Devletler, bir dış politika aracı olarak zaman zaman ekonomik yaptırımları kullanmaktalar. Bu yaptırımlar, ticaretin kısıtlanması, ambargoların uygulanması veya mali sistemlere erişimin engellenmesi gibi çeşitli yollarla hedef ülkeleri cezalandırmayı veya davranış değişikliğine zorlamayı amaçlar. Ancak tarihsel örnekler, bu tür yaptırımların her zaman amacına ulaşmadığını göstermektedir. Örneğin, Batı’nın Rusya’ya yönelik olarak Ukrayna işgali sonrası uyguladığı geniş kapsamlı ekonomik yaptırımlar, Moskova’nın politikalarını önemli ölçüde değiştirememiştir. Ayrıca, Rusya bu yaptırımlardan ekonomik anlamda da önemli bir yara almamıştır.
Ekonomik Yaptırımlar ve Boykotlar Arasındaki Temel Ayrım
Ekonomik yaptırımların çoğu kez başarısız olması, bizi önemli bir ayrımın farkında olmaya itiyor: Ekonomik yaptırımlar devlet eliyle uygulanırken, boykotlar halkın doğrudan katılımına dayalıdır. Bu fark, etkinlik bakımından ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle vicdani ve ahlaki temellere dayanan boykotlar, devletin resmi politikasından bağımsız olarak gelişir ve doğrudan toplumsal tepkiyi yansıtır. İsrail’in 7 Ekim 2023 sonrasında Gazze’ye yönelik saldırıların ardından ortaya çıkan boykot dalgası, bu türden halk temelli tepkilerin etkileyici bir örneğidir.
Devletlerin uyguladığı ekonomik yaptırımlar, çoğu zaman jeopolitik çıkar dengelerine bağlı olarak gecikmeli ve sınırlı etki getirirken, halk temelli boykotlar daha hızlı ve etkili sonuç doğurabilmektedir. Bu fark, son dönemde İsrail ürünlerine yönelik boykotun başarı ölçütünü de belirlemektedir.
7 Ekim Sonrası Türkiye'de Boykotun Yükselişi
İsrail’in 7 Ekim sonrası Gazze’ye başlattığı saldırılar, Türkiye’de önemli bir toplumsal tepkiye yol açtı. Türkiye verisi kullanarak yapılan araştırmalar, halkın neredeyse tamamının (yüzde 95) İsrail’in sivilleri korumaya çalıştığı yönündeki kamuoyu açıklamalarına inanmadığını gösteriyor. Yine katılımcıların yüzde 84’ü kendinin Filistin veya Gazze veya HAMAS’a daha yakın olduğunu belirtiyor. Bu da Türkiye halkında önemli bir Filistin taraftarlığı olduğu şeklinde okunabilir. Ayrıca, katılımcıların yüzde 81’i hükümetin bu husustaki politikalarını desteklediğini ifade ediyor. Bu kanaatler, yalnızca duygusal tepkiyle sınırlı kalmayıp pratikte bir ekonomik boykot hareketine dönüşmüştür. Aynı araştırmaya göre katılımcıların yüzde 73’ü İsrail ürünlerini satın almayarak ekonomik boykota katıldığını ifade etmektedir.

Türkiye gibi daha önce boykot alışkanlığının yaygın olmadığı bir ülkede, bu derece yüksek bir katılım, toplumsal vicdanın nasıl harekete geçtiğini göstermektedir.
Aslında İsrail mallarını boykot eden bir hareket her zaman vardı. Fakat bu hareketin 7 Ekim’den sonra boyut değiştirdiğini ve ana akım bir harekete dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Şekil 2’de verilen Google Trends analizleri, halkın ilgisinin zamanla nasıl değiştiğini ortaya koymaktadır. Filistin’deki her bir büyük olayda, Türkiye’de “İsrail malları” kelimesinin aranması artmaktadır ama özellikle bu gibi aramaların 7 Ekim sonrası dönemde büyük artış göstermesi, halkın bilgi arayışına ve bilinçli tüketici davranışlarına yöneldiğini ve boykotun etkinliğini göstermektedir.

Ayrıca, bu toplumsal refleks, sadece bireysel tercihlerle sınırlı kalmamış; bazı belediyeler İsrail ile iş yapan firmalarla olan sözleşmelerini iptal etmiş, sivil toplum kuruluşları boykot listeleri yayımlamış ve alternatif ürün önerileri sunmuştur.
Bu denli halk desteğini arkasında bulan Türkiye hükümeti de İsrail ile dış ticaret ilişkisini öncelikle kritik mallarla sınırlı olacak şekilde kısıtlamış ve sonradan da tamamen kaldırmıştır. Türkiye gibi dış ticaret açığı veren bir ülkenin, İsrail ile ticaretinde dış ticaret fazlası vermesine rağmen bu ticareti Gazzelilere destek için tamamen kaldırmasında da elbette boykotlarla gösterilen ekonomik tepkiler nüve oluşturmuştur denilse sanırım yanlış olmaz.
Ekonomik Boykotun Uluslararası Yansımaları
Türkiye’deki boykot hareketi, küresel çapta gelişen toplumsal bir tepkinin parçasıdır. Güney Afrika, Malezya, Bangladeş ve Endonezya gibi ülkelerde halkın benzer şekilde İsrail’e tepki göstermesi, bu hareketin yalnızca bölgesel değil, evrensel bir vicdani duruş haline geldiğini göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da ise özellikle üniversite kampüslerinde gençlerin öncülüğünde düzenlenen protestolar, Filistin’e verilen desteğin boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu kitlesel itirazlar, geleneksel söylem üstünlüğünü elinde bulunduran İsrail destekçilerinin zorlandığı bir zemin oluşturmuştur.
Söylem üstünlüğünün giderek Filistin lehine dönmesiyle birlikte, bazı çevreler antisemitizm suçlamasını bir savunma mekanizması olarak öne çıkarmış, bu durum zaman zaman ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasını savunur bir pozisyona düşmelerine neden olmuştur. Oysa burada hedef alınan, Yahudi kimliği değil İsrail devletinin uluslararası hukuk normlarını ve temel insan haklarını ihlal eden politikalarıdır. Bu ayrım, hem kamuoyu nezdinde hem de akademik çevrelerde giderek daha fazla vurgulanmaktadır.
Türkiye’de ve Ortadoğu genelinde, İsrail’e doğrudan ya da dolaylı şekilde destek verdiği algılanan bazı küresel markalar, Filistin yanlısı yürüyüşler ve boykot çağrılarında sık sık gündeme gelmiştir. Özellikle Coca-Cola, McDonald's, KFC ve Starbucks gibi şirketlerin Ortadoğu’daki satışlarında belirgin düşüşler yaşandığı raporlanmıştır. Türkiye’de ise bu markalara yönelik toplumsal baskı, yalnızca tüketici davranışlarıyla sınırlı kalmamış; protestolar, sosyal medya kampanyaları ve çağrılarla daha da görünür hale gelmiştir. Örneğin, yakın zamanda Türkiye’de boykot neticesinde büyük zarar etmeye başlayınca, KFC’nin yerel iş ortağı ile işlerini feshetmesi, boykotun etkinliğini gösteren somut bir örnek olarak dikkat çekmiştir.

Bangladeş’te Fecaat Coca-Cola Reklamı
Büyük bir coğrafyada yaşanan bu satış düşüşleri, Coca-Cola bayilerini harekete geçirdi. “Hasar kontrolü” kapsamında Bangladeş Coca-Cola, bir reklam filmi hazırladı. Reklamda, bir bakkal ile müşterisi arasında Coca-Cola içmeme nedenleri üzerine bir konuşma geçiyor. Müşteri, doğrudan isim vermeden İsrail’i kastederek, "o ülkeden geldiği için" artık içmediğini söylüyor. Bakkal, bu bilginin kaynağını araştırarak bunun güvenilir olmayan bir Facebook sayfası olduğunu gösteriyor. Ancak bu yaklaşım, Müslüman müşterilerin duyarlılıklarını göz ardı ettiği gibi, farkında olmadan onları küçümseyen bir tutum da sergiliyor. Oysa Coca-Cola'yı boykot edenlerin elinde, önemli deliller bulunuyor. Coca-Cola aslında 1966'dan itibaren Arap Birliği tarafından 20 yıl boyunca kara listeye alınmıştı. Kara listeye alınma nedeni, Coca-Cola’nın şişeleme franchise’ının Manhattan Bankacısı Abraham Feinberg adlı bir İsrailliye verilmesi idi. Feinberg aynı zamanda İsrail Kalkınma Şirketi'nin başkanı olarak İsrail devlet tahvillerini New York’a pazarlıyordu. 1997’de, İsrail Hükümeti Ekonomik Misyonu, son 30 yıldır İsrail'e verdiği sürekli destekten dolayı Coca-Cola'yı İsrail Ticaret Ödülü ile mükafatlandırdı. 2000’lerde art arda birçok yıl Coca-Cola, İsrail-Amerika Ticaret Odasının altın sponsoru olmuştur. 2022’de, Ukrayna savaşı başladıktan sonra Rusya’daki operasyonlarını durduran Coca-Cola’nın, Gazze’deki soykırım ile ilgili bir açıklama yapmaması da İsrail’e sessiz bir destek olarak okunabilir.
Aynı reklamda bir de “Filistin'de bile bir Coca-Cola fabrikası var" diye de bir replik var. Fakat bunda küçük bir sorun vardı ki, Filistin’deki Coca-Cola fabrikası, uluslararası hukuka göre yasa dışı kabul edilen bir İsrail yerleşiminde faaliyet gösteren bir şirkettir. Coca-Cola, boykot edilmesinin gerekçesini aslında kendi reklamıyla vermiş oldu. Yani Coca-Cola bu reklam ile kaş yapayım derken göz çıkarmış oldu.
Reklam daha sonra, Coca-Cola’nın "o yerden" gelmediğini ve Türkiye ve İspanya da dahil olmak üzere 190 ülkede, 138 yıldır tüketildiğini açıklıyor. Böylece, Coca-Cola aslında Müslüman ülkelerde içilmesinin yaygın bir davranış olduğu mesajını vererek, betimleyici normları harekete geçirmeye çalışıyor. Bu strateji, tüketicilerin kararlarını büyük ölçüde çevrelerindeki insanların davranışlarına göre şekillendirdiği gerçeğine dayanıyor. Yani Coca-Cola, yaygınlığını kullanarak boykota rağmen ürünü tüketmeye devam etmeleri için bir gerekçe oluşturabileceğini öne sürüyor. Bu şekilde marka, sosyal kabul ve alışkanlıkları vurgulayarak, tüketicilerin boykot kararlarına şüphe duymalarını sağlamaya çalışıyor.
Ekonomik Etki ve Başarı Göstergeleri
Boykot edilen şirketlerin birçoğu küresel ölçekte faaliyet gösteren, milyarlarca dolarlık sermayeye sahip dev markalar. Dolayısıyla bu şirketlerin kısa vadede iflas etmemesi ya da büyük zararlara uğramamış görünmesi, boykotun başarısız olduğu anlamına gelmez. Asıl başarı, bu firmaların itibar kaybı yaşaması, pazar paylarının daralması ve tüketici sadakatinin zedelenmesidir.
Diğer bir husus da uluslararası ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketlerden, boykotların kendilerine zarar verdiğini açıkça ifade etmelerini beklemek safdillik olur. Bu şirketler, zarar ettiklerini dile getirerek boykot edenleri cesaretlendirmekten kaçınırlar; zira böylesi bir açıklama, boykotun etkili olduğu mesajını güçlendirir. Stratejik iletişimle hareket eden bu firmalar, genellikle “işlerin yolunda gittiği” algısını korumaya çalışır. Bununla birlikte, zaman zaman dolaylı yollarla -örneğin reklam kampanyalarını artırmak, fiyat indirimine gitmek veya kamuoyuna yönelik mesajlarda “alternatifsizlik” vurgusu yapmak- boykota karşı pozisyon alırlar. “Boykot işe yaramaz” söylemi ise,çoğu zaman bu şirketlerin, tüketiciyi caydırmaya yönelik psikolojik stratejisinin bir parçasıdır. İnsanlara, boykot etseler bile sonuç alamayacakları duygusunu vererek, onları tüketim tercihlerinde eski alışkanlıklarına döndürmeyi amaçlarlar. Bu nedenle boykotun görünürdeki ekonomik etkisinden ziyade, oluşturduğu ahlaki baskı ve tüketici bilincinde açtığı gedik, asıl etkili sonuçlardır.
Ayrıca, bu boykot süreci, yerli ve alternatif üreticiler için önemli bir fırsat oluşturmaktadır. Türkiye’de üretim yapan yerli firmalar, daha önce İsrail bağlantılı markaların domine ettiği alanlarda öne çıkma şansı yakalamaktadır. Bugün olmasa bile uzun vadede, hem kaliteli hem de tüketirken vicdani bir rahatsızlık duymayacağımız markaların güçlenmesine katkı sağlanacaktır.
Unutulmamalıdır ki, boykot vicdani tepkilerimizi ortaya koyabileceğimiz barışçıl bir protesto yöntemidir.
