Çok uzun bir süreden beri CHP’li belediyeler ve mevcut yönetim anlayışı üzerinden siyasette yolsuzluk, yozlaşma, hukuk, etik, siyasal duruş konuları konuşuluyor.
Öyle ki, işin içinden çıkmak gittikçe güçleşiyor; itiraz edenler, partinin arınmasını isteyenler ihraç ediliyor, ihraç edilmeyip sürekli baskı altında tutulmak veya sessiz kalmak zorunda bırakılmaktan vicdanen rahatsızlığı artanlar ise partileri ile yollarını kendileri ayırmayı tercih ediyorlar.
Mamafih, hem ihraç edilenlere hem de istifa edenlere yönelik muazzam bir kötüleme, ötekileştirme, trollerle terbiye anlayışı içinde hareket ediliyor. Bunların “davayı sattıkları”, “partinin gelecekteki iktidarını sabote ettikleri”, “yoldaşlarını yarı yolda bıraktıkları” gibi söylemler öne çıkarılıyor.
Bir yandan sosyal demokrat anlayışı temsil ettiklerini söyleyip, diğer yandan sosyal demokrasinin olmazsa olmazı şeffaflıktan, hesap verebilirlikten kaçınmak elbette büyük bir tutarsızlıktır ama CHP’nin sorunu bu kadarla mı kalıyor, gerçekten bakmak lazım…
Neye Bağlılık?
Bir siyasi partinin seçim kazanma kapasitesiyle birlikte ahlaki meşruiyeti, kurumsal karakteri ve kendi iç denetim mekanizmalarının sağlığıyla değerlendirilmesi gerekir. Siyaset bilimi partileri, iktidar araçları olmalarına ek olarak toplumsal temsil, etik norm üretimi, kamusal güven ve demokratik kültür taşıyıcısı kurumlar olarak ele alır. Bu nedenle bir partide kötü yönetim, sistematik yozlaşma, yolsuzluk iddiaları ve bunlara karşı etkili bir iç muhasebenin bulunmaması; üstelik yönetimin, iddiaları araştırmak yerine bu iddialarla anılan aktörleri korumaya yönelmesi, “politik bir sorun” olmanın çok ötesinde ciddi bir kurumsal ve ahlaki krizdir.
Böyle bir durumda partinin mensuplarının ne yapması gerektiği sorusu yüzeysel bir sadakat tartışmasının çok ötesindedir. Mesele, siyasal bağlılık ile etik sorumluluk arasındaki gerilimin nasıl yönetileceği meselesidir. Bir insan, inandığı idealleri temsil ettiğini düşündüğü bir siyasi yapının zaman içinde bu ideallerden uzaklaştığını gördüğünde ne yapmalıdır? İçeride kalarak mücadele etmek mi daha doğrudur, yoksa ayrılmak mı? Ayrılanlar “ihanet” ile mi suçlanmalıdır, yoksa bu tavır bazen ahlaki bir zorunluluk mudur? Bu soruların cevabı, duygusal sloganlarla değil; siyaset teorisi, örgüt sosyolojisi, etik felsefesi ve demokratik kurumlar literatürü ışığında değerlendirilmelidir.
Öncelikle şu temel ayrımı yapmak gerekir: Bir siyasi partiye bağlılık ile hakikate bağlılık aynı şey değildir. Demokratik toplumlarda partiler araçtır. Amaç; kamusal iyinin gerçekleştirilmesi, adaletin korunması, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve toplumun temsil edilmesidir. Parti ise bu hedeflere ulaşmak için oluşturulan kurumsal yapılardan biridir. Eğer araç, amacı tahrip etmeye başlamışsa araç ile amaç arasındaki ilişki yeniden değerlendirilmek zorundadır.
Kurumsal Ahlak
Siyaset sosyolojisinin önemli tespitlerinden biri şudur: Her örgüt zaman içinde “oligarşikleşme” eğilimi taşır. R. Michels’in meşhur “oligarşinin tunç kanunu” tam da bunu anlatır. Başlangıçta demokratik ideallerle kurulan yapılar, zamanla dar bir yönetici elitin kontrolüne girebilir. Bu elit grup, örgütün asli ilkelerini korumaktan çok kendi konumunu korumaya yönelir. Böyle dönemlerde eleştiri “ihanet”, sadakat ise “itaat” olarak yeniden tanımlanır. Kurumsal öz eleştiri mekanizmaları zayıflar. Şeffaflık azalır. Hesap verilebilirlik yerini lidere veya merkeze mutlak bağlılık kültürüne bırakır. Yozlaşmanın en tehlikeli biçimi de burada ortaya çıkar: Ahlaki çürümenin normalleşmesi.
Bir partide yolsuzluk iddiaları tek başına her zaman kesin hüküm anlamına gelmeyebilir. Demokratik hukuk devletinde suç isnadı ile suçun kesinleşmesi farklı şeylerdir. Ancak mesele iddiaların varlığından ibaret değildir, yönetimin bu iddialara verdiği reaksiyondur. Sağlıklı bir siyasi yapı, hakkında ciddi itham bulunan kişileri korumaya değil, süreci şeffaflaştırmaya yönelir. Çünkü demokratik meşruiyetin kaynağı seçimle birlikte hatta seçimden ziyade kamusal güvenin inşası ve korunmasıdır.
Buna karşılık, bir yönetim kadrosu sistematik biçimde şeffaflığı engelliyor, eleştirileri bastırıyor, soruşturma çağrılarını “düşmanlık” olarak yaftalıyor ve etik kaygıları dile getiren insanları tasfiye etmeye çalışıyorsa, burada artık münferit bir hata değil, kurumsallaşmış bir yozlaşma problemi vardır. Daha da önemlisi, böyle ortamlarda “ahlaki tersine dönüş” yaşanır: Yolsuzluk iddiasını dile getirenler sorunlu görülürken, iddiaların muhatapları korunur. Bu durum siyaset psikolojisinde “grup sadakatinin ahlaki muhakemenin önüne geçmesi” olarak incelenir.
İnsanların büyük kısmı, aidiyet hissettikleri yapılardan kolay kolay kopamaz. Çünkü siyasi partiler politik organizasyonlardır ama kimlik alanlarıdır da. İnsan orada dostluklar kurar, mücadele anıları biriktirir, hayatının bir bölümünü adar. Bu yüzden ayrılmak çoğu zaman siyasi, psikolojik ve sosyolojik bir kopuştur. Özellikle uzun yıllar emek vermiş insanlar için “ayrılmak” bir üyelikten vazgeçmek değil; kendi geçmişinin bir bölümünü de sorgulamak anlamına gelir.
Bu nedenle içeride kalıp mücadele etmeyi tercih eden insanlar kategorik olarak küçümsenemez. Bazıları gerçekten değişimin içeriden mümkün olduğuna inanır. Parti tabanını, kurucu ilkeleri veya ideolojik hattı koruma sorumluluğu hissettiği için mücadele eder. Demokratik örgütlerde iç muhalefet son derece değerlidir. Hatta çoğu zaman bir partinin tamamen çürümesini engelleyen şey, içerideki vicdan sahibi kadroların direncidir.
Ancak burada kritik bir eşik vardır: İç reform ihtimali fiilen ortadan kalkmışsa ne olacaktır? Yönetim, sistematik biçimde eleştiriyi bastırıyor, etik kaygıları dışlıyor, hesap verilebilirliği reddediyor ve yozlaşmayı koruyan bir refleks geliştiriyorsa, içeride kalmanın ahlaki anlamı tartışmalı hale gelir. Çünkü bir noktadan sonra “kalmak”, mücadele etmekten çok meşruiyet üretmeye dönüşebilir.
Bu, siyaset teorisinde çok önemli bir meseledir. Kurumlar aktif destekle olduğu kadar sessiz kabulle de ayakta kalır. Eğer vicdani itiraz sahibi insanlar sürekli içeride tutuluyor ama etkisizleştiriliyorsa, onların varlığı bazen yönetimin “bakın içeride farklı sesler de var” diyebilmesi için sembolik bir işleve indirgenebilir. Böyle durumlarda ayrılmak bireysel bir tercih değil; etik bir tanıklık biçimi haline gelir.
1. Hirschman’ın Çıkış, İtiraz ve Sadakat yaklaşımı, burada son derece açıklayıcıdır. İnsanlar bir kurum bozulduğunda üç temel tepki verirler, itiraz etme, ses çıkarma, sadakat gösterme veya ayrılma. Demokratik kurumların sağlığı, itiraz mekanizmasının çalışmasına bağlıdır. Eğer eleştiri mekanizması bloke edilmişse ve sadakat mutlak itaate indirgenmişse, ayrılma meşru bir seçenek olmaktan çıkarılamaz. Hatta bazı durumlarda bu, ahlaki tutarlılığın gereği olabilir.
Burada önemli olan, ayrılmanın motivasyonudur. Eğer ayrılık kişisel çıkar, makam veya konjonktürel hesaplarla gerçekleşiyorsa elbette eleştirilebilir. Siyasette ilkesizlik her yerde sorunludur. Ancak bir insan uzun süre uyarıda bulunmuş, içeride mücadele etmiş, yozlaşmaya karşı tavır almaya çalışmış ve buna rağmen sistematik bir duvarla karşılaşmışsa; ayrılma kararı çok farklı değerlendirilmelidir.
Çünkü ahlaki sorumluluk yanlış yapmamaktan ibaret değildir; yanlışın normalleşmesine ortak olmamaktır da. H. Arendt’in totaliterlik analizlerinde dikkat çektiği önemli noktalardan biri, kötülüğün çoğu zaman fanatik canilerden değil, düşünmeyi bırakan sıradan insanların sessiz uyumundan güç aldığıdır. Elbette demokratik bir partiyi totaliter yapılarla özdeşleştirmek doğru olmaz; ancak kurumsal çürümenin psikolojik mekanizmaları bakımından benzer dinamikler görülebilir. İnsanlar zamanla “alışır”, “normalleştirir”, “daha kötüsü de var” diyerek ahlaki eşiklerini aşağı çekerler.
Bu yüzden partiden ayrılan insanların otomatik olarak “hain”, “dava satıcısı” veya “düşmana hizmet eden” kişiler şeklinde damgalanması demokratik kültüre aykırıdır. Tam tersine, demokratik olgunluk; insanların vicdani ve politik tercihlerine alan tanıyabilmeyi gerektirir. Bir siyasi yapı, üyelerini ancak özgür iradeleriyle içeride tutabiliyorsa demokratik karakter taşır. Korku, linç veya mahalle baskısıyla sürdürülen sadakat, gerçek sadakat değildir.
Üstelik tarihte pek çok siyasi hareket, içeriden gelen etik itirazları bastırdığı için ağır bedeller ödemiştir. Kurumların çürümesi çoğu zaman ani olmaz, kademeli gerçekleşir. Önce küçük ihlaller tolere edilir. Sonra “şimdi sırası değil” denir. Ardından eleştirenler yalnızlaştırılır. En sonunda ise örgüt, başlangıçta savunduğu değerlerin tam tersini savunan bir yapıya dönüşebilir. Bu dönüşüm sırasında en büyük zarar genellikle o hareketin samimi tabanına verilir.
Burada bir başka önemli mesele de “kolektif suçluluk” problemidir. Bir partide yozlaşma olması, bütün üyelerin aynı ölçüde sorumlu olduğu anlamına gelmez. Örgütler heterojendir. İnsanlar farklı bilgi düzeylerine, farklı etki kapasitelerine ve farklı motivasyonlara sahiptir. Ancak uzun süre boyunca açık sorunlara rağmen hiçbir mesafe alınamıyorsa, bireylerin kendi konumlarını sorgulaması da kaçınılmaz hale gelir. Çünkü siyasal etik, niyetlerle de sonuçlarla da ilgilenir.
Partide kalmayı tercih edenler de ayrılanlar da kategorik biçimde mahkum edilmemelidir. Asıl soru şudur: Hangi tercih, hangi koşullarda kamu yararına, demokratik ilkelere ve kişisel vicdana daha uygundur? Bazı durumlarda içeride kalıp mücadele etmek daha değerli olabilir. Bazı durumlarda ise ayrılmak, sessiz onaya dönüşmemek için gerekli hale gelebilir. Evrensel tek bir reçete yoktur. Ancak kesin olan bir şey vardır: Kör sadakat demokratik erdem değildir.
Sağlıklı demokrasiler eleştirel sadakati teşvik eder. Yani bireyler bağlı oldukları yapıları sorgulayabilir, yanlışlara itiraz edebilir ve gerektiğinde yollarını ayırabilirler. Çünkü demokratik bilinç, kişiyi partinin değil; ilkenin yanında durmaya çağırır. İlke ile yapı çatıştığında, uzun vadede korunması gereken şey yapı değil ilkedir.
Sonuç olarak, kötü yönetim, yolsuzluk iddiaları ve kurumsal yozlaşma karşısında tedbir almak yerine savunmacı refleks geliştiren bir siyasi partide, insanların ayrılmayı düşünmesi anlaşılmaz ya da otomatik olarak gayrimeşru bir durum değildir. Bilakis belirli şartlarda bu tavır ahlaki tutarlılığın ve demokratik bilinçliliğin bir sonucu olabilir. Böyle tercihlerin toptancı biçimde mahkum edilmesi ise çoğu zaman siyasal fanatizmin ürünüdür.
Bir partinin gerçek gücü, eleştirisiz sadakat üretmesinde değil; eleştiriye rağmen meşruiyetini koruyabilmesindedir. Eğer bir yapı ancak suskunlukla ayakta kalabiliyorsa, orada sorun eleştiride değil, yapının kendisindedir.
Ülkemiz, demokrasimiz açısından şunu ifade etmek artık bir zorunluluk: CHP’ye ve onun samimi seçmenlerine yazık oluyor…
