28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaşta, yüksek yoğunluklu saldırıların ardından Pakistan’ın arabuluculuğu ile 8 Nisan’da ilan edilen ateşkes ile yeni bir safhaya girilmişti. Aradan geçen yaklaşık iki ayın ardından ateşkesin yalnızca kâğıt üzerinde kaldığı tespiti yapılabilse de tarafların yeniden yüksek yoğunluklu savaş temposuna dönmek istemedikleri de aşikâr. Hürmüz Boğazı hattında neredeyse her gün yaşanan sınırlı çatışmalara rağmen iki tarafın da ateşkese bağlı oldukları yönündeki açıklamaları, savaş yorgunu olduklarını ve savaşın iki taraf açısından da niyetlenilen sonucu üretmediğini gösteriyor.
İran, ABD/İsrail’in yoğun ve etkili saldırılarına dayanabilmiş ve bunu başarı hanesine yazabilmişse de maruz kaldığı altyapı hasarının boyutları, yeniden savaşa dönmemek için zorlayıcı bir gerekçeyi ortaya koyuyor. ABD ise yalnızca askeri gücün zafer getirmeyeceğine kani olmuş durumda. Artık savaş denkleminin asıl belirleyici değişkenleri; dayanıklılık, sabır ve direnç gibi kavramlar olarak görülüyor. Teknik anlamda henüz bir yıpratma savaşından bahsedilmese de düşük yoğunluklu çatışmalar, tarafların birbirlerine müzakere masasında üstün gelmek adına giriştikleri stratejinin önemli bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Tüm bu tablo içerisinde 28 Mayıs’ta İran ile ABD arasında bir mutabakat muhtırasının ABD Başkanı Donald Trump’ın onayını beklediği birçok kaynak tarafından doğrulanarak ortaya atıldı. Fakat Netanyahu başta olmak üzere İsrailli aktörler ve İsrail’in etkisi altında çalışan ABD’li siyasilerin baskısı sonucu Trump bir türlü bu anlaşmayı onaylayıp duyurmadı. Basına sızdırılan mutabakat muhtırası, anlaşmazlığın en temel maddelerinden olan nükleer meselenin müzakeresini 60 günlük bir yoğun müzakere dönemine erteliyordu. Dolayısıyla Trump anlaşmayı duyursaydı bile en az 2 ay boyunca kapsamlı bir barış anlaşması mümkün olmayacak ve yüksek ihtimalle Körfez’deki çatışmalar da bugün olduğu gibi devam edecekti.
Hürmüz Düğümü Nasıl Çözülecek?
Nükleer meselenin ardından en temel ayrışma konusu, Hürmüz Boğazında İran’ın dikte etmeye çalıştığı yeni bir statünün mü yoksa eski transit rejiminin mi geçerli olacağı sorusu etrafında düğümleniyor. Söz konusu mutabakat muhtırasının maddelerine ve başta Trump olmak üzere ABD’li yetkililerin açıklamalarına göre Hürmüz’de savaş öncesine anlaşma sonrasında hemen dönülecek. İranlı yetkililer ise hâlâ aynı pozisyonlarında duruyorlar: “Hürmüz’de savaş öncesine dönülemez.” İran’ın talep ettiği yeni geçiş protokolüne göre, Boğaz’dan geçiş ancak İran ve Umman tarafından yönetilebilir. Hatta İran, Fars Körfezi Su Yolu Yönetim Kurumu adında yeni bir yapı ihdas ederek Körfez’den geçiş yapmak isteyen gemiler için izlenmesi gereken usulleri de açıkladı. İranlı yetkililer, Hürmüz’ün ülke savunması için en etkili caydırıcılık unsuru olduğunu söylüyorlar.
Tahran yönetimi bu konuda haksız değil. Zira konvansiyonel askeri güç asimetrisi, Tahran’ın jeopolitik pozisyonunun avantajıyla telafi edilerek ABD’ye ciddi maliyetler üretildi. Küresel deniz ticaretinin sekteye uğraması ve enerji piyasalarındaki dalgalanma, Beyaz Saray’a birçok alanda fatura çıkardı. ABD’nin küresel deniz ticaretinin nihai garantörü olma pozisyonu sarsıldı. Bu durum, ABD’nin küresel hegemonyasının altının oyulması anlamına geliyor.
Öte yandan ABD içi dengeler açısından da Trump zor durumda. Artan enerji maliyetleri, akaryakıt fiyatlarına yansıdı ve Trump seçmenleri de bu durumdan şikayetçi kesimin önemli bir kısmını oluşturuyor. Yaklaşan ara seçimler öncesi, Trump’ın (her ne kadar kendisi “acelem yok” dese de) İran ile anlaşma yapmak adına zaman baskısı yaşadığı bir gerçek.
İran’ın Hürmüz üzerinden bıraktığı bu tahribatın ABD’nin küresel pozisyonuna ve Beyaz Saray’a verdiği zararlar göz önüne alındığında, Tahran’ın caydırıcılık mantığının somut bir zemine oturduğu anlaşılabilir. Ancak İran, Hürmüz kozunu gelecekteki muhtemel ABD/İsrail saldırılarına karşı bir caydırıcılık unsuru olarak formüle edip hukukileştirmeye/kurumsallaştırmaya çalışsa da bunun caydırıcılık mantığının ötesine uzanan bir yeni bölgesel jeopolitik tasavvurun kaldıracı olarak dizayn edildiğini anlamak zor değil. Zira Hürmüz’ü kontrol eden, Körfez’i de kontrol eder. Bu durum, gemilerden geçiş ücreti almak gibi ekonomik ya da salt caydırıcılık üretmek gibi güvenlik sebepleriyle izah edilemez.
Hürmüz Boğazı’nı kullanan ve Körfez güvenlik kompleksinin parçası ülkeler başta olmak üzere İran dışındaki tüm aktörler, Hürmüz’de yeni bir statü dayatılmasına karşıdırlar. İran’ın bölgenin yeni hegemon aktörü olmasına yol açacak ve yaklaşık son 10 yılda bölgede kaybettiği nüfuzu yeniden kazanmasına zemin hazırlayacak bu gelişme, Körfez ülkeleri açısından varoluşsal bir tehdit anlamına geliyor.
ABD için de bu hem küresel deniz ticaretindeki mevcut normların sarsılması (Hürmüz’ün diğer dar deniz yolları için emsal teşkil etmesi) hem de Körfez’de son 50 yıldır kurduğu petro-dolar sisteminin hükmünü yitirmesi anlamına geliyor. Yani ABD’nin küresel hegemonyasına bir yeni meydan okuma. Dolayısıyla ABD’nin İran’ın bu yeni iddiasını kabul etmesi, küresel güç mücadelesindeki pozisyonunun aşağı yönlü değişiminin kabulü anlamına gelecek. Trump yönetimi, böyle bir ihtimale kapı aralamak istemiyor. Ancak bir taraftan da İran’ın Hürmüz konusundaki katı tutumunun pazarlık kozu mu yoksa nihai bir hedef mi olduğunun ayırdına varmaları gerekiyor.
Bu konuda İran içerisindeki siyasal elitler, maksimalist bir pozisyona kaymış durumdalar. Savaş sonrası karar mekanizmalarında etkinliği yükselen Devrim Muhafızları Ordusu komutanları, katı ve uzlaşmasız bir müzakere pozisyonunu benimsediler. Dolayısıyla Hürmüz konusundaki sert tutum, İran’ın kendi içindeki yönetim anlayışının değişimiyle de uyumlu görünüyor. Ancak reelpolitik ve jeopolitik gerçeklik bir noktada kendini dayatacaktır. İran ne kadar ısrar ederse etsin, tüm bölgeyi karşısına alamaz. Her fırsatta Umman ile birlikte Hürmüz’ü yöneteceğini söylese de Umman tarafından bu yönde bir açıklama gelmedi. Üstelik Trump, Umman’ı da vurmakla tehdit etti. Tahran’ın bu ısrarı, Umman’ı da ciddi bir riske sokuyor.
Barışın Önündeki En Büyük Engel: İsrail
İran, Pakistan aracılığı ile yürüyen müzakerelerdeki ön şartını, savaşın tüm cephelerde durması olarak ileri sürmüştü. Buna göre İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını durdurması gerekiyordu. Ancak İsrail, türlü bahanelerle Lübnan’a saldırmaya devam etti. Bunun üzerine İran tarafının 1 Haziran’da müzakereleri sonlandırdığı duyuruldu. Zira Tahran yönetimi için barışın en önde gelen şartlarından biri, Lübnan hattının korunması.
Lübnan, İran’ın bölgesel stratejisi için hayati öneme sahip bir bölge. 1979 İslam Devrimi sonrası kurduğu Hizbullah aracılığı ile Levant bölgesinde nüfuz sahibi olan Tahran, Suriye’nin “kaybedilmesinin” ardından elinde kalan tek kaleyi de kaybetmek istemiyor. İran’ın bölgede başka silahlı örgütlerle de yakın ilişkileri olsa da Hizbullah ile olan ilişkisi ideolojik ortaklığa dayanıyor ve bu yüzden yeri doldurulamaz.
Diğer yandan teknik olarak da İsrail saldırganlığı Lübnan’da durmadan bölgeye barış ve huzur gelmesi mümkün görünmüyor. Zira İran’da cephe kapansa bile İsrail Lübnan-Suriye hattı üzerinden savaşa, insan öldürmeye ve istikrarsızlık yaymaya devam edecek. Bu durum İran cephesindeki barışın zeminini de istikrarsızlaştıracak. Sadece İran’a değil tüm bölgeye maliyet üretecek.
İran’ın müzakerelere devam etmeyeceğini söylemesi üzerine Trump, hem İsrail ile hem de Hizbullah ile görüştüğünü ve tarafları ateşkese razı ettiğini açıklayarak diplomatik hattı canlı tutmaya çalıştı. Lakin Trump’ın ateşkes açıklamasına rağmen, 6 Haziran itibarıyla Al Jazeera’nın açıklamasına göre 2 Mart’tan beri gerçekleşen İsrail saldırılarında 3 bin 593 Lübnanlı hayatını kaybetti. Ve yine Trump’ın açıklamalarına rağmen İsrail’in saldırıları hâlâ devam ediyor. İsrail yönetimi, Trump yönetimi üzerindeki nüfuzunu ve baskı gücünü Ortadoğu’yu kana bulamak için kullanmaya devam etmeye niyetli. Böyle bir denklemde barışın ve istikrarın kalıcı olması maalesef mümkün görünmüyor. Neticede, hem Hürmüz düğümünün çözülmesi hem de İsrail saldırganlığının engellenmesi, Ortadoğu’da barış yönünde atılacak ilk adımlardan olmak zorunda.
