Amerika Birleşik Devletleri’nin 2025 yılı Ulusal Güvenlik ve Strateji Belgesi, özünde Trump’ın birinci başkanlık döneminden yani 2017’den itibaren başta Avrupa kıtası olmak üzere dünyaya şifahi olarak anlatmaya çalıştığı “Yeni ABD Düzeninin” manifestosu niteliğinde. Washington yönetimi bir bakıma, Avrupa’nın Trump’ın kişisel hezeyanları olarak gördüğü ABD politikalarını, yazılı bir prensipler dizisi haline getirmiş diyebiliriz. 24 temel husustan oluşan bu belgeyi incelerken 19. yüzyılın iki siyasetçisini anarak işe başlamak gerekir.
Bunlardan ilki Amerika kıtasını bir bütün olarak dünyanın kalanından izole etmeyi öngören ABD politikalarının öncüsü, ABD’nin beşinci Başkanı James Monroe. Monroe 1823’ten itibaren kendi adıyla anılan doktrini ile neredeyse bir asır boyunca, yani Birinci Dünya Savaşı’na kadar ülkesinin küresel diplomatik rotasını çizdi. Monroe’nun başkanlığı döneminde, Avrupa’nın sömürgeci güçleri; Fransa, Birleşik Krallık ve İspanya Krallığı hâlâ Kuzey ve Güney Amerika topraklarında hüküm sürmekteydiler. Teksas eyaleti henüz ABD topraklarına katılmamıştı. Monroe’nun doktrini, ABD’yi dünyanın geri kalanının meselelerinden uzak tutmayı amaçlarken, Avrupa güçlerinin Amerika kıtasındaki varlıklarına da karşı çıkıyordu. 2025 Ulusal Güvenlik ve Strateji Belgesi’nin yanı sıra ABD’nin bugün Venezuela’daki askeri eylemlerine bakacak olursak Monroe Doktrini’ndeki Avrupalıların yerini Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya hatta İran almış durumda. ABD, Bolivya’da değişen iktidarla beraber bu ülkedeki nadir toprak elementleri yataklarından Çin ve Rusya’yı tasfiye etmek için harekete geçti. Şili’de de sağcı bir başkanın seçimi kazanması, muhtemelen bu ülkedeki zengin bakır yataklarının Çin’in elinden ABD’ye devri sonucunu getirecek. Venezuela petrolleri üzerindeki İran ve Rusya hakimiyetinin de uzun sürmeyeceğini öngörmek zor değil. Gelelim ABD’ye ilişkin teşhisiyle unutulmaması gereken 19. yüzyılın bir diğer önemli devlet adamına.
ABD Coğrafi Konumunun Konforunu Yaşamak İstiyor
Bu kişi, gevşek bir konfederasyonlar topluluğunu imparatorluk tahtı etrafında birleştiren Alman İmparatorluğu’nun kudretli Şansölyesi Otto von Bismarck. Rivayet o ki Bismarck, ABD’nin coğrafi konumu itibarıyla temin ettiği jeopolitik konforu şu sözlerle özetlemişti: “Amerikalılar çok şanslı bir halk. Kuzeyde ve güneyde zayıf komşularla, doğuda ve batıda ise balıklarla çevrililer.” İşte günümüzün ABD yönetimi yaklaşık 150 yıl önce konulan bu teşhisi yeniden hayata geçirmek istiyor. Birinci Dünya Savaşı’nda dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, Almanya’ya karşı Avrupa kıtasına asker göndermek suretiyle Monroe Doktrini’nde gedik açmış, Avrupalıların eline düşmek istemeyen milletler nezdinde de “Amerikan Mandacılığı” heyecanını doğurmuştu. Ancak ABD halkı, Avrupa’nın işlerine dahil olmaya o denli sert bir tepki verdi ki 1921’de Warren Harding’in izolasyonist Monroe Doktrinine dönüş sözü, Wilson’a karşı seçimi kazanmasında önemli rol oynadı. Bu tarihten sonra ABD bir kez daha Avrupa topraklarında bir savaşa dahil olmamak için kendisini çok sıkı yasal tarafsızlık çerçevelerine hapsetme gereği duydu. Bir çerçeveyi de aşıp kafese dönüşen bu tarafsızlık ve izolasyon takıntısı öyle bir noktaya vardı ki, 1940’ta İngiltere’nin askeri yardım taleplerine dönemin ABD Başkanı Roosevelt doğrudan olumlu yanıt veremedi. İngiltere’ye gönderilecek askeri uçaklar, tarafsızlık yasalarını çiğnememek uğruna atlarla çekilerek Kuzey Dakota eyaletinden Kanada’ya geçirildi ve buradan havalanarak İngiltere’ye gidebildiler. Bu dış politika mirasının izlerini günümüzde ABD’nin Ukrayna-Rusya Savaşı’na yaklaşımında ve 2025 Ulusal Strateji ve Güvenlik Belgesi’nde de bulabiliriz.
İkinci Trump Döneminin Özlü Sözü: “Bu Başka Bir Kıtanın Savaşı”
Bu izleri tespit için 19 Aralık’ta Washington’da düzenlenen bir basın toplantısına gidelim. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun yaklaşık 2 saat süren ve küresel meselelere dair basının sorularını yanıtladığı toplantıda Ukrayna-Rusya Savaşı konusuna girişte kullandığı cümle, günümüz ABD’sinin dünya algısını da ortaya koyuyordu: “Rusya-Ukrayna Savaşı bizim savaşımız değil. Başka bir kıtanın savaşı”. Nitekim ABD Ulusal Güvenlik ve Strateji Belgesi’nde Washington yönetiminin dünya haritası algısı, “Batı Yarımküre ve Doğu Yarımküre” olarak şekilleniyor. Yani artık Birinci Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir Demirperde’den ya da Berlin Duvarı gibi ideolojilerin belirlediği sınırlardan bahsetmek mümkün değil. Bilakis gayet net bir şekilde kuzeyi ve güneyi ile Amerika kıtası ve yanı sıra Grönland, ABD’nin doğal yaşam alanı olarak tarif edilmekte. Bu tanımlama ABD’nin Venezuela üzerinde kurduğu baskıyı, Çin Halk Cumhuriyeti ile ekonomik iş birliği nedeniyle Nikaragua’ya karşı yürüttüğü politikayı ve Küba’ya karşı şiddetlenen ambargosunu daha anlaşılır hale geliyor. Dahası 21 Aralık 2025 günü Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin Louisiana Valisi Jeff Landry’yi Grönland Özel Temsilcisi olarak ataması da yine Ulusal Güvenlik ve Strateji Belgesi’nde çizilen dünya haritası ile yakından alakalı.
ABD’nin kendisinin bulunduğu Batı Yarımküreyi dünyanın geri kalanından özellikle de Avrupa ve Transatlantik ilişkilerinden soyutlayan bu söylemin, Avrupa tarafından kabul edilmesi muhakkak kolay olmayacak. Çünkü ABD, yalnızca Avrupa ile yollarını ayırmakla kalmıyor. Belgede Avrupa medeniyetine 20 yıl ömür biçiyor. ABD bakış açısına göre Avrupa Birliği’nin bürokratik oligarşisi, artan göç ve yetersiz ekonomik kaynaklar gibi sorunlar çağdaş Avrupa medeniyetinin sonunu hazırlamakta. ABD’nin konuya ilişkin teşhisinin bir adım ötesinde ise Avrupa’nın yetersiz finansmanı nedeniyle NATO ittifakının yaşayacağı kaçınılmaz dönüşüme de işaret edilmekte. ABD’nin öngörüsüne göre, ittifakın ayakta kalması için gereken finansmanın sağlanması amacıyla 10 yıl içerisinde Avrupa dışından ülkelerin de ittifaka üye olmaları gündeme gelebilir. Her ne kadar belgede ülke ismi verilmese de, konu finansman olunca yeni NATO üyelik koltukları için en güçlü adayların Körfez bölgesi ülkeleri olduğunu tahmin etmek zor değil.
ABD Ulusal Güvenlik Belgesine Dair Tek Ses Almanya’dan Geldi
Peki belgedeki bu tespitlere karşı Avrupa başkentleri ne diyor? Şu ana kadar duyabildiğimiz tek ses Almanya Başbakanı Merz’in 13 Aralık 2025’te Münih’teki Hristiyan Birlik Partisi kongresindeki hitabında yaptığı tespitler oldu. Almanya ve Avrupa için “Pax Americana” yani “Amerikan Barışı” çağının sona erdiğine dikkat çeken Merz, “Amerikalılar kendi menfaatlerini hırslı bir şekilde savunuyorlar, bizim de artık kendi menfaatlerimizi savunmamız lazım” sözleriyle, değişen paradigmanın kapıya dayandığını ilan etti. “Avrupa, ABD ile ilişkilerin köklü bir şekilde değişmesine ve Rusya kaynaklı tehdidin artmasına hazır olmalı” diyen Almanya Başbakanı, jeopolitik düzeyde “tektonik bir kayma” ile karşı karşıya olduklarına dikkat çekti.
Avrupa’nın akıbetinin ne olacağı sorusu, gündemdeki yerini uzun süre koruyacak. Gelelim şimdi ABD’nin Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne bu belgede nasıl baktığına.
ABD Merkezli Birçok Kutupluluk Arayışı mı?
Öncelikle Rusya artık ABD için şeytanlaştırılan bir aktör olmaktan çıkmış durumda. Moskova daha ziyade özel operasyonlarla, gerek askeri gerek ekonomik düzeyde kontrol altında tutulabilecek bir aktör. Çin Halk Cumhuriyeti’ne gelecek olursak, 2010’dan itibaren ABD Başkanı Obama ve dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından ulusal güvenlik tehdit listesinde birinci sıraya yerleştirilen bu ülke de artık Trump için bir numaralı ekonomik rakipten ibaret kimliği taşıyor. Bu noktada, ABD Ulusal Güvenlik ve Strateji Belgesi’nin daha fazla tartışılması gereken bir noktası da ortaya çıkıyor. Trump’ın ikinci başkanlık döneminin başından bu yana, benim de aralarında bulunduğum pek çok yorumcu, ABD’nin Çin Halk Cumhuriyeti ile rekabetini, “tek kutuplu-çok kutuplu dünya düzeni mücadelesi” olarak değerlendirmekteydi. Oysa Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne dair tespitler, ABD’nin de pragmatik hedefleri olan çok kutuplu bir yaklaşıma evrilmiş olabileceğine işaret ediyor.
ABD’nin Çin’e yönelik stratejisi, karmaşık ekonomik ilişkilerin de etkisiyle caydırıcılık ve karşılıklı bağımlılık arasında denge arayışına yönelik tespitler içeriyor. Washington, Pekin ile rekabetini askeri alandan ziyade nadir toprak elementleri başta olmak üzere kaynaklara ulaşma istikametinde şekillendirmeyi öngörüyor. Keza ABD’nin Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya ile kurduğu ilişkilerin de yine kaynaklara erişim amaçlı pragmatik bir yaklaşım içerdiğini görüyoruz. Bu yaklaşım aynı zamanda ABD’nin artık renkli devrimleri desteklememe ya da “demokrasi götürme amaçlı” işgalleri sonlandırması ihtimallerini içeriyor. Elimizdeki belge, ABD yönetiminin kısa vadede ideolojik ortaklardan ziyade kaynaklara erişim ve ekonomik nüfuz elde etmeye yönelik ittifaklar peşinde olacağını gösteriyor. Son olarak bu tespitleri yaparken bir şerh de koymak lazım. ABD yönetiminin Kasım’da kamuoyu ile paylaştığı belgenin Avrupa’yı hedef alan daha sert eleştiriler içeren geniş bir versiyonu da olduğu iddia edilmekte. Bu yazının kaleme alındığı tarihte ispatlanmamış olan bu iddia, yabana atılır türden değil. Eğer bu belge gerçekten varsa, Transatlantik ilişkilere odaklanan daha kapsamlı bir değerlendirme yapmamız gerekecektir.
