13 Haziran 2025 tarihinde İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve 22 Haziran’da ABD’nin İran’daki üç nükleer tesisi hedef almasının ardından ABD Başkanı Donald J. Trump tarafından duyurulan ateşkesle sonlanan süreç, yalnızca iki ülke arasındaki bir askeri gerilim olarak değil, Trump’ın ikinci dönem dış politikasının temel eksenlerini açığa çıkaran stratejik bir eşik olarak değerlendirilmelidir. Bu müdahale, Trump’ın özellikle ikinci başkanlık döneminde benimsediği “Güç Yoluyla Barış” (Peace Through Strength) ilkesinin Ortadoğu’ya doğrudan yansıması olup İran rejimine, İsrail’in iç siyasal dinamiklerine ve küresel rakiplere özellikle de Çin ve Rusya’ya gönderilen çok katmanlı bir mesaj niteliğindedir.
Bu bağlamda, Trump’ın Mayıs 2025’te ilk yurt dışı ziyaretini, Körfez ülkelerine yapması pek çok açıdan önemli mesajlar içermektedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ı kapsayan bu tura İsrail’in dahil edilmemesi dikkat çekicidir. Her üç ülkedeki açıklamalarında İran’dan defalarca bahsetmesi ise yaklaşan çatışmanın sinyallerini taşımıştır. Trump, Riyad’da yaptığı konuşmada, geçmişteki müdahaleci ABD dış politikasını, özellikle neocon etkisini eleştirerek ulus inşası yerine bölgesel aktörlere inisiyatif verilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda, İran’ın nükleer programının ya diplomasiyle sınırlandırılması ya da gerektiğinde sınırlı güç kullanımıyla caydırılması Trump doktrininin temelini oluşturmuştur.
İran Stratejisi: Kısıtlı Diplomasi ve Kontrollü Askeri Müdahale
Trump yönetimi, 27 Nisan 2025’te Umman aracılığıyla İran’la nükleer müzakerelere başlarken, 60 günlük bir süre tanıyarak sınırlı ve denetimli bir diplomatik takvim benimsemişti. Bu 60 günlük vade, tesadüfen belirlenmemişti. Zira 2015 Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) kapsamında yer alan tetik mekanizması, Ekim 2025’te sona erecektir. Bu mekanizma, İran’ın nükleer programının barışçıl olmadığına dair 4+1 ülkelerinin (Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Çin ve Rusya) kanaat getirmesi durumunda, BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkı devreye girmeden 2006-2010 arasında alınmış ve KOEP ile askıya alınmış BM yaptırımlarını otomatik olarak yeniden devreye sokabilecektir. Trump, bu süreyi diplomatik bir baskı aracı olarak kullanarak İran’ı köşeye sıkıştırmayı hedeflemişti.
Öte yandan müzakerelerin temel koşulu, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurması, yani yüzde 3.67 oranında dahi zenginleştirmeyi sürdürmemesiydi. Bu sert koşulun ardında, hem Trump’ın Cumhuriyetçi Parti içindeki neocon unsurlarla denge kurma ihtiyacı, hem de Obama dönemindeki KOEP’in tekrarı izlenimini doğurmama kaygısı yatmaktaydı. 31 Mayıs’ta Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) yayınladığı İran raporu ise İran’ın nükleer programına dair tespit edilebilen verilerin son derece endişe verici olduğunu ortaya koydu. Raporda, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmadığı, aksine yüksek seviyelerde zenginleştirme kapasitesini artırdığı, yüksek sayıda santrifüjünün olduğu ve belli yerlerde uranyum yakıtı kalıntısı tespit edildiği belirtilmiştir.
Bu rapor, 12 Haziran’da UAEA’nın İran’a yönelik kınama kararı almasıyla sonuçlanmış ve tetik mekanizmasına giden sürecin yolunu açmıştır. Trump çok büyük ihtimalle Avrupa devletleri üzerinden İran üzerinde yeni bir baskı kurma stratejisini öncelemekteydi. Zira bu aşamaya kadar sürecin en başından itibaren doğrudan bir saldırı çağrısında bulunan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu askeri müdahale konusunda açıkça frenlemiştir. Ancak 60 günlük süre dolduğunda İran’ın Trump’la anlaşmaya yanaşmaması, Netanyahu’ya sınırlı bir operasyon için vize verilmesine yol açmıştır.
Operasyonun Asıl Hedefi: Devrim Muhafızları Ordusu’nun Zayıflatılması
İsrail’in gerçekleştirdiği operasyonun yalnızca nükleer tesisleri değil, aynı zamanda Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) hedef aldığı anlaşılmaktadır. Bu seçimin stratejik bir arka planı vardır. Trump, 2019’da DMO’yu “yabancı terör örgütü” ilan etmiş ve bu yapı üzerinden İran’ın bölgesel milis ağlarını, balistik füze programını ve nükleer stratejisini yönettiğini dile getirmiştir. Dolayısıyla İsrail’in operasyonuna verilen örtük onay, maksimum baskı politikasının askeri devamı niteliğindedir. Ayrıca DMO’nun yabancı terör örgütü olarak ilan edilmiş olması, operasyonlara uluslararası hukuk kılıfı da sağlamıştır. Şöyle ki DMO’ya yönelik saldırılar, BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa ve önleyici müdahale doktrinine dayandırılmıştır.
DMO’nun askeri ve lojistik altyapısının hedef alınmasıyla, Trump yönetimi İran’ın kısa vadede nükleer programını yeniden canlandırma, füze kapasitesini güçlendirme ve direniş eksenindeki vekil yapıları destekleme kapasitesini felç etmeyi hedeflemiştir. Bu strateji, müdahalenin taktik bir hamleden ziyade, uzun vadeli caydırıcılık ve rejimi dönüştürme politikasının parçası olduğunu göstermektedir. Trump’ın bu müdahaleyi Netanyahu çizgisinden farklı biçimde kurguladığı da açıktır. Netanyahu’nun her durumda saldırgan politikaları öncelemesine karşın, Trump’ın müdahalesi, minimum angajman içeren, kısıtlı ama etkili olma prensibine dayalıdır. Bu yönüyle klasik neocon müdahalecilikten ayrılır.
Netanyahu Gerilimi: Siyasal Bekanın Bölgesel Barışa Engeli
İran müdahalesi çerçevesinde Trump ile Netanyahu arasındaki stratejik farklılıklar daha da belirginleşmiştir. İç siyasette yolsuzluk iddiaları ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soruşturulan bir figür haline gelen Netanyahu, Arap ülkeleriyle normalleşme sürecinin önünde bir engel olarak görülmektedir. Trump, 8 Ocak 2025’te Truth Social üzerinden Jeffrey Sachs’ın Netanyahu’yu “ABD’yi savaşa sürükleyen lider” olarak nitelediği videoyu paylaşarak, onun güvenilirliğini sorgulayan bir tutum benimsemiştir.
Bu doğrultuda dikkat çeken bir başka gelişme de ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin Netanyahu’nun koalisyon ortakları olan ultra-Ortodoks Haredi gruplarla temas kurmasıdır. Söz konusu gruplar, askerlik muafiyeti krizini gerekçe göstererek hükümetten çekilme tehdidinde bulunmuş, Huckabee ise bu gruplara “ABD desteğinin İsrail’deki erken seçim senaryosunda sekteye uğrayabileceğini” iletmiştir. Bu girişimi, Trump’ın Netanyahu’ya olan güvensizliğini telafi etmeye değil, onu sınırlı destekle kullanılabilir hale getirmeye dönük bir manevra olarak değerlendirmek doğru olacaktır.
“Sözde Dini Lider” Vurgusu ve İran’da Rejimin Kaderi
Trump’ın İran’a yönelik sadece askeri değil, ideolojik düzlemde de mesajlar verdiği görülmektedir. Özellikle 13 Haziran’dan itibaren Trump’ın açıklamalarında İran dini lideri Ali Hamaney için “sözde dini lider” ifadesini kullanması dikkat çekicidir. Trump bu yolla İran müesses nizamı mensuplarına kaderlerinin onun elinde olduğu mesajını vermektedir. Nitekim Hamaney’in Danışmanı Ali Laricani, 29 Haziran’da İran devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, İsrail'in amacının sadece siyasi ve askeri yapıları hedef almak olmadığını, aynı zamanda İran'ın liderliğini doğrudan tehdit ederek devlet yapısını hızla çökertmek olduğunu söylemiştir. Laricani’nin açıklamasında dikkat çeken diğer bir bilgi de İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi'nin toplantı yaptığı binanın hedef alındığı; ama bunun son anda gerçekleşmemiş olduğudur. Bu da ister istemez süreci durduranın Trump olduğu izlenimi oluşturmaktadır.
Sonuç: Güç Yoluyla Barış Doktrininin Jeopolitik Açılımı
13-22 Haziran 2025 arasında yaşanan ABD destekli İsrail’in İran müdahalesi, Trump’ın klasik neocon çizgiden farklı olarak askeri kapasiteyi diplomatik ve psikolojik stratejilerle entegre eden bir dış politika doktrini inşa ettiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, gereksiz angajmanlardan kaçınan ama gerektiğinde yüksek etkili müdahaleyi dışlamayan, çok boyutlu bir denge stratejisine dayanmaktadır. Trump, İsrail’in İran müdahalesine destek vererek yalnızca nükleer programı hedef almamış; DMO’yu zayıflatarak İran’ın füze kapasitesini ve vekil aktörlerini felç etmeyi, Hamaney’in meşruiyetini sorgulayarak rejimin bütünlüğünü zayıflatmayı, Netanyahu’nun kaderini kendi kontrolü altına almayı ve nihayetinde ABD'nin askeri kapasitesini NATO zirvesi gibi çok taraflı platformlarda hegamonik kaldıraç olarak kullanmayı başarmıştır. Bu çerçevede ABD’nin İran’a yönelik müdahalesi, klasik anlamda bir bölgesel savaş değil, Trump’ın uluslararası düzeni yeniden biçimlendirme stratejisinin merkezinde yer alan çok katmanlı bir jeopolitik mühendislik operasyonudur.
