Kiptaş
Kriter > Çerçeve |

Türkiye Tökezletilemez


Türkiye’nin bölgesel ve küresel rolünün etkisi Erdoğan liderliğinde artmaktadır. Bunu durdurmak isteyenler vazgeçmeyecekler ama Türkiye’yi tökezletemeyecekler de.

Türkiye Tökezletilemez
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Türkiye yoğun tartışmalar eşliğinde 31 Mart yerel seçimlerine gidiyor. Dış politika Suriye ve Venezuela krizleriyle gündemin baş köşesini terk etmezken, iç politika da hayat tarzı polemikleri ve beka söylemi ile arzıendam ediyor.

Şubat ve Mart’ta ittifaklar arasında her çeşit sermayenin tüketildiği bir ideolojik kapışmaya gideceği görülmektedir. Bu anlamda yerel seçimler 16 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimlerinin devamı niteliğindedir. İşte bu sebeple seçimlerde ister istemez Türkiye’nin nereye gittiği tartışması başat konu olacaktır.

Son altı yılda ülkemizin karşılaştığı tehditlerin arkasındaki ana sebep Suriye iç savaşının gittikçe kötüleşen seyri olmuştur. Bu sebeple ABD’nin Suriye’den çekilme kararının seçim döneminde de ana tartışma konusu olması sürpriz değildir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fırat’ın doğusuna operasyon kararlılığını göstermesinden sonra gündeme gelen “güvenli bölge”nin nasıl kurulacağı sadece Türk ve Amerikan heyetleri arasında müzakere edilmemektedir. Rusya’nın “Adana Mutabakatı”nı canlandırma önerisi konuya yakın ilgisini göstermektedir. Ve Suriye’de final sahnesinin kıyısında durduğumuzu düşündürmektedir. Zira Putin’in önerisi güvenli bölgenin kaderini tartışmaya açmakla kalmamaktadır. Aynı zamanda Suriye’nin geleceğini de Türkiye ile müzakere etme anlamı taşımaktadır.

Suriye’nin yanı sıra 2019’un ABD’nin İran’ı sınırlandırma kampanyasına tanık olması beklenmektedir. Ekonomik yaptırımların çökerteceği İran’ın iç karışıklıklara sürüklenmesi kuvvetli bir olasılık olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu arada Ocak’ın son haftasında Venezuela krizi daha öne geçmiştir.

Venezuela Krizinden Çıkarılacak Ders

Maduro yönetimi ile muhalefetin lideri Guaido arasındaki mücadelenin hızla uluslararasılaşması ile “sandık ve darbe” tartışması ilk sıraya oturmuştur.

Venezuela krizi Trump döneminde giderek kaotik hale gelen uluslararası sistemin yeni bir iç savaşı olmaya adaydır.

ABD ve AB, muhalefetin yanında yer alarak mevcut başkan Maduro’yu diktatör ilan etmiştir. Ayrıca muhalefetin lideri Guaido’yu başkan olarak tanıyan ABD hızlıca ekonomik yaptırımları uygulamaya geçerek müdahaleci geleneğini terk etmediğini göstermiştir. Bu müdahalenin “özgürlük, hukuk devleti ve demokrasi” adına meşrulaştırılması dünya kamuoyunu ikna etmemiştir.

Türkiye de “sandık sonuçlarına müdahale”ye karşı çıkanlar arasında yer almıştır. Venezuela’nın mevcut krizi Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’da yaşadığı kanlı darbe girişiminden çok 2013’te Mısır’daki Sisi darbesine benzerlik arz etmektedir. Yine de iç türbülansın bir darbe ile hem de uluslararası bir müdahale eşliğinde sonuçlandırılmak istenmesi Türk kamuoyunun kabul edebileceği bir husus olarak görülmemektedir.

Bu krizden alınacak ders içerideki fay hatlarını kontrol edemeyen ve istikrarsızlığa giren ülkelerin kolaylıkla büyük güçlerin hedefi olabileceğidir. Zengin doğal kaynaklara sahip olmanın bir fırsattan ziyade yük olabileceği de ortadadır. Etkin yönetim, katılımcı anlayış, refahın dağıtılması ve hepsinden önemlisi dış müdahalelere direnç gösterecek bir siyasi bilinç milletlerin en büyük gücü olarak görünmektedir. Ülkesini dış operasyonların alanından çıkarabilmek dikkatlice yönetilen otonom tercihlerle mümkün olmaktadır. İç istikrarsızlığı olan ülkeler iş birliği ile bağımsızlık arasındaki dengeyi kurmakta zorlanmaktadır.

İşte böylesi bir uluslararası ortamda yerel seçimlere giden Türkiye’de iç ve dış politika iç içe geçmektedir.

Şubat’ta partiler tüm adaylarını ve kampanya stratejilerini belirleyecek.

Yerelde belediye başkan adaylarının projeler ve şehirleşme anlayışı üzerinden rekabeti beklenirken liderlerin ulusal düzeyde sert bir söylem kapışmasına gireceğinin ipuçları görünüyor. Söylemlere geçmeden önce Şubat’ın siyasi hayatımızdaki sembolik yeriyle bağlantılı bir “hayat tarzı” ve “Fazıl Say” tartışması yaşandığını da hatırlamak faydalı olacaktır.

Türkiye Tökezletilemez-Burhanettin Duran

Hayat Tarzı Tartışmasında 28 Şubatı Hatırlamak

Türk siyasetinde Şubat kuşkusuz “post-modern darbe” diye de adlandırılan 28 Şubat 1997 sürecinde yaşananlarla hatırlanır. İslami-muhafazakar kesimlerin taleplerinin Kemalist Jakobenliğin baskıcı uygulamalarıyla boğulduğu bir sürecin siyasi hayatımızda derin tesirler bıraktığı açıktır.

Başörtülü kadınların gördüğü zulmün toplumun siyasi muhayyilesinde yarattığı travma 1980 siyasi partilerinin iflası ve AK Parti’nin iktidara gelişiyle sonuçlanmıştır.

El ele tutuşan milyonların tepkisi demokratikleşmenin ve bağımsız bir dış politikanın fitilini ateşlemiştir. Türkiye’nin dönüşümünün kapısını aralamıştır. Varılan nokta ise vesayetçi sistemin Cumhurbaşkanlığı sistemiyle değiştirilmesi olmuştur

Unutulmayan acılar rövanşın değil birlikte yaşamanın, refahın ve dönüşümün tohumları olmuştur. Kemalizmin “makbul hayat tarzı” dayatmasına meydan okuyanlar Türkiye’yi kapsamlı bir dönüşüme taşıyacak bir siyasi bilince sahip çıkmıştır. Bu yeni bilinç içeride vesayetçilere dışarıda da prangalara karşı çıkan bir direnişin kültürünü üretmiştir. Böylece 2007’de e-muhtıraya, 15 Temmuz’da da darbecilere karşı onurlu bir direniş sergilenmiştir. 28 Şubat’ı unutmayanlar, vesayetçilerin e-muhtırasını ve FETÖ’nün darbe girişimini engelleme başarısını göstermiştir.

Ancak 28 Şubat zihniyetinin pes etmediği de görülmelidir. “Cumhuriyet elden gidiyor” söylemini seslendirenler sahte bir “beka meselesi” üretmiştir. Bu yanılsama aslında Türk milletinin tercihlerine ket vurmanın diğer adı olmuştur. Seküler bir hayat tarzını dayatan 28 Şubatçılarının AK Parti iktidarının Türkiye’yi dönüştürme sürecinde “otoriterleşme” söylemine geçiş yapmaları şaşırtıcı olmamıştır. Bu zihniyet sürekli muhalefette kalmakla birlikte iktidarı idam “sehpası” ile tehdit etmeyi de terk etmemiştir.

Yerel seçimler öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bira iç, Beethoven dinle” diyenler de Erdoğan’ın Fazıl Say’ın konserine katılması üzerine Say’ı sosyal medyada linç edenler de bir gün iktidara geldiklerinde 28 Şubatçı bir tutumda olacaklarını haykırmaktadır.

Seküler hayat tarzının bütün renkleriyle capcanlı olduğu bir ülkede demokratik taleplerin yerine getirilmesini “İslamcı faşizm” diye niteleyenlerin jakobenliklerinden vazgeçmediği ortadadır.

Beka Meselesinden Ne Anlamalıyız?

Türkiye’nin bağımsız dış politikasının kendilerine risk ürettiğini düşünenler ister Washington’da ister Körfez’de olsun Erdoğan’ı hedef almaya devam etmektedir. Bu sebeple içerideki muhalefetin “diktatör” suçlaması ve seçimlerin meşruiyetini tartışmaya açması beka kaygılarını canlandırmaktadır. Dışarıdaki ve içerideki radikal Erdoğan karşıtlarının seçilmiş cumhurbaşkanının sonu hakkında idama işaret etmeleri Cumhur İttifakı’nın beka konusundaki hassasiyetinin bir seçim malzemesi olmadığını göstermektedir.

Türkiye’nin son altı yılda yaşadığı türbülans ülkemize yönelik örtülü-açık operasyonları göz önünde bulundurmayı gerektirmektedir. Aktif dış politika ve özellikle 15 Temmuz sonrasında takip edilen önleyici güvenlik anlayışı Türkiye’nin sadece yakın, hayati tehditlerle uğraşmadığını aksine bölgesel çıkarlarını da beka meselesi ile irtibatlandırdığını düşündürmektedir.

Bu yönüyle Erdoğan’ın bahsettiği beka meselesi 1990’lardaki gibi bir bölünme korkusundan ziyade Türkiye’nin üst ligde olmakla ilgili hedeflerinin engellenmesiyle alakalıdır. AK Parti iktidarına kadar içinde bulunduğu ittifaklarda ikincil rollere razı olan Türkiye’nin dünyadaki güç dağılımında yeni isteklerde bulunması yerleşik menfaatleri bozulanları rahatsız etmektedir. İddialarından vazgeçmesi durumunda Türkiye’nin yüzleştiği risklerden kurtulacağı da söylenemez. Etrafındaki iç savaşlar ve bölgesel krize ek olarak dünyanın yeni gidişatı da mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.

Muvafık bir tutuma geçecek Türkiye’nin mevcut sorunları yönetemeyeceği ve ciddi bir istikrarsızlığa sürükleneceği açıktır. Tümüyle dışlanacak bir politika izlenirse Türkiye’nin ekonomisinin de güvenliğinin de büyük risklere açılacağı ayrıca belirtilmelidir. İşte Erdoğan politikası ne dışlanmayı ne de tümüyle muvafık bir role düşürülmeyi kabul etmektedir. Gerektiğinde uluslararası sistemin adalet sorunlarını en yüksek düzeyde seslendirmeyi tercih etmektedir. Gerektiğinde de birbiriyle hasım aktörlerle bile iş birliği üretebilmeyi başarabilmektedir. Suriye’deki ABD, Rusya ve İran ile ilişkilerin nazik dengesi buna bir örnek teşkil etmektedir.

Bu değerlendirmeler ışığında yerel seçimlerdeki söylemlerin Türkiye’nin aktörlüğüne zarar verecek bir mahiyete bürünmemesi gerekmektedir. Bu ülkeyi tökezletmek isteyen çevrelerin en çok da Erdoğan ile Türkiye’nin menfaatlerinin farklı olduğunu söylediklerini unutmamak lazımdır. 15 Temmuz sonrasında siyasi muhayyilemize yerleşen “Türkiye davası” siyaset kurumunun etrafında kenetleneceği ortak bir değerdir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel rolünün etkisi Erdoğan liderliğinde artmaktadır. Bunu durdurmak isteyenler vazgeçmeyecekler ama Türkiye’yi tökezletemeyecekler de.

Bu ülkenin feraseti yüksek milleti geleceğine sahip çıkacaktır.


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası