11-13 Nisan tarihleri arasında Antalya Diplomasi Forumu’ndaydım. Yoğun program içinde mümkün olduğunca çok oturuma katılmaya gayret gösterdim. Forumun ilk yılından bu yana etkinliği bizzat takip eden bir akademisyen olarak, ADF’nin her geçen yıl etkisini artırdığını belirtmeliyim.
Bu seneki organizasyonda, 155 farklı ülkeden 6 bini aşkın katılımcı bir araya geldi. Etkinlikte 21 devlet/hükümet başkanı, 70’ten fazla bakan ve devlet başkanı yardımcısının yanı sıra 61 uluslararası kuruluşun üst düzey temsilcisi hazır bulundu.
Dördüncü kez gerçekleştirilen forum, katılımcı profilinin çeşitliliği ve sayısıyla dikkat çekti. Bu veriler ışığında ADF’nin, kısa sürede kendi kategorisinde küresel ölçekte tanınan bir platform haline geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Forumun düzenlendiği dönem; ABD’de Trump’ın gümrük tarifelerini artırdığı, Ukrayna-Rusya Savaşı’nın dördüncü yılında çözüm arayışlarının devam ettiği, Suriye’de istikrar kurma adımlarının hızlandığı ve Gazze’deki soykırım ve insanlık dramının acımasızca sürdüğü bir atmosfere denk geldi. Bu bağlamda etkinliğin ana teması, "Ayrışan Dünyada Diplomasiyi Sahiplenmek" olarak belirlenmişti.
ADF’nin her yıl diplomasinin farklı bir boyutunu ön plana çıkardığı görülüyor. Özellikle Türkiye’nin dış politika yaklaşımının temel taşlarından olan girişimci ve insani dış politika anlayışının, bu forumun arka planını şekillendirdiği açıkça gözlemlenebilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açılış konuşmasında bu hususu bir kez daha vurgulayarak, "Türkiye son yıllarda, diplomasinin insani, girişimci ve geleceğe yönelik plan yapabilme kabiliyetini öne çıkardığını" belirtti. Bu diplomasi anlayışının hakim kılınabilmesi için yıllardır sürdürülen çabaların bir mottosu olan "Dünya beşten büyüktür. Çünkü insanlık beşten büyüktür" mesajını bir kez daha dile getirdi.
Kapanış oturumunda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tüm forum boyunca diplomasinin "sadece kriz anlarında başvurulan bir araç değil aynı zamanda dönüştürücü bir akıl ve onarıcı bir irade olduğunu" vurguladıklarını belirtti. Türkiye yıllardır bu anlayışın bir yansıması olarak, krizler çıkmadan önleyici diplomasiyi, adaletsizliği derinleştiren uluslararası sistem reformunu ve karşılıklı güvensizlik oluşturan ve yeni tehdit alanlarını yaygınlaştıran anlayışların giderilmesine ya da onarılmasına çaba harcıyor.
Dünya çapında köklü geçmişe sahip çok sayıda forum bulunuyor. ADF’yi diğer platformlardan ayıran temel niteliğinin kapsayıcılık olduğu, katılımcı profillerinin zenginliğinden ve ele alınan konulardan net şekilde görülebiliyor. Bu bağlamda Forum’da; Doğu-Batı, Kuzey-Güney ülkelerinin yanı sıra gelişmiş, az gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin tamamı temsil imkânı buluyor. Katılım önünde engel oluşturan bariyerlerin olmayışı ise bu platformu benzersiz kılan unsurların başında geliyor.
Bundan öncekilerde olduğu gibi bu forumda da karşıt görüşlü aktörler bir araya geldi. Örneğin, 2022'de ADF, Rusya ve Ukrayna dışişleri bakanlarını aynı masada buluşturarak savaşın ortasında diyalog kurulmasına ortam sağlanmıştı. Bu yıl yine Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov dikkat çeken uzun bir konuşma yaptı. Yine Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanları aynı panelde konuşmacı olarak yer aldılar. Afrika'da krizlerin yaşandığı ülkelerin temsilcileri yine aynı panellerde konuşmacıydı.
Türkiye bu platformlarda, muhtemel gerginlik alanlarında tansiyonu düşürmek, bölgesel sahiplenme ile çevremizdeki sorunların çözümüne öncü olmak, istikrara katkı sağlayacak diyalog ortamını oluşturmak için özel gayret gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmiş senelerdeki gibi çok sayıda devlet ve hükümet başkanıyla ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Diğer temaslarından farklı bir bağlamda değerlendirilmesi gereken görüşmeler arasında; Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi’ni kabulü, Somali, Gürcistan, Filistin, Sudan ve Sierra Leone’den gelen cumhurbaşkanları veya üst düzey yetkililerle yapılan temaslar öne çıktı.
ADF’nin tartışma gündeminde; Suriye’de kalıcı istikrarın sağlanması, İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırım, Ukrayna-Rusya Savaşı’na yönelik barış arayışları gibi konular merkezi bir rol oynadı. Tüm bunlara ek olarak, neredeyse her oturumda, derinleşen jeopolitik çatlakların ve art arda gelen krizlerin küresel sistemin kırılganlığını nasıl beslediğine dair endişeler vurgulandı.
Küresel düzenin geleceğine ilişkin tüm konuşmalar incelendiğinde, karamsar projeksiyonların görece daha fazla ağırlık taşıdığı görülüyor. Ancak bu olumsuz tabloyu, diplomasiyi yeniden sahiplenerek ve onu güçlendirerek tersine çevirmek ya da en azından onarmak hâlâ mümkün.
İtalya ile Güçlü İkili İlişkiler Tesis Ediyoruz
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Roma ziyaretini yerinde takip ettik. Ziyaret İtalyan medyasına, "Türkiye, ABD'den sonra Atlantik İttifakı'nın en güçlü askeri gücüne sahip ülkesi olup Soğuk Savaş'tan bu yana Ortadoğu satranç tahtasının ön saflarında yer alıyor" türünden analizlerle yansımıştı. Avrupa'nın Atlantik güçleri arasındaki bağların sağlam kalması açısından "Türkiye'nin stratejik önemi"ni vurgulayan analizler göze çarpıyordu.
Ziyaret sırasında, Türkiye ve İtalya arasında birçok alanda süregelen stratejik iş birliğinin daha da güçleneceğine dair olumlu bir atmosfer göze çarpıyordu. Etkinliğe, geniş katılımlı bir delegasyon eşlik etti. Türkiye-İtalya 4'üncü Hükümetlerarası Zirvesi’nde her iki tarafın lideri de mevcut ilişkilerin dinamiklerini ve gelecek potansiyelini son derece umut verici bir çerçevede ele aldı. İtalya ile ticaret hacminin 30 milyar dolar hedefine planlanandan önce ulaşıldığı açıklandı. Yeni belirlenen hedef ise ticaret hacminin 40 milyar dolara çıkarılması olarak duyuruldu.
İtalya, günümüzde Türkiye'nin Akdeniz bölgesindeki en büyük ticari partneri, Avrupa genelinde ise ikinci sırada yer alıyor. İki ülke arasında, Avrupa'nın güvenliği ve küresel sorunlara yaklaşım konusunda pek çok alanda uyumlu müttefiklik ilişkisinden bahsetmek mümkün.
Ticari ilişkilerin hızlanmasında savunma sanayisinin çarpan etkisi yapacağı, her iki liderin de çeşitli açıklamalarında vurguladığı bir nokta oldu. Bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan, "İtalya ile savunma sanayii alanında önemli ilerleme kaydeden iş birliğimizi, yeni ortaklıklar ve projelerle güçlendirmeye devam edeceğiz" ifadelerini kullanırken; Başbakan Meloni ise, "Baykar, Leonardo ile önemli adımlar atıyor. Enerjide, doğal gazda stratejik ortak durumundayız" şeklinde konuştu.
İki ülke arasında farklı alanlarda imzalanan 11 anlaşma içinde özellikle savunma sanayiinin öne çıktığını belirtmek mümkün. Bu kapsamda, İtalyan Leonardo firması ile Baykar arasında 5 Mart tarihinde imzalanan insansız hava aracı geliştirme anlaşmasının ön protokolü, ziyaret sırasında her iki şirketin yönetim kurulu başkanları tarafından liderlerin huzurunda imza altına alındı.
Bu ortaklık, yalnızca Baykar açısından değil, Türkiye'deki diğer savunma sanayii şirketleri açısından da yeni imkânların kapısını açacaktır. Yerli firmalar böylece Avrupa ülkelerinin savunma sanayiinde uluslararası standartlarda iş birlikleri geliştirme fırsatını yakalayacaktır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İtalya ziyareti, Avrupa’da güvenlik, yeniden silahlanma ve Ukrayna meseleleri nedeniyle Türkiye’ye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğunun sıkça dile getirildiği bir süreçte gerçekleşti. Yakın dönemde The Economist dergisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili "Avrupa'nın olası kurtarıcısı" başlıklı bir analiz yayımlandı ve analizde Türkiye’nin Avrupa'nın mühimmat ihtiyacının en azından bir bölümünü karşılayabilecek üretim altyapısına sahip olduğuna dikkat çekildi. Ayrıca analizde, Türk ordusunun, Avrupa'nın güvenlik yapısını güçlendirmek için gerekli deneyim ve kapasiteye sahip olduğu vurgulandı.
Aynı analizde, savunma sanayiine özel bir bölüm ayrılmıştı. Türkiye’nin savunma alanına yaptığı yatırımların beklenenden daha fazla sonuç verdiği ifade edilirken; zırhlı araçlardan saldırı ve keşif amaçlı insansız hava araçlarına, savaş gemilerinden hafif silah ve mühimmat çeşitlerine kadar çok geniş bir yelpazede üretimin Türk tesislerinden hızla çıktığına dikkat çekilmişti. Bu dinamizmin, Türkiye’nin uluslararası platformlardaki stratejik ağırlığını artıran önemli bir unsur olduğu belirtilmişti.
İtalya ziyareti esnasında yapılan açıklamalar ve gösterilen güçlü ilgi, Avrupa çapında Türkiye ile iş birliği arzusunun önümüzdeki süreçte daha da güçleneceğini net bir şekilde gösteriyor. Türkiye, günümüzde küresel sistemin yaşadığı krizlerle çok daha önce karşı karşıya gelmiş ve bu süreçte kendisini geleceğe hazırlayarak kritik kapasiteler edinmiştir.
Türkiye, stratejik sektörlere yaptığı yatırımlar sayesinde inovasyon ve teknoloji gibi kritik alanlarda Avrupa ülkelerinin önüne geçmeye başladı. Avrupa'nın bu alanlarda durgunluk yaşadığı dönemde Türkiye ilerleme sağladı ve artık bu yatırımlarının somut sonuçlarını görmeye başladı. İtalya ile geliştirilen ilişkilerde ortaya çıkan bu olumlu hava, yakın dönemde diğer Avrupa ülkelerine de yayılarak yeni iş birliklerinin önünü açacaktır.
Trump, Netanyahu’nun Türkiye Karşıtı Planlarını Boşa Çıkardı
Netanyahu hükümeti, Gazze'de bir soykırım savaşı başlatarak ABD’yi bölgesel çapta bir çatışmanın içine çekmek için nasıl çeşitli yöntemlere başvurduysa, aynı şekilde Suriye'ye düzenli saldırılar gerçekleştirerek Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri sistematik olarak germe çabası içine girdi.
Esad rejiminin düşmesinin ardından, İsrail’den Türkiye'nin Suriye politikasını hedef alan söylemlerle eş zamanlı olarak saldırılar durmaksızın devam etti. İsrail yönetimi ve medyası, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı hakkında günlük olarak kışkırtıcı ifadeler kullandı ve çatışma ihtimalini sürekli gündemde tuttu.
İsrail'in son olarak "Türkiye'nin Suriye'de üs kurmasını engelleyeceğiz" şeklindeki söylemiyle Hama yakınlarındaki T4 hava üssüne düzenlediği saldırının zamanlaması son derece kritikti. Çünkü bu provokatif saldırının ardından Türkiye’nin göstereceği tepkiye göre, Türkiye Washington'da "bölgede istikrarı bozan ve İsrail'in güvenliğini tehdit eden bir ülke" olarak sunulacak, böylece iki ülke liderinin yüz yüze görüşmesi engellenerek Türkiye'nin diplomatik gücü zayıflatılmaya çalışılacaktı.
Trump'ın başkan seçilmesinden sonra Erdoğan ve Trump arasında oluşabilecek olumlu diplomatik ilişkiyi engellemek amacıyla İsrail yönetimi ve Yahudi lobileri, Washington’da Türkiye karşıtı diplomatik faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Erdoğan ve Trump arasında sorunlar çıkarıp gerilim çıkartmaya yönelik her türlü çabayı göstererek Trump yönetimi üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu.
Trump’ın Suriye konusunu Erdoğan'la birlikte değerlendirme isteği, "Suriye'nin anahtarı Türkiye'de" şeklindeki açıklaması ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı uzun telefon görüşmesinin ardından Trump'ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff'un, "Harika bir görüşme yaptılar. Bence iyi şeyler geliyor" ifadeleri Netanyahu yönetiminde ciddi kaygılara yol açmıştı.
Türkiye, İsrail'in Washington yönetimi nezdinde nasıl bir kampanya yürüttüğünü ve amacının ne olduğunu bildiği için, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, "Suriye'de İsrail ile karşı karşıya gelmek istemiyoruz" açıklamasında bulundu. Bu sözler, her ne kadar muhalif çevreler tarafından farklı anlamlar yüklenerek iç politikada kullanılmaya çalışılsa da aslında Trump ve Netanyahu'nun Washington'daki görüşmesi öncesinde atılmış stratejik ve hesaplanmış bir diplomatik adımdı. Daha açık ifadeyle, İsrail'in provokatif stratejisini etkisizleştirmeyi hedefleyen bir hamleydi.
Netanyahu, Trump ile gerçekleştirdiği görüşmede Türkiye'ye karşı istediği sonucu alamayınca Beyaz Saray’da "Türkiye ile çatışmadan kaçınmak istiyoruz" şeklinde açıklama yapmak zorunda kaldı. Trump ise bölgedeki saldırgan politikaları nedeniyle Netanyahu’dan "makul olmasını" istedi. İsrailli bir gazetecinin Suriye hakkında yönelttiği soruya Trump'ın verdiği, "Erdoğan diye bir adam var, bilmiyorum duydunuz mu? Çok iyi ilişkilerimiz var. Ben onu severim, o da beni sever. Erdoğan'ı sevdiğimi söylediğim için basın çok sinirleniyor. Çok sert bir adam ve çok akıllı," yanıtının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan'la yaptığı telefon görüşmesinin içeriğini kendi bakış açısına göre olumlu bir şekilde aktardı.
Gelişen süreçte İsrail, Trump'tan Türkiye'ye karşı beklediği desteği elde edemedi ve iki lider arasındaki yakın ilişkiyi engelleyemedi. Trump’ın Suriye konusunda Türkiye'nin politikasına karşı olmadığını Netanyahu ile görüşmesinde açıkça belirtmiş olması da kritik önemdeydi.
Bu çerçevede, Trump'ın bu açıklamalarını Esad sonrası dönemde Türkiye'nin "anahtar rolünü" kabul ettiği şeklinde değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca Trump'ın Suriye konusunu Ankara ile istişare etmek istediğini gösterdiği de açıkça görülüyor. Buna ek olarak, ABD ile Türkiye arasındaki bazı sorunların iki liderin yüz yüze görüşmesinden sonra çözülmesine yönelik çabaların hızlanabileceği söylenebilir. Sonuç olarak ABD-Türkiye ilişkilerinin yakın geleceğinde gerilim konularından ziyade olumlu gündemin ağırlık kazanacağı anlaşılıyor.
