28 Şubat'ta başlayan savaşın ardından şekillenen tabloda, Washington ile Tahran arasındaki krizin seyrinde ABD yönetimi, İran'ın stratejik direncini ve karar alma mekanizmalarını okumada derin bir stratejik körlük yaşamaktadır. Washington'ın dekapitasyon stratejisi ile İran’da rejim değişikliği hedefinde olduğu gibi, sahadaki gerçeklikten tamamen kopuk, kusurlu bir Venezuela analojisi üzerinden strateji üretmeye devam etttiği gözlemlenmektedir. ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance'in, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ı Venezuela'nın pragmatik siyasetçisi Delcy Rodríguez ile eş değer görerek müzakereye zorlanabilecek bir aktör olarak konumlandırması, sadece bir temenniden ibarettir. Gerçekte ise İran'da nihai karar alma yetkisi, sivillerin veya tekil siyasilerin elinde değil, doğrudan Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) etrafında konsolide olmuş katı bir askeri-güvenlik çekirdeğinin tekelindedir. Kalibaf da dahil olmak üzere bu yeni hegemonik elit, İslam Cumhuriyeti’nin temel ideolojik kodlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Kalibaf gibi figürlerin askeri vesayeti aşıp İran'ın stratejik yörüngesini değiştirerek bir müzakere ortağına dönüşebileceği fikri, Washington’ın rejimin karar alma yapısını yok sayan bir yanılsamasıdır.
Washington ile Tahran arasındaki mevcut açmazın merkezinde, ABD'nin dayatmacı diplomasi anlayışı ile İran'ın beka öncelikleri arasındaki asimetri yatmaktadır. Trump yönetiminin her aktörün belirli bir maliyet noktasında boyun eğeceği varsayımına dayanan klasik "havuç-sopa" yaklaşımı, Tahran karşısında işlevsizdir. ABD'nin masaya birer pazarlık konusu olarak sürdüğü nükleer programda uranyum zenginleştirme hakkı, balistik füze kapasitesi, bölgesel vekil güçler ve Hürmüz Boğazı'ndaki hareket serbestisi, Tahran için müzakere edilebilir unsurlar değildir. İran yönetimi, bu varoluşsal sütunları zedeleyecek Amerikan taleplerini özünde bir teslimiyet çağrısı olarak okumaktadır. Tahran, bu taleplere boyun eğmektense devasa ekonomik ve askeri maliyetleri göze almaya hazırdır; zira Amerikan baskısına direnerek ayakta kalmanın kendisi zaten başlı başına bir zafer olarak kodlanmaktadır. İki tarafta da sahadaki kendi kazanımlarının karşı tarafı ödün vermeye mecbur bıraktığına ve diğer tarafın bu krizden kendilerinden daha fazla zarar gördüğüne inandığı karşılıklı öz güven illüzyonu sürdüğü müddetçe, inandırıcı bir diplomatik mutabakat zemininin oluşması pek mümkün görünmemektedir.
"Ne Savaş Ne Barış" Sarmalı ve Deniz Ablukası
Trump yönetiminin ateşkesi uzatma kararı, bir barış arayışından ziyade çatışmanın biçimini ABD lehine yeniden kalibre eden bir yıpratma hamlesi olarak tasarlanmıştır. İran’a yönelik fiili deniz ablukası devam ederken ateşkesin belirsiz bir süre uzatılması, Tahran tarafından stratejik kapasitesini kademeli olarak aşındırmayı hedefleyen en kötü durum senaryosu olarak algılanmakta ve İran, "ne savaş ne barış" (limbo) olan bu askıya alınma halini reddetmektedir. The Wall Street Journal’ın 28 Nisan tarihli haberinde yer alan, Donald Trump'ın İran'ın petrol ihracatını boğmayı hedefleyen genişletilmiş deniz ablukası talimatı da krizin yatıştığını değil, taktiksel olarak yeniden kalibre edildiğini göstermektedir. İran’ın strateji topluluğuna göre ise bu hamle, aktif savaşın sona erdiği yanılgısını getirerek ülkenin güvenlik mekanizmalarını zayıflatmayı ve sürpriz bir ABD-İsrail saldırısına zemin hazırlamayı amaçlayan psikolojik bir oyalama taktiğidir.
Öte yandan, Washington'ın deniz ablukası yoluyla İran'a diz çöktürebileceği varsayımı, en az rejim değişikliği beklentisi kadar yanlıştır. On yıllardır ekonomik yaptırımlara karşı asimetrik direnç geliştiren İran için bir deniz ablukası, alışılmış bir ambargo rejimi değil, doğrudan başka yollarla yürütülen bir savaş ilanıdır. Bu nedenle İran perspektifinden mevcut durum, bir gerilimi düşürme değil, er ya da geç daha şiddetli bir asimetrik çatışma dalgasını tetikleyecek bir tırmanma evresinin başlangıcıdır. İran'ın bu baskıya vereceği yanıt, kendi sularına hapsolmak değil, maliyeti küresel sisteme yaymak olacaktır. Konvansiyonel donanması büyük ölçüde tahrip olmuş olsa da DMO, Hürmüz Boğazı'nda yüzlerce ucuz sürat teknesi, insansız sistemler ve gelişmiş deniz mayınlarından (örneğin Maham serisi) oluşan devasa bir asimetrik "sivrisinek filosu" (mosquito fleet) inşa etmiştir. Boğazı kontrol etmeyi değil, rakiplerin erişimini engellemeyi hedefleyen bu yapı sayesinde İran, ablukanın derinleşmesi durumunda Hürmüz’den sonra Babü’l Mendep Boğazı’nda da bir kriz çıkartma kozunu elinde tutmaktadır.
Nükleer Paradoks ve Yeni Güvenlik Mimarisi
Sahadaki askeri seçenekler de ABD ile İran arasındaki yapısal sorunları çözmekten uzaktır. ABD ve İsrail’in bölgedeki füze veya İHA tesislerini hedef alan saldırıları, askeri literatürde "çimleri biçmek" (mowing the grass) olarak bilinen geçici bir kapasite geriletmesinden ibarettir; tehdidi kalıcı olarak ortadan kaldırmaz. İran'ın coğrafyaya derinlemesine entegre edilmiş askeri altyapısı, büyük ölçüde yerli üretime dayalıdır ve kısa sürede yenilenebilmektedir. Daha da önemlisi, uygulanan maksimum askeri ve ekonomik baskı, nükleer program konusunda son derece tehlikeli bir paradoks oluşturmuştur. Artan varoluşsal tehdit ve ardı ardına gelen çatışmalar, İran'ı nükleer hedeflerinden vazgeçirmek bir yana, DMO içindeki nükleer silahlanma inancını perçinlemektedir. İranlı karar alıcılar nezdinde nükleer kapasiteye ulaşmak sadece arzu edilir değil, rejimin bekası için artık zorunlu bir nihai garanti olarak görülmeye başlanmıştır.
Yakın geçmişe bakıldığında Devrim Rehberi Ali Hamaney, ideolojik bir lider olmasına rağmen pragmatist bir profil çizmekteydi. Hamaney, Obama yönetimiyle nükleer bir anlaşmaya varacak esnekliğe sahip, 7 Ekim 2023 sonrası sürece ve 2024'teki doğrudan İsrail saldırılarına yanıt verirken risklerden kaçınacak kadar temkinliydi. Ancak onun ölümüyle birlikte bu hassas denge ortadan kalkmış, ortaya eskiye kıyasla çok daha öngörülemez, daha az ölçülü ve bölgesel güvenlik açısından daha tehlikeli bir İran çıkmıştır. 2015 Nükleer Anlaşması’nın (JCPOA) yerine somut bir alternatif konulmadan feshedilmesi, bir stratejiden ziyade büyük bir siyasi hataydı. Bu hamle, İran üzerindeki uluslararası kısıtlamaları ve denetim mekanizmalarını ortadan kaldırarak rejime nükleer kapasitesini artırması için fırsat alanı hazırlamıştır. Sonuç olarak İran, uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 3,67'den yüzde 60'a çıkarmış, nükleer silaha ulaşma süresini bir yıldan birkaç haftaya indirmiş ve fiilen bir "nükleer eşik devleti" haline gelmiştir. İran için yüzde 90 zenginleştirme artık bir kapasite meselesi değil, bir tercih meselesidir ve teknolojik kritik eşik geride kaldığı için, eldeki malzemeyi (440 kilogram zenginleştirilmiş uranyum stoku) küçük tesislerde nihai sonuca ulaştırma kabiliyetine artık sahiptir. Mevcut durumda, nükleer programı askeri yöntemlerle tamamen durdurmak imkansıza yakın bir kara harekatı gerektirmektedir.
Sonuç: Kaçınılmaz Tırmanma
İran’ın tavizsiz direnişi ile ABD’nin asgari kabul sınırları arasındaki uçurum öylesine derindir ki, diplomatik çabalar bir uzlaşıdan ziyade karşılıklı suçlama seanslarına dönüşmektedir. Ortada gerilimi düşürecek inandırıcı bir çıkış yolu veya esneklik payı kalmamıştır. Washington'ın başvurduğu salt ambargo stratejileri veya “çimleri biçmek” olarak adlandırılan geçici askeri müdahaleler, bu stratejik açmazı çözmekte yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak; Washington maksimalist hedeflerini küçültmedikçe veya İran’ın güvenlik yaklaşımı temelden değişmedikçe, uygulanan bu dayatmacı baskı sarmalı bir uzlaşı ya da teslimiyet üretmeyecektir. Kalıcı bir diplomatik çıkış yolunun bulunmadığı bu tablo, tarafları klasik bir yıpratma savaşına sokmaktan ziyade; asimetrik araçlarla maliyetin küresel sisteme yayıldığı, sınırları aşan ve öngörülebilirliğin tamamen kaybolduğu çok daha yıkıcı bir çatışma evresini olası hale getirmektedir.
