28 Şubat 2026'da başlayan ABD/İsrail-İran savaşı, Körfez bölgesi açısından uzun süreli bir stratejik dönüşümü bir aya sığdırmaya zorlamış ve bölgeyi çatışmalarda tarafsızlıktan zorunlu bir saf tutma sürecine sürüklemiştir. İran’ın savaşın başından itibaren, ABD ve İsrail’in kendi topraklarına saldırıları karşısındaki stratejilerinden birisi, Körfez ülkelerindeki ABD ile bağlantılı unsurları hedef almak olmuştu. Fakat İran’ın, ABD unsurlarının yanında saldırılarını Körfez’deki ekonomi politik hedefleri ve hayati noktaları da içerisine katarak genişletmesiyle, Körfez’in arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık işlevi fiilen işlevsiz kalmış, yerini hayatta kalma güdüsüyle şekillenen bir taraf belirleme zorunluluğu almıştır. Dolayısıyla bu çalışmanın temel sorusu, Körfez ülkelerinin, savaşın ilk günlerinde korumaya çalıştıkları her iki tarafa da mesafeli duruşlarını terk ederek Batı güvenlik mimarisine neden yaslanmak zorunda kaldıklarıdır.
İran'ın Körfez'i Rehin Alması
Savaştaki en kritik meselelerden bir tanesi, İran’ın neredeyse, uzak hasımlarından daha fazla oranda komşularının refahını ve yaşamsal noktalarını doğrudan savaş sahası haline getirmiş olmasıdır. İran savaşın başından bu yana, doğrudan ABD ve İsrail unsurlarına yönelik saldırılarının yanında, Körfez'in sivil ve ekonomik altyapısına, tuzdan arındırma tesislerine, uluslararası havalimanlarına ve küresel enerji hatlarının merkezi olan Hürmüz Boğazı'na yönelik sistematik bir baskı kampanyası yürütmektedir. İran’ın bu tercihi, ABD’nin Körfez’deki ortaklarına ciddi bir baskıyla bu ülkelerin ABD nezdinde baskı oluşturmasını sağlamak ve küresel ekonomiyi tehdit ederek ABD-İsrail saldırılarına yönelik uluslararası bir farkındalık uyandırma amacını taşımaktadır. Fakat neredeyse bir ay geçmiş olmasına rağmen, İran’ın Körfez’e yönelik saldırılarının yoğunluk açısından azalmış olması, İran açısından ABD-İsrail tehdidini, Körfez açısından ise İran tehdidini bitirmiş değildir.
İran’ın Körfez’e misillemeleri konusunda bölgede komşularına yaşam alanı tanımama olarak kavramsallaştırılabilecek bu tehdit boyutu, Körfez siyasi psikolojisinde onarılması zor bir kırılma bırakmıştır. Çöl iklimine özgü su kıtlığının göz ardı edilemeyeceği bu coğrafyada, tuzdan arındırma ve temiz su elde etme tesisleri gibi son derece stratejik noktalara yönelik saldırıların, havalimanlarına veya askeri üslere yönelik saldırılardan çok daha varoluşsal bir kaygıyı beslediği görülmektedir. Böylece Körfez ülkelerinin, ekonomik ve yaşamsal terörizm olarak ifade ettikleri İran saldırıları, bölgeyi alışılmış hesaplamalar üzerinden tarafsız kalmaya zorlayan stratejileri ortadan kaldırmış ve bunun yerine hayatta kalma güdüsü, Körfez devletlerini Batı güvenlik eksenine doğrudan itmiştir. Bu varoluşsal baskı, İran'ın bölgede komşuları ile inşa ettiği diplomatik zemini de aynı hızda çökertmektedir.
İran'ın Bölgesel Tecridinin Derinleşmesi
Suudi Arabistan ve İran arasında, Mart 2023’te Çin, Umman ve Irak’ın kolaylaştırıcılığı ve arabuluculuğu çerçevesinde diplomatik normalleşme dönemi başlamıştı. Fakat Ekim 2023 sonrası bölge siyaseti, yine İran’ın ABD-İsrail saldırılarına Körfez’i merkeze alarak gerçekleştirdiği misillemeler, 2023 Pekin Anlaşması'nın simgelediği normalleşme döneminin kapandığını teyit eden en güçlü göstergelerden birisidir. İran ile 2023’deki bölgesel normalleşme ve yumuşama döneminin sonuna geliniyor olunduğunu gösteren bir diğer nokta da bölgenin ABD-İran ve İsrail-HAMAS konularındaki arabulucusu Katar'ın söylemindeki sertlik tonudur. Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Majid AlAnsari, Ras Laffan tesislerine yönelik İran saldırılarının ardından yaptığı açıklamada, “güvenin nasıl yeniden inşa edileceğine karar vermek artık İran'a kalmıştır” ifadelerini kullanmıştır. Bu çıkış, Katar-İran ilişkileri açısından salt bir diplomatik şikâyetin ötesinde anlam taşımaktadır. Doha gibi, İsrail-HAMAS ateşkesini kolaylaştıran ve İran ile açık bir diplomatik kanal koruyan bir başkentin bile İran'ı sorumsuz bir aktör olarak konumlandırmaya başlaması, İran’a yönelik bölgesel tecridin başlayıp güçleneceğinin en kritik emarelerinden bir tanesidir. Kaldı ki Doha, İran’ı Haziran 2025’te bu ülke tarafından ilk defa vurulduktan sonra dahi bu şekilde ilan etmemişti.
Bu noktada BAE Sanayi ve İleri Teknoloji Bakanı ile BAE Ulusal Petrol Şirketi (ADNOC) İcra Kurulu Başkanı Dr. Sultan Al Jaber'in açıklamaları, BAE’nin ve Körfez’in bu noktadaki politikalarını açıklar niteliktedir. Sultan Al Jaber’in Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı “ekonomik terörizm” olarak nitelemesi, Körfez’in artık İran’ı, mevcut düzeni hedef alan belki de en kritik tehdit olarak açıkça tanımladığının göstergesidir. Durum o ki, Körfez'in en büyük kamu enerji şirketinin tepesindeki bir isim, İran'ın eylemlerini meşru düzene yönelik bir terör pratiği olarak tanımlamaktadır. Yine İran’a karşı, BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid de benzer ifadeler kullanmaktan çekinmemişti.
BAE ve Katar’ın yanında, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ise söylemini giderek artan kararlılıkla sertleştirmiştir. 19 Mart'ta Riyad'da düzenlenen Arap ve İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları İstişare Toplantısı nezdindeki açıklamalarında, gerekli görüldüğünde askeri eylem hakkını saklı tuttuklarını açıklarken, birkaç gün sonrasında yayımladığı bildiride, İran'ın saldırılarının Pekin Anlaşması'nı ve BM Güvenlik Konseyi 2817 sayılı kararını çiğnediğini belirterek masada her türlü ihtimalin olduğu mesajını vermişti. Karşılık verme hakkı vurgusuyla desteklenen bu dil, Suudi Arabistan’ın pasif bir denge tutumundan aktif bir caydırıcılık refleksine geçtiğini gösterir niteliktedir.
Tabii ki bölgedeki söylemsel düzeydeki kırılmanın diplomatik eylemlere yansıması gecikmedi. Körfez başkentlerindeki İran diplomatik misyonları, kısıtlamalar ve persona non grata ilanlarıyla karşılaşırken, Beyrut'un İran büyükelçisini persona non grata ilan etmesi ve Tahran'a uçuşları yasaklaması, İran'ın bölgesel tecridinin Körfez'le sınırlı olmadığını bunun yerine bölgesel bir karakteri haiz olduğunu göstermektedir. Bu tablo normalleşme döneminin ne denli kırılgan temeller üzerine inşa edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Diplomatik sermayesini yitiren İran, bölgesel meşruiyet zeminini hızla aşındırmaktadır.
Yeni Güvenlik Mimarisi
Körfez dış politikasındaki üçüncü ve belki en kalıcı dönüşüm, güvenlik mimarisinin niteliğinde gözlemlenmektedir. BAE Devlet Başkanının Diplomatik Danışmanı Dr. Enver Gargaş, bu dönüşümü en açık biçimde formüle eden isimlerden birisi olmuştur. Gargaş’ın zor zamanda kime güvenebileceğinizi iyi bilmelisiniz ve bu tür kriz anlarında net pozisyonların önemi üzerine yaptığı vurgu, Körfez'in artık muğlak dengeler arayışından vazgeçtiğini ve bağlılıkları somut askeri destekle kanıtlayan ortakları tercih ettiğini ortaya koymaktadır. Bu söylem, Körfez'in eylemden geri duran Arap ortaklar yerine; ABD, NATO ve Fransa gibi somut kapasiteler sunan aktörlerle hibrit bir güvenlik ekosistemi kurmaya yöneldiğini yetkililer üzerinden yansıtmaktadır.
Önde gelen BAE’li akademisyen Prof. Abdulkhaleq Abdulla ise çok daha keskin bir çerçeve sunmaktadır. BAE'nin NATO ile derinleşen ilişkilerini ve Fransa'nın Abu Dabi'deki kalıcı askeri üssünü işaret eden Abdulla, BAE’nin kırılgan Arap devletlerine ihtiyacı olmadığını tescillemekte ve Körfez'in geleneksel Arap dayanışması retoriğine artık bağlı kalmadığını ilan etmektedir. BAE’li isimlerin İran Devrim Muhafızları Ordusunun kurumsal çöküşünü açıkça dile getirmesi ise bölgede bir rejim değişikliği beklentisinin ya da en azından bu ihtimale dönük hesabın Körfez stratejik planlamasına girdiğini düşündürmektedir.
Bu siyasi iradenin askeri altyapıyla buluşması somut biçimler almaktadır. ABD'nin 82. Hava İndirme Tümeni'nden bin askeri bölgeye sevk etmesi, İngiltere'nin Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan'a kısa menzilli hava savunma sistemleri konuşlandırması ve Hürmüz'ü İran’ın rehininden kurtarma senaryolarına ilişkin operasyonel planlamaların hız kazanması, kolektif caydırıcılık mimarisinin somut askeri altyapıyla desteklendiğinin göstergeleridir.
Görünen o ki, Körfez dış politikası artık bir geçiş noktasında yahut yeni bir paradigmanın içindedir. Stratejik özerklik ve arabuluculuk ekseninde şekillenen önceki dönemin ayırt edici özelliği, mesafeyi koruyarak tüm aktörlere açık kapı tutma refleksini içermekteydi. Bugün bu refleks, yerini taraf belirleme zorunluluğuna bırakmış görünmektedir. Körfez her ne kadar bugün İran’ı ötekileştiren ve ABD’ye daha yakın bir pozisyon benimsemiş olsa dahi, ABD ile güvenin yeniden inşası zorlu bir süreç olmaya devam edecektir. Körfez başkentleri, Ocak 2026'ya dek aktif olarak engellemeye çalıştıkları bir savaşın içinden geçmekteler. Bu yakın zamanlı tarihsel hafıza, ABD’ye duyulan güvensizliği besleyecektir. Bununla birlikte mevcut konjonktürde İran'ın varoluşsal tehdit olarak yeniden tanımlandığı, stratejik tesislerinin ve enerji hatlarının hedef alındığı, bölgesel meşruiyetin İran tarafından tahrip edildiği bu ortamda Körfez devletleri için kolektif caydırıcılık artık bir zorunluluktur.
