne çıkmaktadır.

Bu gidişat sadece zirvelerdeki ana aktörlerin ekonomik reform konusundaki istekliliğinden kaynaklanmamaktadır. Yeni bir ihtiyaca da işaret etmektedir.

Meselenin adını koymak gerekir. Uluslararası sistemin içine girdiği “çok yönlü bunalım” derinleşmektedir. Bunun müsebbiplerinden başta geleni ABD’nin sistemdeki hegemonyasını kendi ekonomik çıkarları için ve diğerlerinin ekonomik büyümesinin aleyhine olacak şekilde kullanmasıdır. Söz konusu gidişat Trump yönetiminin “önce Amerika” sloganı ile yürüttüğü tek taraflı politika ile hız kazanmaktadır.

Çatırdayan Liberal Düzen

70 yılı aşkın süredir hükümferma olan liberal düzen yıkılıyor. Soğuk Savaş bittiğinde “liberal demokrasilerin zaferini” ve “tarihin sonunu” ilan eden yaklaşımlar çoktan tarihin sayfalarındaki yerini aldı. Bir zamanların liberal özgüveninin yerini şimdilerde kaygılar almış durumda. “Batı liberal demokrasileri tehlikede mi?”, “Otoriter dalga Avrupa’yı da esir alır mı?”, “Yükselen popülist, milliyetçi sağ AB’nin sonunu getirir mi?” ya da “ABD’de demokrasi ölüyor mu?” sorularının cevapları aranmaktadır.

Çin’in ekonomik yayılmacılığı, Rusya’nın Batı demokrasilerindeki seçimlere siber müdahaleleri, Doğu Avrupa’da otoriter liderlerin artışı ve Batı Avrupa’da popülist akımların merkezi tehdit etmesi tehlike çanlarını çaldırmaktadır.

Bütün bu gelişmelere ABD’nin küresel sorumluluklarını terk etme eğilimi eklendiğinde meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılabilir. Daha şimdiden “demokrasilerin ölümü” üzerine ciddi bir akademik literatür oluştu.

Yerleşik demokrasilerde gençlerin yaşlılara oranla daha fazla askeri yönetimlere onay verme eğiliminde olduğu üzerine kitaplar yayımlanmaktadır. Yine Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte ABD yayın dünyasında milliyetçilik önemli bir çalışma konusuna dönüşmüştür.

Elbette uluslararası sistemin “normlara” göre işlediğini düşünen liberallere göre bu gidişat “çok tehlikeli.” Aslında “liberal dünya düzeni”nin ABD’yi bağlayan normlarla ve uluslararası örgütler kanalıyla işlediğini öne sürmek hiçbir zaman anlamlı değildi. Askeri güç kullanımına geldiğinde ABD’nin BM’yi ya da müttefiklerini önemsemediği pek çok örneğe şahit olunmuştur. Afganistan ve Irak işgallerinde iddia edilenlerin çıkmadığı anlaşılsa bile milyonları ölüm ve sürgüne götüren bu savaşların hesabını hiçbir yapı da soramamıştır. Ancak yeni gelişme ABD’nin kendi küresel rolüne dair yaşadığı değişimdir.

Obama’nın Mirası, Trump’ın Hızlandırması

Bu değişim Obama döneminde başladı ve Trumplı yıllarda radikal bir şekilde yaygınlık kazanmaktadır. Ayrıca söz konusu değişimin teorik anlamda destekçileri bulunmaktadır.

Yeni bir realizmin savunucuları olan Barry Posen ve J. Mearsheimer gibi yazarlar liberal düzen fikrini “bir illüzyon” olarak nitelemektedirler.

Dünyayı olduğu gibi kabullenme iddiasıyla ABD’nin Asya ve Avrupa’daki masraflı angajmanlarını sınırlandırmasını ve hatta Ortadoğu’dan da tedricen çekilmesini öneren bu yaklaşımın eleştirileri de mevcut. Öncelikle gerçek dünyanın ne olduğu tartışmasını yapan yazarlar ABD’nin çekilmesinin maliyetlerine işaret etmektedir.

Yeni bir güçler dengesi kurmanın zorluğundan bahseden Robert Kagan’a göre İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal düzen zaten bir anomaliydi. Arkasında milli ideolojisini liberal prensiplere göre oluşturan ABD’nin gücü vardı. Şimdi dünya yeniden “orman kanunlarının işlediği bir jungle’a geri dönüyor.” Bu düzeni kuran ABD’nin sorumluluklarından geri çekilişi sebebiyle söz konusu dönüş gerçekleşmektedir. Kagan’a göre liberal düzenin sonunu getiren şey temel bir mutabakatın ABD tarafından terk edilmesidir. O da ABD’nin stratejik hegemonyasını diğer güçlerin ekonomik büyümesini engellemek için kullanmayacağı prensibini artık ihlal etmesidir. Yani, Trump’ın hegemonik konumda olmanın gücünü ABD’nin ekonomik menfaatleri için kullanmasıdır.

Ticaret savaşları, korumacılık, çok taraflı anlaşmaları yeniden müzakere etme isteği ve yaptırımların yaygınlaşması ABD’nin kendi koyduğu kuralları tanımaması anlamına gelmektedir. Bu ihlalin temelinde de küreselleşmenin ve iletişim teknolojisinde yaşanan devrimlerin ABD dışı dünyanın imkanlarını genişletmesinden duyulan rahatsızlık bulunmaktadır.

Demokrasi ile Liberalizmin Yolları Ayrılıyor

ABD’nin gittikçe sertleşen bir milliyetçiliğe sürüklenmesi ve buna paralel olarak Avrupa’da yükselen popülizm Batı dünyasında da “illiberal demokrasi” olgusunu güçlendirmektedir. Yerleşik demokrasiler giderek liberalizm ile milliyetçilik arasındaki gerilimde milliyetçilik lehine tavır almaktadır. Bu da liberalizm ile demokrasi arasındaki makası açmaktadır. Bunun da anlamı azınlık haklarına saygısı olmayan çoğunlukçu bir popülizmin ABD ve Avrupa’da yükselmesidir.

Harvard Üniversitesi’nden Yascha Mounk “liberalizm ile demokrasinin ayrışmasına” dikkat çeken akademisyenlerdendir. Ona göre bu trendin ortasında Trump’ın başkan seçilmesi bulunmaktadır. Askeri yönetimi demokrasiye tercih edenlerin sayısı sadece ABD’de değil diğer (Britanya, Hindistan ve Almanya gibi) yerleşik demokrasilerde de artmaktadır. Mounk’a göre, Trump’ın üstüne bindiği dalganın gösterdiği üzere kitleler elitlerin halkın çıkarlarını gerçekleştirmekten uzaklaştığı eleştirisinde haklıdır. Ancak azınlıkların dışlanması, göçmen karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı gibi olgular Batı toplumlarında bir arada yaşama tecrübesini tehdit etmektedir. Çoğunluğun popülist taleplerinin ekonomiye dair olanlarını karşılamak nispeten daha kolay görünmektedir. Müslüman karşıtlığı ya da göçmenlerden duyulan rahatsızlık etrafındaki taleplerin ise demokrasi ile meşrulaştırılması açık şekilde liberal prensip ile çatışmaktadır. Daha önemlisi, Avrupa’da çoğunluğun popülist taleplerinin karşısına çıkabilecek hareketler ve liderler zayıflamaktadır. Bu gidişle Merkel’in bir milyon Suriyeliyi ülkesine alma cesareti bir istisna olarak kalabilir. William A. Galston’a göre liberaller göçmenler olgusuyla yüzleşme cesareti göstermedikçe “popülist ateş yayılacaktır.”

Demokrasinin düşüşü literatüründeki diğer bir isim olan Timothy Snyder ise, Batı demokrasilerindeki krizi Putin yönetimindeki Rusya’nın politikasına bağlamaktadır. Putin kendi yönetimini koruyabilmek için Batı’nın demokrasi modelini hedef almakta ve gözden düşürmeye çalışmaktadır. Ayrıca ABD ve Avrupa’daki milliyetçi, illiberal politikacıları desteklemektedir.

Tabii bu arada Trump’ı zafere taşıyan danışman Steve Bannon’ın Avrupa’da aşırı sağ politikacıları organize etmekle uğraştığı da bilinmektedir. Brexit anlaşmasının hayata geçmesi, Transatlantik ittifakın zayıflamasının getirdiği stratejik boşluk ve ticaret savaşlarının kaosu küresel düzeydeki bunalımın Avrupa demokrasileri nezdindeki etkilerini derinleştirmektedir. Mesele artık Rusya ve Çin’in estirdiği otoriterlik dalgası olmaktan çok öteye geçmiştir. Kriz Batı içindedir. Demokrasinin beşiği olduğu söylenen Batı ülkelerindedir. Küresel bunalım Batı demokrasilerinin krizini beslemektedir. Aynı şekilde Batı uygarlığının değerlerindeki bu bunalım küresel düzensizliği ve güçler mücadelesini büyütmektedir. Bununla birlikte demokrasilerin direnç gösterme konusunda yeni bir bilince doğru gittiğini de belirtmek gerekir. Ancak bu mücadelenin zorlu geçeceği açıktır.

Bunalım Döneminde Türkiye’nin Rolü

Türkiye’nin 2013’ten itibaren içine girdiği türbülansın mevcut küresel bunalımı öncelediği söylenebilir. Suriye iç savaşının getirdiği olumsuz sonuçları içeride de hisseden Türkiye üç terör örgütü (DEAŞ, PKK-YPG ve FETÖ) ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Yaklaşık 3,5 milyon Suriyeli sığınmacıya da ev sahipliği yapmaktadır.

Gezi Parkı şiddet eylemleri, 17-25 Aralık yargı darbe girişimi, PKK’nın terör eylemlerini artırması ve 15 Temmuz darbe girişimi olarak kendini gösteren türbülansları aşabilen Türkiye, bir demokrasinin ayakta kalma tecrübesini sergilemiştir.

Dolayısıyla Batı başkentlerinin Türkiye’ye yönelttikleri “otoriterleşme” eleştirilerinin ülkemizin demokrasi sorunlarından bahsetmekten öte bir anlamı var.

Türkiye, küresel bunalımı erkenden yaşayan bir demokrasidir. Batı demokrasilerinin yüzleştiği sorunlardan daha büyük meydan okumalarla sınanmıştır. FETÖ gibi paralel devlet yapılanmasını tasfiye ederek kurumlarını güçlendirebilmiştir. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçerek iddialı dış politikasına uygun kapasite geliştirmeye yönelmiştir.

Her krizde sandığa giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “yerli-milli duruş” formülü dışlayıcı bir milliyetçilik üretmemiştir. Kuşatıcıdır. Buna zıt olarak göçmenlere yönelik popülist ve yabancı düşmanlığı içeren argümanların muhalefet partileri olan CHP ve İYİ Parti tarafından seslendirilmesi bir tesadüf değildir.

Liberal düzenin adaletsizliklerine, BM Güvenlik Konseyi gibi kurumların sorunlarına işaret eden Erdoğan’ın çağrısı, çok taraflılığı hakkaniyet temelinde taşımaya matuftur.

Küresel bunalımı ilk önce yaşayan bir demokrasi olarak Türkiye’nin sentezi örneklik teşkil edebilecek bir mahiyet taşımaktadır.

“Beka” söylemi Türkiye’nin sahici tehditler ile mücadele azmini göstermektedir. İçe kapanmacılık, yabancı düşmanlığı ya da Batı karşıtlığı değildir. Batı demokrasilerinin krizinin aksine kaygılar dünya ile entegrasyonla aşılmak istenmektedir.

İşte bu Türkiye’nin dünyaya sunduğu vizyondur.


Etiketler »