Kriter > Dosya > Dosya / Dünya Siyaseti |

Hürmüz Kıskacında Pekin: İran Savaşı, Enerji Güvenliği ve Çin'in Stratejik Dilemması


Ortadoğu yeni bir sistemik kırılma noktasına sürüklenirken krizin enerji güvenliğine dönük yansımaları, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ölçeğe taşınmış ve böylece bölgesel bir çatışma, küresel enerji düzeninin kırılganlıklarını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Pekin ise bu tablonun yalnızca bir dış gözlemcisi değil, doğrudan etkilenen taraflarından biri olarak krizle yüzleşmek durumunda kalan bir aktör portresi çizmektedir.

Hürmüz Kıskacında Pekin İran Savaşı Enerji Güvenliği ve Çin'in Stratejik
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Kazakistan Cumhurbaşkanlığı / AA, 17 Haziran 2025)

Uluslararası sistemin mevcut dönüşüm sürecinde en belirgin gerilimlerden biri, büyük güçlerin küresel sorumluluk talepleriyle fiili davranışları arasındaki giderek derinleşen uçurumlardan kaynaklanmaktadır. Bu uçurumlar, sıradan dönemlerde söylem düzeyinde yönetilebilir görünse de kriz anlarında kaçınılmaz biçimde yüzeye çıkmakta ve sistemi gerçekte kimin taşımakta olduğu sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Bu okumanın arka planında, çalışmanın odağını oluşturan Çin'in yalnızca ekonomik büyüklüğü ya da askeri kapasitesi değil, son yirmi yılda yeniden şekillenen büyük güç kimliği yatmaktadır. Zira Pekin, bir yanda "temel çıkarlarını" kararlılıkla savunan bir aktör olarak konumlanırken öte yanda "uluslararası düzenin sorumlu bir mimarı" olduğunu iddia etmektedir. Bu iki rol arasındaki gerilim, krizlerin derinleştiği anlarda kaçınılmaz biçimde yüzeye çıkmakta ve Çin'in gerçekte hangi düzenin aktörü olduğu sorusunu yeniden gündeme taşımaktadır.

İşte 28 Şubat tarihinde ABD ve İsrail'in İran'a yönelik ortak hava harekâtını başlatmasıyla birlikte bu soru, Çin açısından somut ve zorlu bir sınav biçimini almıştır. Ortadoğu yeni bir sistemik kırılma noktasına sürüklenirken krizin enerji güvenliğine dönük yansımaları, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ölçeğe taşınmış ve böylece bölgesel bir çatışma, küresel enerji düzeninin kırılganlıklarını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Pekin ise bu tablonun yalnızca bir dış gözlemcisi değil, doğrudan etkilenen taraflarından biri olarak krizle yüzleşmek durumunda kalan bir aktör portresi çizmektedir. Zira Çin'in İran ile ilişkisi; on milyarlarca dolarlık petrol alımlarından teknoloji transferlerine, 2021'de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasından yaptırımların delinmesini mümkün kılan paralel finans ağlarına ve gölge filolara uzanan çok katmanlı bir bağımlılık yapısı üzerine inşa edilmektedir. Yapının bu denli birbiri içine geçmiş durumu, kriz anında Pekin'e ne tam bir mesafe alma imkânı bırakmakta ne de sahaya açık biçimde inme lüksü tanımaktadır. Tam da bu nedenle Pekin'in ABD/İsrail-İran savaşındaki tutumu, salt bir diplomatik tepki olarak değil, Çin'in küresel düzene ilişkin vizyonunu, enerji bağımlılığının getirdiği yapısal kırılganlıkları ve büyük güç rekabetindeki konumlanma refleksini aynı anda sınayan çok katmanlı bir stratejik tablo olarak ele alınmalıdır.

Hürmüz'ün enerji sistematiğindeki ağırlığından Çin-İran ilişkisinin asimetrik derinliğine uzanan bu tablo, Pekin'in resmi açıklamalarından sahada süregelen fiili kolaylaştırma pratiklerine uzanan bir eksen boyunca incelenmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu kapsamda Çin'in yaşadığı sistemik gerginliğin en uç noktasında Hürmüz Boğazı yer almaktadır. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik eş güdümlü hava harekâtı başlatmasının ardından İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı'nda seyreden tüm yabancı gemilere yönelik VHF radyo kanalları üzerinden açık uyarılar iletmiş, bu uyarılar kısa sürede fiili bir kapanmaya dönüşmüş, tanker trafiği yaklaşık yüzde 70 oranında gerilemiş ve yüzlerce gemi boğazın dışında demir atmak zorunda kalmıştır. Bu süreç; küresel petrol arzının yüzde 20’sini, önemli miktarda sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatını ve Asya ekonomilerinin büyük bölümünü besleyen enerji koridorlarını tehdit altına alırken, Brent ham petrol fiyatında artışa yol açmıştır. Uluslararası Enerji Ajansı başkanı bu durumu "tarihin en ağır küresel enerji güvenliği krizi" olarak nitelendirmiş ve böylece bir bölgesel savaşın yapısal bir küresel tehdide nasıl dönüştüğü somut biçimde tescil edilmiştir.

 

Kapsamlı Stratejik Ortaklık ve Enerji

Çin açısından yaklaşıldığında Pekin’in bu süreçteki birincil güvenlik kaygısı, doğrudan ekonomik niteliktedir ve enerji tedarik yapısının bizzat kendisinden kaynaklanmaktadır. Kendi enerji kasesini elinde tutmak isteyen Çin, petrol ihtiyacının yüzde 63’ünden fazlasını deniz yolu ithalatıyla karşılamakta ve bu ithalatın yarısı ise Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşmektedir. Dahası Çin, İran petrolünün birincil alıcısı konumundadır çünkü Pekin'in alımları, İran'ın ihraç ettiği petrolün yaklaşık yüzde 90’ını oluşturmakta ve İran hükümetinin bütçesi ile askeri faaliyetlerini besleyen on milyarlarca dolarlık yıllık geliri mümkün kılmaktadır. Bu yapısal bağımlılık göz önünde bulundurulduğunda boğazın işlevsiz kalması, Pekin için salt bir dış politika sorunu olmaktan çıkıp doğrudan bir ekonomik yönetişim meselesi hâline gelmektedir. Nitekim Çin, kriz öncesinde hem İran hem de Venezuela kaynaklı petrol tankerlerinin kendi kıyı sularında birikmesine göz yummuş; yaklaşık kırk milyon varillik bu yüzen depo, olası bir uzun süreli boğaz kapanmasına karşı acil bir tampon işlevi üstlenmiştir. Stratejik rezervlerin önceden biriktirilmesi, Pekin'in bu tür senaryoları önceden hesapladığını ve enerji güvenliğini bir stratejik hazırlık meselesi olarak ele aldığını açıkça ortaya koymaktadır ancak krizin uzayan takvimi ve bunun paralelinde azalan stoklar, bu hazırlığı gün geçtikçe yetersiz hale getirmektedir.

Diğer taraftan, Çin ile İran arasındaki ilişkinin yalnızca piyasa dinamikleriyle ya da enerjiyle açıklanamayacağını 2021’de imzalanan 25 yıllık "Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması" tescil etmektedir. Ekonomik, güvenlik ve teknolojik iş birliğini kapsayan bu anlaşma, iki ülke arasındaki ilişkinin on yıllar içinde sınırlı iş birliğinden geniş bir stratejik derinliğe evrildiğinin belgesidir ve söz konusu ortaklığın büyük bir kısmı, doğrudan ABD dış politikası ile ulusal güvenlik çıkarlarıyla çelişmektedir. Pekin'in İran'ı bu denli merkezi bir ortak olarak konumlandırmasının ardında yalnızca enerji değil, ABD etkisini dengelemek ve ABD liderliğindeki küresel düzeni dönüştürmek için kullanılabilecek stratejik bir koz olarak değerlendirilen Tahran'a duyulan jeopolitik ihtiyaç yatmaktadır. Bununla birlikte ortaklık, tüm kapsamlılığına karşın bünyesinde derin bir asimetri de barındırmaktadır. Zira, İran enerji ihracat gelirleri ve diplomatik destek için büyük ölçüde Çin'e bağımlıyken Pekin, Suudi Arabistan ve BAE gibi diğer Körfez ortaklarıyla ilişkilerini tehlikeye atmamak adına temkinli bir denge politikası izlemeye devam etmektedir.

Hürmüz Boğazı çevresinde yaklaşık 1900 gemi mahsur durumda, AA İNFO
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik ortak saldırılarının başlamasından bu yana, başta Basra Körfezi olmak üzere Hürmüz Boğazı çevresinde yaklaşık 1900 ticari gemi mahsur kaldı. (Omar Zaghloul / AA, 26 Mart 2026)

 

Risksiz Pragmatizm

Bu dengenin pratikteki yansıması, Çin'in İran'a verdiği desteğin biçiminde kendini açıkça göstermektedir. Ticaret ve finans ağları, teknoloji transferleri ve çift kullanımlı ticaret yoluyla İran'ın küresel yaptırımları fiilen hafifletmesine olanak tanıyan Çin, bu desteği resmi savunma taahhütlerinden özenle uzak tutmaktadır. Çin bankaları, paravan şirketler ve aracı firmalar aracılığıyla petrol işlemlerini, gizli tanker filolarını ve İran'ın füze ile insansız hava aracı programlarını besleyen çift kullanımlı teknolojiye erişimi kolaylaştırdığı iddia edilen Pekin, savunma alanında ise İran'a resmi taahhütler vermekten kaçınmıştır. Tahran daha derin bir stratejik yakınlaşma arayışında olsa da ikili savunma iş birliği son yıllarda sınırlı kalmış, her iki ülke de askeri alandaki koordinasyonlarını ağırlıklı olarak Rusya ile yürütülen üçlü mekanizmalar ve Şanghay İşbirliği Örgütü veya BRICS gibi çok taraflı platformlar üzerinden sürdürmüştür. Krizin patlak vermesinin ardından Çin limanında bulunan iki İran gemisinin füzeler için katı roket yakıtında kullanılan sodyum perklorat ile yüklenmesine göz yumulduğuna ilişkin raporlar ise bu "resmi mesafe, fiili kolaylaştırma" dengesinin sürdüğünü düşündürmektedir. Kasım 2025 itibarıyla İran ile ilgili yaptırım programları nedeniyle SDN Listesi'nde üç yüz altmış altı Çin ve Hong Kong merkezli kuruluş bulunurken ve bu rakam göz önüne konulduğunda, söz konusu ağların derinliğini ve kurumsal yaygınlığını somutlaştıran bir portre ortaya çıkarmaktadır.

Diplomatik düzeyde analiz edildiğinde Pekin'in küresel sistemdeki diğer pek çok krizde olduğu gibi bu krizde de sınırları özenle çizilmiş bir dil benimsediği görülmektedir. Çin Dışişleri Sözcüsünün, 3 Mart tarihli basın toplantısında "enerji güvenliğinin dünya ekonomisi açısından büyük önem taşıdığı, tüm tarafların kesintisiz enerji arzını güvence altına alma sorumluluğu bulunduğu" vurgulanmış ve Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması için ilgili tüm taraflar harekete geçmeye davet edilmiştir. Çin Dışişleri Bakanlığı ve Çin’in BM Daimi Temsilcisi, ABD ve İsrail saldırılarını uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirmiş, Ayetullah Ali Hamaney'in öldürülmesini kınamış ve askeri operasyonların derhal durdurulması ile diyaloğun yeniden başlatılması çağrısında bulunmuştur. Bununla birlikte Pekin, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları hakkında açık bir tutum sergilememiş, yalnızca "sivillere ve askeri olmayan hedeflere yönelik ayrım gözetmeyen saldırıları" kınamakla yetinmiştir. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi'nin İranlı mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, hem Çin'in İran'ın egemenliğine verdiği desteği yinelemesi hem de İran'ın "komşularının meşru endişelerine dikkat edeceğine" olan güvenini dile getirmesi, bu ince dengeleme politikasının diplomatik dildeki yansımasının net bir tezahürüdür. Bu söylemsel çerçeve, Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Zhai Jun'un sorunun çözümüne yönelik Çin basınına sunduğu 6 maddelik reçete ve bölgeye yaptığı ziyaret ile kurumsal bir boyut kazanmış olsa da netice olarak uluslararası toplumun Çin’den beklediği oranda bir yanıt Pekin tarafından gelmemiştir.

Her ne kadar sahada gelişmeler devam ediyor olsa da İran krizinin gelişim yörüngesi, birbirinden farklı sonuçlara yol açabilecek birkaç temel senaryo ekseninde şekillenmektedir. Birinci ve en kritik senaryo, Hürmüz Boğazı’nın tıkanmasının kalıcılaşmasıdır. Hürmüz’ün kapanmasının devamlılığı halinde petrolün varil fiyatının hızla yükseleceği ve küresel enflasyona ek baskılar getireceği öngörülmektedir. Böyle bir tabloda Çin, alternatif güzergâhlara yönelme, depo kapasitesini artırma ve enerji temini için Rusya ile daha sıkı bir ortaklık inşa etme seçenekleriyle karşı karşıya kalacak ancak diğer tarafta bu geçici çözümlerin her biri yapısal kırılganlığını yalnızca bir nebze erteleyecektir. Umman, BAE ve Güney Afrika rotalarının alternatif güzergâh olarak devreye sokulması, yüksek maliyetli bir geçici çözüm olarak değerlendirilebilse de bunların sürdürülebilirliği sınırlıdır.

İkinci senaryo, Çin'in diplomatik müdahilliğini artırarak İran ile Washington arasında temasın aktarıldığı bir kanal ya da boğaz geçişlerinin kısmen müzakere edilebileceği kritik bir arabulucu konumuna gelmesidir. Wang Yi'nin 24 Mart’ta İranlı muhataplarına ABD ile müzakereye geçilmesi yönündeki çağrısı bu senaryoyu gerçekçi kılmakta ve olası bir Çin-ABD liderler zirvesinin zeminini de hazırlıyor görünmektedir. Tabii burada Trump’ın Nisan’daki Şi Cinping ile olan zirvesini ertelediğini atlamamak önemlidir.

Üçüncü senaryo ise Çin'in kaostan sessizce kazanım sağladığı bir tablodur. Pekin, ABD'nin tek taraflı müdahaleciliğini eleştiren normatif anlatısını güçlendirirken, Avrupalı ortakların Çin'i rakip değil küresel bir istikrar ortağı olarak görmeye başladığına dair artan sinyalleri değerlendirme fırsatı yakalamaktadır. Bu durum, krizin kendi çıkarlarına temas edeceği noktaya kadar Pekin’in stratejik sabır politikası yürütüp Almanya, Kanada ve Fransa başta olmak üzere çeşitli Avrupalı ve Batılı ülkelerle ilişkilerini daha ön koşulsuz ve ABD gölgesinden bağımsız bir düzleme taşıma imkanını beraberinde getirmektedir.

Netice olarak Çin’in bu krizde yürüttüğü stratejiyi kendine özgü stratejik belirsizlik politikası olarak tanımlamak mümkündür. Pekin bir yandan İran'ın yanında yer almaya yetecek kadar yakın, ancak fiilen sahnede bulunmaktan kaçınacak kadar uzak durarak risksiz bir pragmatizm stratejisi yürütmeye odaklanmaktadır. Tahran'ın enerji gelirlerinin fiili sigortacısı konumundaki Pekin, bir yandan da bu gelirler aracılığıyla beslenen askeri faaliyetlerden dolaylı biçimde rahatsızlık duymakta ve söz konusu çelişki Çin'in bölgedeki stratejik konumlanmasının en belirleyici gerilim hattını oluşturmaktadır. Hürmüz, Çin için salt bir boğaz değil, küresel ekonomik bağlılıkların en kırılgan bağlantı noktasıdır. Bu nokta tehdit altında kaldığı sürece Pekin'in söylemsel tutumu ne olursa olsun, gerçek stratejik baskının yönü değişmeyecektir. Ve uluslararası toplum, bu baskıyı giderek daha dikkatli okumaktadır. Öyle ki Çin'in bu krizde ne yapıp ne yapmadığı, büyük güç sorumluluğuna ilişkin beklentilerin sınavı olduğu kadar, Pekin'in kendi öngördüğü küresel rol ile fiili davranışı arasındaki mesafenin de ölçüsü hâline gelmektedir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası