Kriter > Dış Politika |

Avrupa Popülist Partileri 2: Almanya İçin Alternatif Partisi


AfD ilk kurulduğunda ortak para birimine ve AB karşıtlığına dayalı muhafazakâr üst orta sınıf tepkilerine dayanırken ek olarak 2015 mülteci dalgasında alt sınıflarının tepkilerini de toplamayı başarmıştır. Bugün ise iktidara ortak olma uğruna mültecilerin ve yabancıların sayısını azaltma politikasından rahatça vazgeçebilmekte ya da ötelemektedir. Dahası milliyetçi çağrışımları olan egemen kültür üstünlüğünü de altını çizerek programına dâhil etmemektedir.

Avrupa Popülist Partileri 2 Almanya İçin Alternatif Partisi
Almanya İçin Alternatif (AfD) Partisi'nin Eş Başkanı Alice Weidel (Halil Sağırkaya / AA, 9 Temmuz 2025)

Avrupa popülist partilerinin ortak taraflarından biri, sistem dışı ve alternatif iddiaları olmuştur. AB ya da NATO karşıtlığı, ortak para birimi karşıtlığı gibi kökten değişimleri arzulamışlardı. Fakat zamanla hem küresel iktidarla hem de ulusal hiyerarşi ile daha uyumlu hale gelmişlerdir. Muhalefette kalarak değil de iktidar yoluyla politikalarını realize etmek için tavizler vermekten kaçınmamışlardır. Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (AfD) varlık sebeplerinden en önemlisi 2015’teki mülteci akını ve Merkel’in “başarabiliriz” mottosuyla mülteci akınını kabullenmesiydi. AfD’yi popüler olarak güçlendiren ise mülteci karşıtlığına dayalı “geri göçcü” (remigration) politikaları olmuştu. 2013’te kurulduğunda AB karşıtı muhafazakâr liberal profesörler ve üst yöneticiler partisi olarak bir halk partisi olmaktan ziyade elitist tepkilerden beslenmekteydi. 2015 mülteci akımı, İslamofobik çağrışımlarıyla birlikte getirdiği korkularla AfD hareketini toplumsallaştırdı ve parti içindeki milliyetçi radikaller öne çıktı. 2015 sonundaki Köln kentinde yılbaşı kutlamaları sırasında yaşanan taşkınlıklar ve tecavüzler Kuzey Afrikalıların üzerine yapıştığında, AfD’nin söylemleri ve korkuları, toplumsal karşılığını çoktan bulmuştu.

 

Geleceğe Matuf Bir Parti

2015 başında, parti içi iktidar kavgası sonrası popülerliğini kaybetse de mülteci akını ve Merkel’in meşhur “başarabiliriz” açıklaması sonrasında toplumsal olarak yüzde 3’lerden yüzde 10’ların üstüne fırlayan partinin halen sınırları tam olarak tanımlanmış bir programı bulunmamaktaydı. Perty ile lider değişimi yaşayan partide, gruplar farklı isimlerin arkasında toplanmıştı. Parti liberteryenler, muhafazakârlar ve radikal milliyetçilerden oluşan küçük liderlerle doluydu.

AfD gibi popülist partiler, kendilerini nasyonalist partiler gibi geçmişe dönük değil geleceğe matuf konumlandırmaktadır. Bu nedenle geçmişle hesaplaşma yerine geleceği temizleme görevini üstlenmektedir. AfD de bin yıllık tarihten değil bin yıllık umuttan bahsetmektedir. Geçmişe dayalı bir üstünlükten ziyade geleceğe dayalı bir korumacılık, popülist partileri “suçtan” uzaklaştırmaktadır. Nihayetinde onların temiz geleceğinde mültecilere yer bulunmamaktadır. Bu bağlamda dışlayıcı değil koruyucu olduklarını düşünmektedirler. Geçmişten gelen tortulardan kurtulmaktan ziyade geleceği hijyenize etmektedirler. Bu tür pasifist tutumları da sonunda popülist partileri ceza hukuku ile karşılaşmaktan korumaktadır. Diğer taraftan partinin radikallerinden Höcke’nin gelecekten bahsederken “bin yıllık Reich”e dair metin altı göndermeleri de aslında mesajın yerini bulmasının istendiğini göstermektedir. Ayrıca AfD’nin kendi dışındaki partilerden bahsederken “eski partiler” söylemini kullanması da aslında gelecek odaklı siyasetlerinin bir parçası olarak sayılabilir.

AfD de ilk kurulduğunda ortak para birimine ve AB karşıtlığına dayalı muhafazakâr üst orta sınıf tepkilerine dayanırken ek olarak 2015 mülteci dalgasında alt sınıfların tepkilerini de toplamayı başarmıştır. Bugün ise iktidara ortak olma uğruna mültecilerin ve yabancıların sayısını azaltma politikasından rahatça vazgeçebilmekte ya da ötelemektedir. Dahası milliyetçi çağrışımları olan egemen kültür üstünlüğünü de altını çizerek programına dâhil etmemektedir. Kültürel hiyerarşi kurmaya dayalı egemen kültür anlayışının yerini daha pasifist, kültürünü koruma iddiası almaktadır. Bu anlamda giderek muhafazakâr sağ partilerin yerini almaktadır. Alman egemen kültürünü (leitkultur) savunan ve mülteci karşıtlığına dayalı politik duruş, son on yılda AfD’yi birinci parti yaptı ama iktidara ortak yapamadı. AfD’nin parlamento grubu, iktidara ortak olmanın yolunun egemen kültür ve mülteci karşıtlığından taviz vermekte olduğunu gördüğünden politik duruş değişikliğine gitmekte de beis görmemiştir.

AfD tabela

İktidar Arzusu ve Doğu Almanya

Avrupa genelinde popülist partilerde iktidara ortak olma amacıyla Melonileşme temayülü artmaktadır. Pragmatik popülizm, iktidara yaklaştıkça ana politikalardan taviz dozunu da artırmaktadır. Avrupa popülist partilerinin ortak niteliklerinden biri de iktidar pragmatizmine sahip olmalarıdır. Bu yolda antisemitizmlerini kendileri için daha zararsız olan hatta sempati bile kazandıran İslam düşmanlığına, kendi milletlerini üstün gören anlayışlarını politik kimliklerini koruyan iddialara çevirmeyi başaran popülist partilerin, iktidar yolunda vazgeçmeyecekleri ilkeleri azdır. AfD açısından gelişim yine de biraz farklılaşmaktadır. Avrupa’nın diğer popülist partileri radikal söylemlerle iktidara ortak olmakta ve iktidar yolunda yavaş yavaş radikal söylemlerini terk etmektedir. AfD ise avro karşıtlığı gibi liberal ve muhafazakâr söylemlerle kendini göstermiş ve yüzde beşlere yaklaşmış, mülteci ve İslam karşıtlığı gibi radikal söylemlerle yüzde onları bulmuş ama egemen kültürü koruma ve geri göç iddialarıyla yüzde yirmileri aşmış sonunda iktidara ortak olmak için dışlayıcı söylemlerini yumuşatmış bir partidir. Son kamuoyu yoklamalarında yüzde 25 civarında birinci parti olarak çıkması, AfD liderliğinde iktidar arzusunu da tetiklemiş ve söylemlerdeki sertlik yumuşamıştır. Diğer taraftan Hristiyan Demokratları kendileriyle koalisyona zorlama adına muhalefetlerini özellikle başbakan Merz’e doğru çevirmişlerdir.

Hristiyan Demokratlara dayalı muhafazakâr sağın uzun zamandır popülist partilerin önünü alma uğruna onların sloganlarına sahip çıkması da AfD gibi partileri siyasi yelpazede daha da meşrulaştırmaktadır. Alman siyasetinde “yangın duvarı” gibi inşa edilen popülist partilerle iktidar ortaklığı karşıtlığı, AfD büyüdükçe anlamını yitirmektedir. Koalisyonun hiçbir partiye sadece kendi politikalarını uygulama imkânı vermemesi de popülist partilerin muhafazakârları, sözlerinde durmamakla suçlamasını beraberinde getirmektedir. AfD gibi iktidara ortak olmak için yeterince büyük olduğunu düşünen partiler, özellikle muhafazakâr partileri kıskaca almakta ve kendileri ile koalisyona zorlamaktadır. Kendilerini politik olarak dışlayan yangın duvarını aşmak için de politik iddialarını kolayca yumuşatmaktadırlar. AfD gibi politik konsepte dayanmaktan ziyade tepkilere dayalı partilerin ülkeyi tek başına yönetecek çoğunluğa sahip olmaları, sosyolojik olarak halen mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle mutlaka koalisyona girerek yönetime ortak olmak zorundadırlar. Sloganlara yansıyan politik iddialarından çabuk vazgeçmeleri aslında biraz da sosyolojik sınırlarından kaynaklanmaktadır.

AfD toplumsal desteğinin büyük bir bölümünü Doğu Almanya’dan almaktadır. Bir nevi birleşmeye karşı Doğu Alman tepkisi AfD’de toplanmaktadır. Doğu Almanlar birleşmeyi eşit olmayan bir ilişki biçimi olarak algılamakta ve Alman siyasetinde etkili olamadıklarına inanmaktadır. Aslında yabancı oranları yaşadıkları şehirlerde yüksek olmasa da mülteci akımını ilk karşılayan sınırlarda yer almaları, yabancı düşmanlığını da körüklemektedir. Federal hükümetin Rusya karşıtı politikaları ile de uyumlu değillerdir. Uzun yıllar iş birliği içinde oldukları Rusya, Doğu Almanlara göre düşman değildir. Diğer taraftan ekonomik geri kalmışlıkla mücadele ederken Batı Almanya refah devletinin çevreci ve yeşil politikalarını da gereksiz bulmaktadırlar. Bu nedenle en uzak oldukları parti Yeşillerdir. Fakat CDU dışında diğer geleneksel partilerin zaten anlamlı bir oyu bulunmaktadır. CDU’nun yanında Sahra Wagenknecht Birliği’nin (BSW) kültürel olarak sağ ekonomik olarak sol politikaları dışında ciddi bir politik rakibe sahip değillerdir. Doğu Almanya’nın geri kalmışlığının ve politik sorunlarının ancak güçlü bir liderlikle çözüleceğini düşünmeleri, AfD’ye yönelişi güçlendirmektedir. Diğer taraftan Doğu Almanya’dan nitelikli ve genç nüfusun geri kalmışlık dolayısıyla göç etmesi, aynı zamanda yaşlılar ve daha az eğitimlilerin geride kalması, dolayısıyla da AfD gibi partilere eğilimi artırmaktadır. Diğer popülist partiler gibi AfD de halkın elitler ve yöneticiler tarafından yalnız bırakıldığı temasına özellikle yaslanmaktadır.

Avrupa siyasetinin en önemli açıklarından biri de politik lider çıkarmakta zorlanması ve karizmatik siyasetçilerinin olmamasıdır. Avrupa siyasetindeki karizma eksikliğini popülist partiler kapatmaktadır. AfD de çıkardığı liderlerle karizma açığını kapatmaktadır. Son karizmatik liderleri Merkel’e nazire edercesine AfD’nin öne çıkan Petry ve Weidel gibi liderleri de kadınlar olmuştur. Benzer bir açıktan, aşırı soldan ayrılma Wagenknecht de yararlanmakta ve politik programsız, kendi adıyla kurduğu parti, klasik liberal parti FDP’den daha fazla oy alabilmektedir.

Ekonomik açıdan neoliberal politikalarla liberter politikalar arasında salınan AfD, bir taraftan devletin güçlü olmasından vazgeçmeden diğer taraftan da bürokrasinin azalmasını ve devletin alanının daralmasını arzu etmektedir. Bir taraftan liberter piyasa özerkliğinden bahsederken diğer taraftan da alt sınıfların minimal geçim standardını korumaktan bahsetmektedir. Bu anlamda alt sınıfların çıkarlarına hizmet eder gibi görünürken asıl olarak üst sınıflar ve piyasa ile yakınlığından da vazgeçmemektedir. Bu nedenle piyasanın güçlü aktörlerinden de açıktan destek alabilmektedir.

Toplumsal demokrasi açısından referandum gibi doğrudan demokrasi aparatlarına daha sık başvurmaktan bahseden AfD’nin, demokratik özgürlüklerin korunmasından ve siyasal katılımın yaygınlaştırılmasından pek bahsetmediği görülmektedir. AfD de diğer popülist partiler gibi apolitize edilmiş bir toplumda plebisiter demokrasiyi daha demokratik saymaktadır. Amerikan siyaset bilimci Wolin’in mobilize edilmiş topluma dayalı totalitarizmden apolitize edilmiş topluma yaslanan totalitarizme geçişten bahsetmesi bağlamında, AfD’nin doğrudan demokrasi iddiaları daha anlamlı olmaktadır. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın Avrupa politikasındaki demokrasi açığından bahsetmesini coşkuyla kabullenen AfD, kendisinin iktidar ortaklığından kategorik olarak dışlanmasını demokratik olarak görmemektedir.

Aşırı sağ bir parti olarak Anayasayı Koruma Kurumu (BfV) tarafından takibe alınan AfD, hukuki süreci politik karşıtlık olarak lehine çevirebilmektedir. Özellikle AfD gibi popülist partiler, şiddete başvurmadıkça her türlü fikrin özgür olması gerektiğini iddia etmektedir. Bu nedenle bazı Avrupa ülkeleri “özgürlük” ibaresini partilerinin adında da kullanmaktan çekinmemektedirler. Özgürlükten kasıtları ise kendi nasyonalist ve dışlayıcı fikirlerini serbestçe ifade edebilmektir. Bu bağlamda kendilerini tehlikeli bulan anayasal kurumlara karşı tehlikeli değil rahatsız edici olduklarını iddia etmektedirler. Temsili demokrasi açığına karşı direk demokrasiye eğilimleri de anayasal kurumları halkın gücüyle aşmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle gerçek halk ve iktidar elitleri karşıtlığından özellikle beslenmektedirler.

AfD içindeki liberteryenler, özgürlükler klasörü ile milliyetçiler klasörünü birbirine bağlamaktadır. Musk’ın AfD kongresine uzaktan da olsa katılarak verdiği mesajlar ya da Vance’nın Münih Güvenlik Kongresinde Avrupa demokrasilerini demokratiklik açısından eleştirmesi, özellikle partideki Weidel gibi liberteryenleri güçlendirmektedir. Diğer taraftan açık bir lezbiyen ilişki yaşayan Weidel’ın, programında “ailenin anne-baba ve çocuklardan” oluştuğunu yazan bir partide olması garip karşılansa da partinin liberter ayağı kendisini politik olarak desteklemektedir. Hatta sadece Musk ile değil Almanya’daki ve hatta İsviçre’deki zengin piyasa aktörlerinden de finansal destek almaktadır. Kendisinin Queer olmadığını ve cinsiyetçilik çalışan üniversite bölümlerinin kapatılacağını söyleyen Weidel, açıktan yaşadığı cinsel kimliğiyle ve partisinden ayrı düşündüğü aile anlayışı ile son seçimlerde yine de partisinin başbakan adayı ilan edilmiştir.

AfD, 2025’teki seçimleri beklendiği kadar yüksek bir oranla kapatmasa da seçim sonrası koalisyon partilerinin karşılıklı tavizlerinin getirdiği seçim vaatlerinden vazgeçişleri polemik konusu yaparak anketlerde Almanya’nın en büyük partisi olmayı başardı. Ancak bölünmelerin arttığı Alman parlamenter siyasetinde, yakın gelecekte hiçbir partinin tek başına iktidarı mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle AfD de iktidar için partnere ihtiyaç duymaktadır. Fakat diğer partilerin, uzlaşma adına kendi değerlerinden bile vazgeçmeye hazır olan AfD ile birlikteliğe mesafeli duruşları, partinin federal iktidara yürüyüşünü engellemektedir. AfD ise 2026 içinde Doğu Almanya eyaletlerindeki yerel seçimlere odaklanmıştır. Orada mümkün olabilecek bir iktidar ortaklığı tecrübesini, federal düzeye taşıyabileceğini düşünmektedir. Her seçim sonrası küçülen merkez partiler, yeni seçimlerde Alman siyasetini yönetilemezlikle yüz yüze bıraktığında zor ama imkânsız bir beklenti de değildir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası