Ugetam
Kriter > Çerçeve |

Dünyaya Afrin Dersi


Türkiye, bütün dünyaya bir ders verdi. Çok önemli bir dersti bu. Doğudan batıya herkes Türkiye’ye diz çöktürülemeyeceğini, boyun eğdirilmeyeceğini gördü.

Dünyaya Afrin Dersi

Türkiye, bütün dünyaya bir ders verdi. Çok önemli bir dersti bu. Doğudan batıya herkes Türkiye’ye diz çöktürülemeyeceğini, boyun eğdirilmeyeceğini gördü.

Bu ders Afrin zaferiyle verildi. Türkiye artık terör örgütleri üzerinden manipüle edilecek, vekil güçler aracılığıyla sabote edilecek, istikrarsız hale getirilecek bir ülke olmadığını dosta düşmana gösterdi. Türkiye Afrin zaferiyle yeni bir lige, büyük devletler ligine çıktığını ispat etti.

2010’ların başında Türkiye yükselen güçler arasında sayılıyordu. Türkiye’nin yeni dönemde etkin bir bölgesel güç ve küresel meselelerde fikri sorulan önemli bir aktör olacağı varsayımı genel kabul gören bir yaklaşımdı.

Elbette bu yaklaşımın kaynağında Türkiye’nin 2002 sonrasında attığı adımlar yer alıyordu. AK Parti iktidarıyla birlikte Türkiye bir yandan iç politikada demokratikleşme adımları atarken diğer yandan da ekonomik kalkınmasına hız vermiş, başarılı bir büyüme performansı ortaya koymuştu. Dahası Türkiye bölgesinde giderek etkin bir güce ve güçlü bir çekim merkezine dönüşmüş, bölge ülkeleriyle yeni ve nitelikli bir ilişki geliştirmeye başlamıştı.

Türkiye bu ilişkiye uygun olarak çoğu kez bölge ülkelerinin kendi aralarında yahut küresel aktörlerle yaşadıkları krizlerde arabulucu rolü de üstlenmişti.

Nitekim ifade ettiğim üzere 2010’a geldiğimizde Türkiye beşeri sermayesi, büyüyen ekonomisi, siyasal istikrarı ve güçlü siyasal liderliğiyle dünyanın yükselen güçleri arasında sayılıyordu. Bu bağlamda Türkiye’nin özellikle Batı dünyasını alt üst eden 2008 krizinin yarattığı sarsıntılara karşı direnebilmiş olması ve ekonomik büyümesini sürdürmesi dünyadaki Türkiye imajını olumlu etkileyen unsurlardan biri olmuştu.

Türkiye esasında o dönemdeki gücünü yumuşak güç unsurlarına dayandırıyor ve dışarıdan kendisine atfedilen yükselen güç sıfatını böylelikle hak ediyordu. Evet ekonomisi büyüyordu, güçlü bir beşeri sermayeye, siyasal istikrara ve güçlü bir siyasal liderliğe sahipti ancak gerektiğinde sert güç kullanabilen, çevresinde düzen kurucu bir aktör olarak değerlendirilmiyordu. Nitekim o dönemdeki kapasitesi de buna uygun değildi.

Türkiye’ye Karşı Yıpratma Savaşı Başladı

2010 yılından sonra bu imaj hızla bozuldu. Batı dünyasının önde gelen kamuoyu mimarları Türkiye karşıtı bir tasavvur oluşturmak için çok yoğun bir gayret sarf ettiler. Batı medyasında Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı bir moda halini almaya başladı.

Bunun nedenlerini uzun uzadıya konuşmaya gerek yok. Çok tartıştık. Fakat şu kadarını söyleyelim. Eğer “Davos krizi” yaşanmasaydı, Ortadoğu’da Arap devrimleri dalgası 2010 sonrasında bu denli hızlı sosyo-politik dönüşümleri ve krizleri beraberinde getirmeseydi Batı’daki Türkiye karşıtı kampanya bu şekliyle karşımıza çıkmazdı.

2013 yılına geldiğimizde artık resmen Türkiye’ye karşı bir yıpratma savaşının başladığını gördük. ABD merkezli olarak yürütülen ve başkan düzeyinde destek verilen bir yıpratma savaşından bahsediyoruz. Bu savaşın somut sonuçlarını birçok olayda gördük. Türkiye önce Gezi kalkışmasıyla, ardından 17-25 Aralık FETÖ kumpasıyla, sonrasında 6-8 Ekim ayaklanmasıyla, büyük terör saldırılarıyla ve son olarak da 15 Temmuz darbe girişimiyle kuşatılmak ve teslim alınmak istendi.

Türkiye’nin başına bu belaların musallat edilmesinin en temel sebebi Erdoğan’ı iktidardan indirmek ve ülkede bir yönetim değişikliği meydana getirmekti. Türkiye’ye karşı yürütülen bu yıpratma savaşı başarılı olamadı.

Ne var ki bu yıpratma savaşı Türkiye’ye gözle görülür bir maliyet üretti. Türkiye, bu yıpratma savaşı dolayısıyla ekonomik, siyasi ve toplumsal anlamda ağır bedeller ödedi. Ülke binlerce vatandaşını kaybetti. Milyarlarca lira çöpe gitti. Toplumun yaratıcı enerjisi tahrip edildi.

Bununla birlikte bu yıpratma savaşının bir de olumlu etkisi oldu. Bu süreçte toplum muazzam bir siyasal bilinç kazandı. Siyasetin alanı genişledi. Devlet-millet ilişkisi rehabilite oldu. Halk iktidarın merkezine tam anlamıyla taşındı. Ve bu süreçlerle birlikte Türkiye sert güç unsurlarına yatırım yaptı, caydırıcılık kapasitesini artırmak için yoğun bir çaba içerisine girdi.

Bütün bunların sonunda ne oldu? Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyişiyle göbeğini kendi kesebilir hale geldi. Türkiye yeni bir güvenlik doktrini ve ön alıcı bir savunma stratejisi geliştirdi. Terörü kaynağında bitirmeye dönük mücadele programı oluşturdu. Zira Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak isteyenler onu sınırları dışından, güneyinden bir terör koridoru ile kuşatmak üzere harekete geçmişlerdi. Onlara soracak olsanız bütün plan hazırdı. Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyi PKK terör örgütünün egemenlik sahası olarak kurgulanacak ve Türkiye’nin Arap dünyasıyla bağı kesilecek, Türkiye’nin hemen sınırlarının bitişiğinde İsrailvari bir yapı kurulacaktı.

Türkiye Oyunu Bozdu

Türkiye bu oyunu bozdu. Bu oyunu bozmak için yerli ve milli savunma sanayine yaptığı yatırımları artırdı. Sınır dışı operasyonlara başladı. Türkiye artık çevresindeki kriz ve gelişmelere eğer kendisini ilgilendirdiğine inanırsa sert güçle müdahale edebileceğine bütün muhataplarını inandırdı.

Türkiye bugün itibarıyla caydırıcılık kapasitesi olan bir bölgesel güç konumundadır. Bunun ulusal, bölgesel ve küresel yansımaları olacağı muhakkaktır. Bu noktadan itibaren Türkiye’de ulusal siyasetin eski dönemin kodlarıyla yapılması mümkün değildir. Türkiye’nin iddiasız, kendi içine kapanmış ve Batı bağımlılık düzeni içinde kendisine yer bulmaya çalışan bir ülke olmasını savunan hiçbir siyasi aktörün ulusal siyasette bir karşılığı olamaz. Bunun yanında Türkiye bölgesel düzen kurma mücadelesinin de en etkin aktörlerinden biri olarak öne çıkmış durumdadır. Örneğin bugün Suriye krizinin Türkiye olmadan çözüme kavuşturulabileceğini kim iddia edebilir? Küresel düzlemde ise Türkiye’nin ne denli etkin bir aktöre dönüştüğü en somut olarak Kudüs krizinin yaşandığı günlerde kendisini belli etmişti. Hele ki Afrin zaferinden sonra bu durum daha da görünür bir hal aldı.

Türkiye’nin Afrin operasyonuna cesaret edebileceğine, bu operasyonu başlatsa bile başarı elde edebileceğine, hele hele bu operasyonu 2 ay bile dolmadan tamamlayacağına hiçbir uluslararası aktör inanmıyordu. Türkiye, sahip olduğu güçlü siyasal liderlik, toplumsal seferberlik ruhu ve etkin güvenlik araçlarıyla çevresindeki terör odaklarını kolaylıkla dağıtabileceğini ispatladı.

Bu durum elbette ABD başta olmak üzere Türkiye’nin muhatap olduğu bütün aktörlerin pozisyonlarını gözden geçirmelerini beraberinde getirdi. ABD Başkanı Donald Trump Suriye’den çekileceğiz açıklaması yaptı. Bunu tam anlamıyla Suriye’nin dışına çıkmak olarak algılamak doğru olmasa da ABD’nin kendisini Menbiç’ten çekmek zorunda hissetmesinin bir yansıması olarak okuyabiliriz.

Türkiye’nin verdiği bu başarılı istiklal savaşı, bu büyüme mücadelesi sadece Türkiye için değil, bütün İslam dünyası için bir imkan. Esasında Türkiye’nin attığı adımlar küresel barışa hizmet eden adımlar.

Bakın bu küresel belirsizlik ortamında Türkiye dışında tutarlı bir dış politika ve ekonomi politikası sürdüren bir başka ülke var mı? Bu Türkiye’nin sahici bir mücadele verdiğinin kanıtıdır.

Afrin zaferimiz hayırlı olsun. Bu zafer yeni zaferlerin müjdecisi olsun. Allah şehitlerimizi rahmetiyle kucaklasın...


Etiketler »