Amerika Birleşik Devletleri’nin 47. başkanı olarak Donald Trump’ın yeniden göreve başlamasıyla birlikte, ilk döneminden aşina olunan bazı beklentiler şimdiden gerçekleşmiştir. Yeni dönemde, teknolojik inovasyonun önceliklendirileceği, gümrük tarifelerinin dış politikanın temel aracı olarak kullanılacağı ve yönetimin ilk dönemindekine benzer bir belirsizlik atmosferi oluşturacağı öngörülmüştü. Başkanlığının henüz dördüncü ayında, bu üç öngörü de tüm ağırlığıyla hayata geçmiş durumdadır.
Trump yönetimi ile teknoloji sektörü arasındaki yakın ilişki, daha ilk günlerden itibaren belirginleşmiştir. Özellikle Fransa’daki Yapay Zekâ Zirvesi sırasında, Başkan Yardımcısı JD Vance’in inovasyonun Amerikan dış politikasındaki merkezi rolünü yeniden vurgulaması, bu ilişkinin altını çizmiştir. ABD’nin zirvenin nihai bildirisine imza atmaması ise teknolojik liderliğini sınırlayabilecek uluslararası taahhütlerden kaçınma niyetinin açık bir göstergesi olmuştur.
Eş zamanlı olarak, Trump’ın ekonomi stratejisinin temel taşı olan gümrük tarifeleri, bir kez daha küresel gündemin merkezine oturmuştur. 2 Nisan’da açıklanan geniş kapsamlı yeni tarife paketi, dünya piyasalarını derinden sarsmıştır. Bugün itibarıyla Trump yönetimi, Çin mallarına yüzde 145’e varan oranlarda vergi getirirken, Çin de ABD ürünlerine karşılık olarak yüzde 125 oranında tarife uygulamaya başlamıştır. Ek olarak, dünyanın büyük bir bölümünden ithal edilen mallara yüzde 10 oranında vergi getirilirken, birçok ülkeye uygulanan daha yüksek oranlı tarifeler 90 gün süreyle askıya alınmıştır.
Amerikan üretimini canlandırmayı ve yerli istihdamı korumayı amaçlayan bu tarifeler, çok sayıda ülkeyi ve geniş bir ürün yelpazesini etkileyerek uluslararası ticaretin geleceğine dair ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Amerikan yönetiminin sürekli değişen duruşu, zaman zaman vergileri askıya alması, pazarlık yoluyla muafiyetler sunması ya da oranları yeniden belirlemesi, iş dünyasında ve devlet nezdinde öngörülemez bir iklim oluşturmaktadır.
Bu çalkantılı ortam, önemli soruları gündeme getirmektedir: Stratejik belirsizlik ve ticari korumacılık altında teknolojik ilerleme mümkün müdür? Bölgeselleşen küresel tedarik zincirleri, bu yeni belirsizlik ortamında nasıl yön bulacaktır? En önemli soru ise Türkiye bu değişen jeopolitik ve ekonomik düzende nerede konumlanmalıdır?
Gümrük Tarifelerinin Teknoloji ve İnovasyona Etkisi
Başkan Trump'ın gümrük tarifelerini uygulamaya koyma kararlılığı, yönetiminin bu stratejiyle yurt içi istihdamı artırmayı ve uzun süredir adaletsiz bir küresel ekonomik düzende faaliyet gösterdiğine inandığı Amerikan şirketlerini desteklemeyi hedeflediğini göstermekte fakat bu hedefin ne ölçüde gerçekleşeceği hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Kısa vadede ise bir gerçek netleşmiş durumdadır: Teknoloji ve inovasyon sektörleri, bu politikadan en olumsuz etkilenecek kesimlerin arasındadır.
İlk ve en hızlı yansımalardan biri, ABD ile Çin arasındaki teknolojik kopuşun (technological decoupling) daha da derinleşmesi olmuştur. Bu kopuş, Trump’ın ilk başkanlık döneminde başlatılmış, Biden yönetimi sırasında da özellikle yarı iletken ihracat yasaklarıyla devam etmiştir. Söz konusu tarifeler, bu ayrışmayı daha da keskinleştirmekte ve sadece ticaret hacmini değil, iki ülke arasındaki teknolojik iş birliğini de ciddi biçimde azaltma riski taşımaktadır. Bu parçalanmanın, küresel ekonomi açısından son derece tehlikeli sonuçlar doğuracağı düşünülmektedir. Zira günümüzün küresel düzeni, büyük ölçüde karşılıklı bağımlılık ilkesine dayanmakta ve bu temelin sarsılması, dünya çapında teknolojik ilerlemenin dayandığı yapısal sütunları da tehdit etmektedir.
Tarifelerin ikinci önemli etkisi, küresel tedarik zincirlerini doğrudan sarsması olacaktır. Son on yıllarda teknoloji üretimi, bölgesel uzmanlaşma temelinde şekillenmiştir. Örneğin, ABD çoğunlukla çip tasarımı alanında yoğunlaşırken, Çin ve Doğu Asya ülkeleri üretimde lider konuma gelmiştir. Şimdi ise ABD, yabancı şirketleri üretim tesislerini kendi topraklarına taşımaya teşvik etmekle birlikte bu durum, yıllar içinde oluşmuş hassas dengeyi de tehdit etmektedir. TSMC gibi bazı şirketler, ABD’de fabrika kurmayı planlasa da, Çin ve Tayvan’ın bu alandaki onlarca yıllık uzmanlığı ve altyapısını kısa sürede telafi etmek mümkün görünmemektedir. ABD'nin bu alandaki açığı kapatmasının, hem uzun zaman alacağı hem de oldukça maliyetli olacağı öngörülmektedir.
Bir diğer hassas konu ise nadir toprak elementleri hakkındadır. Gerçekte nadir olmamalarına rağmen, bu minerallerin çıkarılması ve işlenmesi, son derece karmaşık bir süreçtir ve bu alanda Çin neredeyse tam bir tekel konumundadır. Söz konusu mineraller, yarı iletken üretiminin temel bileşenleri arasında yer almaktadır. Yeni tarifelerin açıklanmasının ardından Çin, bu kritik madenlerin ABD’ye ihracatını sınırlandırma kararı almış ve bu da küresel tedarik zincirleri üzerinde yeni bir baskı meydana getirmiştir.
Üçüncü bir sonuç ise tüketici elektroniği fiyatlarında ciddi artışlar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, kulaklıklar ve benzeri ürünlerde ya artan ithalat vergileri tüketiciye yansıtılacak ya da yurt içi üretimde yüksek işçilik ve altyapı maliyetleri fiyatları artacaktır. Her iki durumda da bu politikaların bedelini sıradan vatandaş ödemektedir.
Son olarak stratejik açıdan belki de en kritik etki, gümrük tarifelerinin, yapay zekâ (YZ) geliştirme süreci üzerindeki yavaşlatıcı etkisidir. YZ eğitimi, yüksek performanslı yarı iletkenlere ve nadir toprak elementlerine ihtiyaç duyan güçlü veri merkezlerine bağlıdır. Bu bileşenlerin ithalatında yaşanacak zorluklar, YZ inovasyonunun hızını ciddi biçimde yavaşlatabilmektedir.
Yeni Bir "Yapay Zekâ Kışı" mı?
Son yıllarda yapay zekâ alanında adeta bir patlama yaşanmıştır. YZ alanlarındaki hızlı gelişim, beraberinde kontrol, düzenleme ve kötüye kullanım gibi konularda ulusal ve uluslararası düzeyde endişeleri de artırmıştır. ABD ile Çin arasında, özellikle askeri yapay zekâ uygulamaları bağlamında yükselen rekabet, yeni bir silahlanma yarışı korkusunu da beraberinde getirmiştir.
Bir diğer açıdan gümrük tarifeleri nedeniyle YZ gelişiminin yavaşlaması, paradoksal biçimde bir fırsat da oluşturabilmekte, üzerine düşünmek için bir alan açmaktadır. Olası bir yavaşlama, hatta yeni bir “YZ Kışı,” topluma bu teknolojinin dönüştürücü gücünü daha iyi anlamak, etik sınırlarını belirlemek ve daha sağlam regülasyonlar geliştirmek için zaman kazandırabilmektedir. Bu, inovasyon adına bir geri adım gibi görünse de, insanlık adına gerekli bir rota düzeltmesi olarak görülebilir.
Değişen Uluslararası Sistem: Türkiye Ne Yapmalı?
Soğuk Savaş dönemini hayal ettiğimizde; ABD, Sovyetler Birliği’ne karşı gümrük tarifeleri uygulamış, pek çok devlet Washington’ın arkasında saf tutmuş, sadakatini göstermek için adeta yarışmıştır. Buna istinaden bugün ise manzara çok daha farklıdır.
Günümüzde ABD, Soğuk Savaş’taki kadar baskın bir küresel güç olmaktan çıkmıştır. Çin, Sovyetler’in hiçbir zaman sahip olamadığı kadar kapsamlı ve sağlam bir meydan okuma içerisindedir. İlaveten birçok ülke, artık taraf seçmektense politik çeşitlendirme yoluna giderek herhangi bir güce aşırı bağımlı olmaktan kaçınmayı tercih etmektedir.
Örneğin Avrupa Birliği; MERCOSUR ve Meksika ile ticaret anlaşmaları imzalamış, Hindistan ve Malezya ile müzakerelerini sürdürmektedir. Birleşik Krallık, Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma'ya katılmış ve Hindistan’la müzakerelere yeniden başlamıştır. Öte yandan, Kanada ve Portekiz gibi yakın NATO müttefikleri bile, Washington’ın stratejik baskısına fazla bağımlı kalmamak adına Amerikan F-35 savaş uçaklarına alternatifler aramaktadır.
Bu atmosferde, Başkan Trump müttefiklerinden NATO gibi güvenlik garantilerinin karşılığında “dengeli ticaret” talep ettiğinde, alacağı yanıt geçmişteki kadar net ve olumlu olmayabilir.
Gelişmeler göz önüne alındığında Türkiye, kendisini benzersiz derecede avantajlı bir konumda bulabilir. Uzun süredir farklı aktörler arasında stratejik denge politikası güden Türkiye, diplomasideki esnekliği ve pragmatik yaklaşımı sayesinde uluslararası arenada ekonomik ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeyi başarmıştır. Böylelikle Türkiye’nin yaklaşımı, Türkiye'yi tek bir güce bağımlı olmayan, dengeli bir dış politika aktörü haline getirmiştir.
NATO’nun ABD’den sonraki en büyük ikinci askeri gücü olarak Türkiye, ittifak içinde kayda değer bir etkiye sahiptir. Washington’ın ticari baskılarından ve stratejik öngörüsüzlüklerinden rahatsızlık duyan NATO müttefiklerinin sayısı artarken, Türkiye ittifak içi diyaloğu güçlendirmek, çok taraflılığı teşvik etmek ve küresel ortaklıklarını çeşitlendirmek isteyen üye devletleri desteklemek noktasında yapıcı bir rol üstlenebilir. Bu tutum, Türkiye'nin NATO içindeki diplomatik itibarını artırabileceği gibi, transatlantik dengelerde söz sahibi bir bölgesel güç olmasını da sağlayabilir.
Ekonomik ve teknolojik cephede ise Türkiye, Avrupa ile Asya'nın kesişim noktasında, güçlü altyapısı, eğitimli genç nüfusu ve rekabetçi iş gücü maliyetleriyle öne çıkmaktadır. Küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bu dönemde, Trump yönetiminin Türkiye'ye uyguladığı görece düşük tarifeler, Çin dışına üretim taşımak isteyen firmalar için Türkiye’yi cazip bir alternatif haline getirmektedir. Bu durum özellikle yarı iletken üretimi ve teknoloji alanlarında önemli hale gelmektedir; çünkü firmalar artık yalnızca ekonomik değil, jeopolitik kriterleri de göz önünde bulundurarak üretim noktalarını seçmektedir.
Yabancı teknoloji şirketlerine teşvikler sunmak, AR-GE yatırımlarını artırmak ve istikrarlı bir hukuki-finansal zemin oluşturmak gibi adımlarla Türkiye, küresel teknoloji ekosisteminde önemli bir düğüm noktası haline gelebilir ve bu doğrultuda yerli inovasyon kapasitesini güçlendirirken bölgesel teknoloji liderliği hedefini de pekiştirebilir. Türkiye'nin yeni küresel düzende Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki firmalarla kuracağı stratejik ortaklıklar, hem ekonomik dayanıklılığını arttırır hem de diplomatik ağırlığı derinleştirebilir.
Korumacı politikaların ve büyük güç rekabetlerinin şekillendirdiği bu yeni küresel düzende, Türkiye için eşine az rastlanır bir fırsat penceresi açılmaktadır. Jeopolitik konumu, NATO'daki rolü ve büyüyen teknoloji potansiyelinden yararlanarak, Türkiye hem ekonomisini güçlendirebilir hem de uluslararası etkisini artırabilir. Katı ittifak yapıların yerini çok kutupluluğa ve teknoloji rekabetine bıraktığı yeni dünyada, Türkiye’nin en büyük stratejik avantajı, esnekliği olabilir.
