Kriter > Çerçeve |

Küresel Belirsizliği Karşılamada Model Ülke


Başkan Erdoğan BM konuşmasında “Dünya Beşten Büyüktür” ifadesini tekrarlamakla kalmamış aynı zamanda Güvenlik Konseyi’nin reformu için öneri getirerek 194 ülkenin her birinin katılabileceği “dönüşümlü üyelik” formülünü sunmuştur.

Küresel Belirsizliği Karşılamada Model Ülke
Başkan Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda konuştu. New York, 25 Eylül 2018

Dünya düzeninin korunmasında ABD küresel sorumluluklarının bir kısmını terk ederken diğer bir kısmı için de geleneksel müttefiklerinden yeni ücretler istemektedir. Böylece ittifakların anlamı değişirken önde gelen ülkeler yeni ikili stratejik ortaklıklar kurma mecburiyeti hissetmektedir. İşte uluslararası sistemin dönüşüme girdiği bu dönemde Türkiye dünya başkentlerinin dikkatini üzerinde toplamaya devam etmektedir.

Diplomasinin en çok konuşulan konuları arasında ticaret savaşlarının hız kazanması, korumacılığın yaygınlaşması, aşırı sağın yükselişi, terörle mücadele, insani yardım ve mültecilerin geleceği bulunmaktadır. Bu konuların her birisi ile ilgili çözüme yönelik olumlu adımlar atmada Türkiye model ülke konumundadır. Hem kendi uygulamasında (Suriye ve Filistin’den Somali’ye kadar çatışma bölgelerinde) hem de insani değerlere dayalı (tanıma, adalet ve iş birliği) bir gelecek perspektifi sunma konusunda Türkiye’nin somut uygulamaları küre ölçeğinde bilinmektedir.

Daha önemlisi Türkiye terörle mücadele, insani yardım-kalkınma ve mültecilerin uyumu konularını bir arada yürütebilmektedir. Hem kendi terör tehditleriyle (FETÖ, PKK ve DEAŞ) etkili şekilde mücadele etmekte hem de Suriye iç savaşının getirdiği büyük maliyetleri karşılamaktan geri durmadan siyasi çözüm için diplomatik-askeri-insani hamleleri eş zamanlı olarak gerçekleştirmektedir. İnsani yardımı siyasi çıkarlarla değil kalkınma ile sentezleyen yapıcı bir örnek teşkil etmektedir.

Geçtiğimiz Eylül Türkiye’nin bahsedilen diplomatik hareketliliğinin farklı örneklerine tanık olmuştur. İdlib’de kapsamlı bir operasyona hazırlanan Rusya’nın ateşkese ikna edilmesi, Başkan Erdoğan’ın BM Genel Kurulundaki “eleştiri ve vizyonu” birlikte sunan konuşması ve Almanya seyahati öne çıkan stratejik hamlelerdir.

Diplomasinin Parladığı An: Soçi Mutabakatı

Başkan Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşerek İdlib’e askeri operasyonu engellemesi bir diplomasi zaferidir. İnsanlık için liderliğin, diplomasinin parladığı anlardan birisidir. Milyonların yerlerinden olmaması ve on binlerin hayatının kurtulması açısından da Türkiye’nin insani değerlere dayalı dış politikasının bir diğer örneğini teşkil etmiştir. Soçi mutabakatı Türkiye, Rusya ve İran’ın birlikte yürüttüğü Astana sürecinde oluşan birlikte çalışma iradesinin bir sonucudur.

Böylece İdlib’de sağlanan ateşkesle Türkiye ve Rusya ilan edilen 15-20 kilometrelik bölgeyi HTŞ ve diğer radikal gruplardan arındıracak ortak bir askeri iş birliğine girmiştir. Bu mutabakat İdlib sonrasında Suriye’nin nasıl şekilleneceği konusunda Ankara ve Moskova’yı daha da birbirine yakınlaştırmıştır.

Gündem ABD korumasındaki YPG bölgelerine kaymaktadır. Gelinen nokta Suriye iç savaşının başından bu yana bakıldığında oldukça manidardır. 2011’de Esed rejiminin bir an önce gitmesi için diplomatik görüşmeleri bile önemsemeden harekete geçme isteğindeki Obama yönetimi 2013’ten itibaren Suriye iç savaşını kendi seyrine terk etmiştir. Türkiye’nin güvenli bölgeler kurma ve ılımlı muhalifleri destekleme önerisini göz ardı ederek DEAŞ ve benzeri radikal grupların iç savaşa ağırlık koymasına sebep olmuştur.

Esed rejiminin sallantıda olduğu Eylül 2015’ten itibaren de Rusya, Suriye iç savaşına ağırlığını koymuştur. Obama yönetimi “bataklığa saplanacağı” zehabıyla Putin’in Ortadoğu’da kritik bir rol üstlenmesinin önünü açmıştır. Bölge başkentleri Rusya ile görüşme ve ikili ilişkileri geliştirmede bir yarışa girmiştir. İran ve Esed rejimi ile birlikte çalışmasına rağmen Rusya, ABD’nin klasik müttefikleri için de bir diplomasi merkezine dönmüştür.

Türkiye için Suriye’de Başkan Obama’dan geri kalan bir diğer maliyet ise YPG’ye verdiği destek olmuştur. Terör örgütü PKK’nın kolu olan YPG’nin silahlandırılması müttefik olmanın anlamını buharlaştırmıştır. Aynı zamanda terörle mücadele kavramının büyük güçlerce –hem de dostlara karşı– nasıl istismar edildiğinin utanç verici bir örneği olmuştur.

Bu ortamda Türkiye zorlu bir politikayı tercih etmiştir. Suriye’de doğrudan karşısında olan Rusya ve İran ile birlikte çalışmanın yolunu bulmuştur. Hem muhalifleri koruyabilmek hem de YPG konusunda inisiyatif oluşturabilmek için bu yola girilmiştir. Önce Fırat Kalkanı sonra Zeytin Dalı harekatlarıyla PKK-YPG terör koridoru parçalanmıştır. YPG’den temizlenen bölgeler Türkiye’nin baştan beri önerdiği güvenli bölgeleri kendisinin kurmasına karşılık gelmiştir.

İşte İdlib ateşkesi de bu çabanın son hamlesidir. Eğer eninde sonunda Suriye’de barışı temin edecek bir siyasi geçiş süreci olacaksa bu, Türkiye’nin muhaliflere sahip çıkması sayesinde gerçekleşecektir. Bu da Ankara’nın gücü nispetinde Suriyelilerin iradesine verdiği onurlu cevaptır.

Küresel Belirsizliği Karşılamada Model Ülke-Burhanettin DuranBaşkan Recep Tayyip Erdoğan Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier tarafından Bellevue Sarayı’nda askeri tören ile karşılandı.

BM’de Adil Bir Yeni Dünya Çağrısı

Eylül’de diplomasinin parladığı ikinci an Erdoğan’ın BM 73. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmadır. Mevcut dünya düzenindeki adaletsizliklere dikkat çeken Erdoğan kaos üreten ABD’ye de sert eleştirilerde bulunmuştur.

Erdoğan “Dünya beşten büyüktür” ifadesini tekrarlamakla kalmamış aynı zamanda Güvenlik Konseyi’nin reformu için öneri getirerek 194 ülkenin her birinin katılabileceği “dönüşümlü üyelik” formülünü sunmuştur. Terörle mücadeleden mültecilere ve insani yardıma kadar Türkiye’nin yürüttüğü insani diplomasi uygulamalarını anlatmıştır.

Dünya liderlerinin hem dünya çapındaki haksızlıklara hem de ABD’nin nobranlığına sessiz kaldığı bir dönemde Erdoğan mazlumların ve hakkın sesi olmuştur. ABD’yi FETÖ terörüne destek verdiği için ayrıca yüksek sesle eleştirmiştir. İslam medeniyetinin merkezi kavramlarından birisi olan “adalet dairesi” ile liderleri daha adil bir dünya kurmaya çağırmıştır.

Erdoğan’dan önce konuşan Başkan Trump’ın mesajları ile karşılaştırıldığında bu çağrının anlamı daha da belirginleşecektir. Trump, ülkesinin egemenliğinin altını çizerek bir ABD ürünü olan “küreselleşme ideolojisi”ni reddetmiştir. Amerikalılar için önerdiği “vatanseverlik doktrini”ni korumacılık, ekonomik yaptırım, İran, Venezuela ve OPEC’e tehditlerle süslemiştir. Bu doktrin ışığında uluslararası kuruluşların ve çok taraflı anlaşmaların ABD çıkarlarına uygun olarak radikal bir şekilde gözden geçirilmesini istemiştir. BM’yi oluşturan diğer ülkelere de sanki “Güçlü olanın dediği olur” hükmünü hatırlatan cümleleri kendisi kurmamış gibi egemenlik ve bağımsızlık önerisinde bulunmuştur.

Trump’ın iki yıldır konuştukları ve yaptıkları ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendi kurduğu düzenden vazgeçme sürecinin olanca hızıyla devam edeceğini göstermektedir. Foreign Affairs’deki makalesinde C. A. Kupchan’ın belirttiği gibi Trump, BM konuşması ile ABD’nin yetmiş yıllık grand stratejisinden ayrılmaktadır. “ABD’nin egemenliğinin seçilmemiş, hesap vermeyen bir global bürokrasiye bırakılamayacağını” söylerken İkinci Dünya Savaşı öncesinin Amerikan stratejilerine (izolasyonizmine) dönmektedir. Ancak bu dönüş dünyanın her yerinde askeri üsleri olan ve doları küresel ölçekte bir silah olarak kullanan süper gücün dönüşüdür.

Bu sebeple Trump’ın ülkesini ve dolayısıyla dünya düzenini taşıdığı yeni dönem klasik anlamda İkinci Dünya Savaşı öncesi ABD politikalarından çok farklı olacaktır. ABD’nin tek süper güç olmanın getirdiği avantajları ve operasyon kabiliyetlerini bırakmadan hatta aksine yeniden ücretlendirerek yeni bir stratejiye geçtiği söylenebilir. Egemenlik adına meşrulaştırılan tek taraflı politikalar küresel ölçekte “kendi başının çaresine bakma” zorunluluğu üretecektir. Bu zorunluluk sadece düzen kuran ABD’nin yokluğunun getireceği kaos ile yüzleşmek değildir. Aynı zamanda nobran bir süper gücün bencil tercihlerinin meydan okumasıdır.

Batı İttifakının Geleceği ve Türkiye

Bu tarihsel dönüşümün eşiğinde Türkiye’nin ve lideri Erdoğan’ın durduğu yer istisnai öneme sahiptir. Türkiye aktif diplomasi ve adalet çağrısı ile dünya liderlerini gelmekte olan yeni döneme hazırlık yapma hususunda uyarmaktadır. Kaosu karşılamak için yeni stratejik ortaklıklar geliştirme davetinde bulunmaktadır.

Trump’ın hızlandırdığı ABD’nin küresel sorumluluklarını terk etme süreci Batı ittifakı ve Avrupa için de yeni hayati kararlar alma zamanını işaret etmektedir. BM’de Trump, Almanya’yı Rusya’ya enerji bağımlığı ile ilgili uyarmıştır. Ancak önceki NATO ve AB eleştirileri ile birlikte okunduğunda ABD’den Avrupa’ya yönelen meydan okuma daha büyüktür.

İşte bu mülahazalarla Erdoğan’ın 27-29 Eylül Almanya ziyaretini de diplomasinin parladığı anlardan birisi olarak görebiliriz. Elbette Türkiye ve Almanya ikili ilişkilerde henüz normalleşmenin başındadır. Ve Avrupa-Alman kamuoyundaki şişirilmiş Erdoğan eleştirileri sebebi ile şu aşamada kırılgandır. Ancak devamı getirilebilirse, Erdoğan’ın ortak çıkarlar için ortak sorunlarla birlikte mücadele davetine icabet edilirse Avrupa ve Türkiye arasında yeni bir entegrasyon dönemini başlatabilir. Bu defa Türkiye (ve Rusya) ile ilişkiler hem Batı ittifakını hem de Avrupa’nın geleceğini şekillendirmede hayli etkili olacaktır.

ABD, İkinci Dünya Savaşı öncesinin grand stratejilerine dönüyorsa bütün güç denklemleri değişecek demektir. Avrupa güvenlik ve ticaret mimarisi yeniden şekillenmek durumundadır. Bu yüzden küresel dönüşümün ilk türbülansları ile Suriye iç savaşında yüzleşen Türkiye ile Avrupa’nın yakınlaşması stratejik bir zorunluluktur.


Etiketler »