Uluslararası sistem son otuz yılda güç dağılımının değiştiği bir süreçten geçmekle kalmamış, devletlerin etki üretme biçimlerinin de köklü biçimde dönüştüğü yeni bir döneme girmiştir. Güvenlik kavramının askeri tehditlerle sınırlı olmaktan çıkması, ekonomik kırılganlıkların, enerji arzının, teknolojik rekabetin, siber güvenliğin ve küresel tedarik zincirlerinin uluslararası siyasetin merkezine yerleşmesi, devletlerin dış politika araçlarını çeşitlendirmesini zorunlu hâle getirmiştir.
Bu dönüşüm ulusal gücün savunma kapasitesi veya ekonomik büyüklük üzerinden ölçülemeyeceğini, kurumsal etkinlik, diplomatik güvenilirlik, kriz yönetme kabiliyeti ve uluslararası iş birliğini kolaylaştırabilme becerisinin de stratejik değer üreten unsurlar arasında yer aldığını göstermektedir. Günümüzde büyük ölçekli uluslararası zirveler bu değişimin en görünür örneklerinden birini oluşturmaktadır. Böylesi toplantılar liderlerin ortak kararlar aldığı diplomatik platformlar olmanın ötesinde ev sahibi devletin yönetişim kapasitesini, kurumsal olgunluğunu ve uluslararası toplum nezdindeki güvenilirliğini sınayan kapsamlı organizasyonlara dönüşmüştür.
NATO zirveleri bu açıdan ayrı bir önem taşımaktadır. Dünyanın en büyük ve en kurumsallaşmış güvenlik ittifakı olan NATO, üyelerinin kolektif savunmasını planlayan askeri bir yapı ile sınırlı değildir. İttifak, Soğuk Savaş sonrasında değişen uluslararası güvenlik ortamına uyum sağlayarak siyasi istişare mekanizmalarını güçlendirmiş, hibrit tehditlerden siber güvenliğe, kritik altyapıların korunmasından yeni teknolojilerin güvenlik boyutuna kadar uzanan geniş bir gündem oluşturmuştur.
Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle birlikte Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesi, NATO'nun karar alma süreçlerini uluslararası siyasetin merkezine taşımış; zirveler, küresel diplomasinin en yoğun takip edilen platformlarından biri hâline gelmiştir. Böyle bir dönemde gerçekleştirilen toplantı ittifakın geleceğine ilişkin kararların alındığı bir forum ve uluslararası sistemin yönelimlerini anlamaya çalışan tüm aktörlerin dikkatle izlediği stratejik bir temas alanına dönüşmüştür.
Türkiye'nin bu süreçte üstlendiği rol coğrafi konumunun sağladığı avantajların ötesine geçen çok boyutlu bir karakter taşımaktadır. Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'nun kesişim noktasında bulunan Türkiye NATO'nun güney kanadının güvenliği açısından vazgeçilmez bir konumdadır. Bununla birlikte dış politikasının mihenginde jeopolitiğe ek olarak diplomatik girişimlerin, savunma sanayiindeki dönüşümün ve çok taraflı temasların daha görünür hâle gelmesi, Türkiye'nin ittifak içerisindeki ağırlığını farklı boyutlarda değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.
Organizasyon Gücü ve Devlet Kapasitesi
Uluslararası ilişkiler literatüründe orta büyüklükte güçlerin etkisi sahip oldukları maddi kaynaklardan çok bu kaynakları nasıl kullandıklarıyla açıklanmaktadır. Çok taraflı platformlarda inisiyatif alabilen, farklı aktörlerle eş zamanlı temas kurabilen ve kriz dönemlerinde iletişim kanallarını açık tutabilen ülkeler sahip oldukları fiziksel kapasitenin ötesinde diplomatik etki üretebilmektedir. NATO zirvesine ev sahipliği yapılması ve organizasyonun başarıyla yürütülmesi Türkiye'nin bu niteliğini görünür kılan önemli örneklerden biridir.
Büyük ölçekli uluslararası organizasyonların başarısı çoğu zaman birkaç günlük toplantılar üzerinden değerlendirilse de ortaya çıkan tablo uzun süreye yayılan kurumsal hazırlığın sonucudur. Güvenlik planlamasından ulaştırmaya, diplomatik protokolden dijital altyapıya, kriz senaryolarından sağlık hizmetlerine kadar onlarca farklı alanda yürütülen çalışmaların tek bir koordinasyon sistemi içerisinde yönetilebilmesi gelişmiş bir kamu yönetimi kapasitesini gerektirir.
Devlet kapasitesi kavramı da tam bu noktada anlam kazanmaktadır. Modern kamu yönetimi literatürü, devletlerin gücünü hukuk üretme veya kamu hizmeti sunma becerisine ilaveten karmaşık süreçleri planlayabilme, farklı kurumlar arasında eşgüdüm sağlayabilme ve beklenmedik krizlere hızlı biçimde uyum gösterebilme yeteneğini de ekleyerek açıklar. Uluslararası zirveler bu yetkinliklerin görünür hâle geldiği en somut sınavlardan biridir.
Bir NATO zirvesinin kusursuz biçimde yürütülebilmesi için diplomatik hassasiyet ile teknik organizasyonun aynı anda işletilmesi gerekir. Çok sayıda devlet ve hükümet başkanının, devlet adamının güvenliğinin sağlanması, binlerce görevlinin koordinasyonu, farklı ülkelerden gelen heyetlerin lojistik ihtiyaçlarının karşılanması, uluslararası basının kesintisiz çalışabileceği altyapının oluşturulması ve olası kriz senaryolarına karşı alternatif planların hazır tutulması, birbirinden bağımsız görünen çok sayıda sürecin tek merkezden yönetilmesini zorunlu kılar.
Bu nedenle organizasyon başarısı, görünenden çok daha derin bir kurumsal birikimin ürünüdür. Türkiye'nin geçmişte edindiği pek çok uluslararası organizasyondan tecrübeler bu tür yüksek profilli güvenlik zirvelerinin yönetiminde önemli bir idari hafıza oluşturmuştur. Söz konusu birikim kamu kurumlarının ortak hareket edebilme kapasitesini geliştirmiş, kriz yönetimi reflekslerini güçlendirmiş ve devlet mekanizmasının uluslararası ölçekte test edilmesine imkân sağlamıştır. Bu performansın önemi organizasyonun sorunsuz tamamlanmasının ötesinde aranmalıdır. Uluslararası ilişkilerde güven uzun yıllar içinde inşa edilen ve kısa sürede kaybedilebilen stratejik bir sermayedir.
Devletlerin diplomatik itibarı dış politika söylemleriyle ve kriz anlarında sergiledikleri kurumsal davranışlarla şekillenir. Büyük organizasyonların başarıyla gerçekleştirilmesi uluslararası aktörlerin ev sahibi ülkeye duyduğu güveni güçlendiren görünmez ancak son derece değerli bir diplomatik yatırım niteliği taşır. Güvenilirlik kazanan devletler gelecekte yürütülecek müzakerelerde daha geniş hareket alanı elde eder, uluslararası girişimlerde daha fazla tercih edilir ve çok taraflı platformlarda daha etkili bir konuma ulaşabilir. Dolayısıyla NATO zirvesi, birkaç günlük diplomatik temasın ötesinde Türkiye'nin kurumsal kapasitesini uluslararası kamuoyuna gösterdiği stratejik bir vitrin işlevi görmektedir.
Diplomatik Etkinlik Tamamlayıcısı
Devletlerin uluslararası sistemde sahip oldukları etkiyi açıklamak için maddi kapasiteye odaklanan yaklaşımlar son yıllarda tek başına yeterli görülmemektedir. Askeri güç ve ekonomik imkânlar stratejik üstünlüğün temel bileşenleri olmayı sürdürse de bunların uluslararası sonuç üretebilmesi büyük ölçüde diplomatik kapasiteyle ilişkilidir. Diplomatik kapasite ise elbette dışişleri teşkilatının faaliyetleriyle sınırlı değildir. Devletin kurumları arasında eşgüdüm kurabilmesi, uluslararası normlarla uyumlu hareket edebilmesi, güven tesis edebilmesi ve farklı aktörlerle sürdürülebilir ilişkiler geliştirebilmesi gibi çok daha geniş bir çerçeveyi ifade eder. Bu nedenle çağdaş uluslararası ilişkiler literatüründe devlet kapasitesi ile diplomatik etkinlik birbirini tamamlayan iki kavram olarak ele alınmaktadır. Büyük uluslararası zirveler bu iki unsurun aynı anda sınandığı nadir platformlardan biridir. Organizasyonun teknik başarısı ile diplomatik başarısı birbirinden ayrılmaz, birindeki aksama diğerinin görünürlüğünü doğrudan etkiler.
Bu noktada yumuşak güç kavramı yeniden önem kazanmaktadır. Joseph Nye'nin ortaya koyduğu yaklaşım devletlerin uluslararası alandaki etkisinin zorlayıcı araçlarla sınırlı olmadığını, cazibe oluşturabilme yeteneğinin de dış politika sonuçlarını belirleyebildiğini göstermiştir. Kültür, eğitim, bilim, demokratik kurumlar ve dış politika güvenilirliği kadar uluslararası organizasyonlarda sergilenen performans da bu cazibenin oluşmasına katkı sağlayan unsurlar arasında yer almaktadır. Bir ülkenin yabancı devlet adamları, diplomatlar, gazeteciler ve uluslararası kuruluş temsilcileri tarafından nasıl deneyimlendiği, çoğu zaman uzun vadeli algının oluşmasında resmi açıklamalardan daha etkili olabilmektedir. Güvenli, düzenli ve profesyonel biçimde yürütülen organizasyonlar, ev sahibi ülkenin kurumsal olgunluğu hakkında güçlü bir izlenim bırakır. Bu izlenim, doğrudan ölçülmesi güç olsa da uluslararası ilişkilerin görünmeyen sermayelerinden biri olarak gelecekteki diplomatik temaslara olumlu yansır.
Yumuşak gücün etkili olabilmesi için güvenilirlikle desteklenmesi gerekir. Uluslararası kamuoyu söylemlerden çok uygulamalara dikkat etmektedir. Devletlerin kriz dönemlerinde sergiledikleri performans, uluslararası toplantıları yönetme becerileri ve çok taraflı platformlardaki tutarlılıkları, güvenilirliklerinin temel göstergeleri hâline gelmektedir. Türkiye'nin NATO zirvesinde ortaya koyduğu organizasyon kapasitesi, bu açıdan sembolik olmaktan öte somut bir diplomatik değer üretmektedir. Güvenlikten protokole, lojistikten teknik altyapıya kadar geniş bir alanda ortaya çıkan kurumsal uyum devlet mekanizmasının farklı parçalarının ortak hedef doğrultusunda hareket edebildiğini göstermektedir. Böyle bir görünüm, dış politika alanında öngörülebilirlik ve kurumsal istikrar algısını güçlendiren faktörlerden biri olarak değerlendirilebilir.
Stratejik İletişim
Uluslararası ilişkiler disiplininde son yıllarda üzerinde en fazla durulan kavramlardan biri de stratejik iletişimdir. Stratejik iletişim belirli mesajların yalnızca iletilmesini değil, bu mesajların hedef kitle üzerinde güvenilir, tutarlı ve uzun vadeli etki oluşturmasını amaçlayan bütüncül bir süreçtir.
Dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte devletlerin uluslararası görünürlüğü büyük ölçüde anlık haber akışları üzerinden şekillenmeye başlamıştır. Böyle bir ortamda küresel ölçekte düzenlenen zirveler ev sahibi ülkeye dünya kamuoyunun dikkatini yöneltebilen istisnai fırsatlar sunmaktadır. Bu ilginin olumlu sonuç üretmesi ise planlı iletişim stratejilerine bağlıdır. Organizasyonun teknik başarısı kadar kamuoyuna nasıl yansıtıldığı, uluslararası medyanın hangi görüntülerle karşılaştığı ve diplomatik temasların hangi çerçevede sunulduğu da ülkenin uluslararası algısını etkileyen değişkenler arasında yer almaktadır.
Türkiye açısından bakıldığında stratejik iletişim son yıllarda dış politikanın tamamlayıcı unsurlarından biri hâline gelmiştir. Savunma sanayiindeki gelişmeler, insani yardım faaliyetleri, arabuluculuk girişimleri ve çok taraflı diplomatik temaslar, uluslararası kamuoyuna aktarılan genel dış politika anlatısının parçalarını oluşturmaktadır. NATO zirvesi bu anlatının görünürlüğünü artıran önemli platformlardan biri olmuştur. Zirve boyunca gerçekleştirilen lider görüşmeleri, ikili temaslar, ortak açıklamalar ve uluslararası medya yayınları, ev sahibi Türkiye'nin güvenlik mimarisinin şekillenmesine katkı sunan önemli aktörlerden biri olduğu yönündeki algıyı destekleme potansiyeli taşımaktadır.
Diplomatik görünürlük, uluslararası ilişkilerde tek başına sonuç üretmese de etkili politikaların daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan önemli bir çarpan etkisi oluşturmaktadır. Uluslararası zirvelerin en önemli özelliklerinden biri, resmi gündemin ötesinde çok sayıda diplomatik temasın gerçekleşmesine imkân tanımasıdır. Aynı şehirde bulunan devlet ve hükümet başkanlarının, dışişleri bakanlarının, güvenlik bürokrasisinin ve uluslararası kuruluş temsilcilerinin gerçekleştirdiği ikili görüşmeler çoğu zaman zirvenin resmi sonuç bildirgesinden daha kalıcı etkiler bırakabilmektedir. Diplomasi literatüründe bu durum "marj diplomasisi" veya "koridor diplomasisi" olarak da tanımlanmaktadır. Resmi oturumların dışında yapılan kısa temaslar, uzun süredir çözülemeyen bazı meselelerde iletişim kanallarının yeniden açılmasını sağlayabilmekte veya yeni iş birliği alanlarının oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir.
Ev sahibi ülke açısından değerlendirildiğinde bu durum önemli bir diplomatik avantaj oluşturur. Coğrafi ve zamansal yakınlık sayesinde çok sayıda ikili görüşmenin aynı organizasyon içinde gerçekleştirilebilmesi dış politika gündeminin daha verimli yönetilmesine katkı sunar. Türkiye'nin son yıllarda izlediği çok yönlü dış politika yaklaşımı farklı güç merkezleriyle aynı anda iletişim kurabilme becerisine dayanmaktadır. NATO üyeliğini sürdürürken bölgesel aktörlerle ilişkilerini geliştirmesi, uluslararası örgütlerde aktif rol üstlenmesi ve kriz dönemlerinde diyalog kanallarını açık tutmaya çalışması, dış politikanın tek eksenli bir anlayıştan uzaklaştığını göstermektedir.
Bu çerçevede NATO zirvesi Türkiye'nin ittifak içindeki sorumluluklarını yerine getiren bir üye olmasının yanında daha geniş diplomatik ağlar kurabilen bölgesel bir güç olduğunu da görünür kılan önemli fırsatlardan biri olarak değerlendirilebilir. Uluslararası sistemde etkinlik çoğu zaman farklı aktörlerle aynı anda konuşabilme kapasitesine bağlıdır. Bu kapasiteyi destekleyen her diplomatik platform, ülkenin hareket alanını genişleten stratejik bir araç niteliği taşımaktadır.
Görünmez Sermaye
Uluslararası organizasyonların başarı düzeyi çoğu zaman görünür çıktılar üzerinden değerlendirilse de diplomatik kazanımların önemli bir bölümü uzun vadede ortaya çıkmaktadır. Devletlerin uluslararası itibarı, güvenilir ortak olarak algılanmaları ve çok taraflı platformlardaki hareket alanları tek bir zirvenin sonunda köklü biçimde değişmez ancak başarılı organizasyonlar bu süreci hızlandıran önemli eşikler oluşturur. Türkiye açısından NATO zirvesinin en dikkat çekici sonuçlarından biri de yüksek güvenlik gerektiren ve küresel ölçekte yoğun ilgi gören bir organizasyonu kurumsal aksaklık yaşanmadan yönetebileceğini yeniden göstermesidir. Böyle bir performans dış politika açısından doğrudan bir anlaşmaya dönüşmeyebilir ama buna karşılık uluslararası aktörlerin Türkiye'ye yönelik güven değerlendirmelerinde olumlu bir referans noktası oluşturur. Diplomatik ilişkilerde güven, çoğu zaman yazılı belgelerden çok önce oluşan ve müzakerelerin seyrini belirleyen görünmez bir sermaye niteliği taşır.
Bu görünmez sermaye uluslararası pazarlık süreçlerinde önemli avantajlar sağlayabilmektedir. Müzakere teorisi tarafların taleplerini de birbirlerine duydukları güven düzeyini de dikkate aldıklarını ortaya koymaktadır. Güvenilir kabul edilen aktörler kriz anlarında daha kolay temas kurabilmekte, farklı taraflar arasında iletişim kanallarının açık tutulmasına katkı sağlayabilmekte ve çok taraflı platformlarda kolaylaştırıcı roller üstlenebilmektedir. Türkiye'nin son yıllarda farklı kriz alanlarında yürüttüğü arabuluculuk girişimleri değerlendirildiğinde organizasyon kapasitesi ile diplomatik kolaylaştırıcılık arasında güçlü bir ilişki bulunduğu görülmektedir. Arabuluculuk siyasi irade ile birlikte tarafların kendilerini güvende hissedecekleri fiziksel ve kurumsal ortamın oluşturulmasını da zorunlu kılar. Bu nedenle başarılı zirve organizasyonları gelecekte üstlenilebilecek diplomatik misyonlar bakımından güven artırıcı bir işlev görmektedir.
Türkiye'nin elde ettiği kazanımlar güvenlik politikalarıyla da sınırlı değildir. Küresel ölçekte ilgi gören organizasyonlar, ülkenin ekonomik ve teknolojik kapasitesine ilişkin algıyı da etkileyebilmektedir. Uluslararası yatırım kararları, ticari ortaklıklar ve yüksek teknoloji alanındaki iş birlikleri büyük ölçüde öngörülebilirlik, kurumsal istikrar ve hukuki güvenlik gibi unsurlardan beslenmektedir. Bir devletin karmaşık organizasyonları başarıyla yönetebilmesi, kamu kurumlarının koordinasyon düzeyi hakkında dolaylı bilgi üretir. Bu durum, uluslararası yatırımcılar açısından tek başına belirleyici olmasa da ülkenin genel risk değerlendirmesine olumlu katkı sunabilecek unsurlar arasında yer alır.
Benzer şekilde savunma sanayii alanında gelişen uluslararası iş birlikleri de teknik yeterlilik kadar diplomatik güvene dayanmaktadır. NATO çerçevesinde yürütülen temaslar bu güven ilişkisinin güçlenmesine katkı sağlayabilecek zeminler oluşturmaktadır. Savunma diplomasisi bakımından değerlendirildiğinde Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği yerli ve milli savunma sanayii kapasitesi NATO içerisindeki teknik iş birliği süreçlerine yeni bir boyut kazandırmıştır. İttifakın karşı karşıya bulunduğu güvenlik sorunlarının çeşitlenmesi askeri personel katkısını ve de teknolojik üretim kapasitesini ön plana çıkarmaktadır. İnsansız sistemlerden elektronik harp teknolojilerine, siber güvenlikten savunma yazılımlarına kadar uzanan geniş bir alanda ortaya çıkan gelişmeler Türkiye'nin ittifak içerisindeki rolünü farklı açılardan değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır.
Zirve vesilesiyle gerçekleştirilen temaslar bu kapasitenin uluslararası karar alıcılar tarafından daha yakından gözlemlenmesine imkân tanımış ve teknik iş birliği alanlarının genişletilmesine yönelik yeni fırsatlar oluşturmuştur. Savunma sanayiinin dış politika üzerindeki etkisi salt ekonomik gelir veya ihracat rakamlarıyla ölçülemez. Ortak üretim projeleri, teknoloji paylaşımı ve güvenlik alanındaki kurumsal bağların güçlenmesi uzun vadeli stratejik ortaklıkların temelini oluşturmaktadır.
Küresel Yönetişimde Jeopolitik Konum
Türkiye'nin jeopolitik konumu da zirvenin stratejik anlamını güçlendiren temel değişkenlerden biridir. Karadeniz'de devam eden savaş, Doğu Akdeniz'deki enerji rekabeti, Ortadoğu'daki istikrarsızlık ve Kafkasya'daki kırılgan güvenlik dengeleri dikkate alındığında Türkiye'nin bulunduğu coğrafya farklı kriz alanlarının kesişim noktasını oluşturmaktadır. Bu durum elbette ki otomatik olarak diplomatik avantaj sağlamaz ancak etkin dış politika araçlarıyla desteklendiğinde önemli fırsatlar sunabilir. Jeopolitik konumun stratejik değere dönüşmesi coğrafi özelliklerden çok bunların nasıl yönetildiğiyle ilişkilidir. NATO zirvesi Türkiye'nin bu coğrafi avantajı kurumsal kapasite, diplomatik girişim ve çok taraflı iş birliği mekanizmalarıyla destekleyebildiğini gösteren örneklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe orta güçlerin yükselişi üzerine yapılan çalışmalar, küresel siyasetin giderek daha fazla ağ ilişkileri üzerinden şekillendiğini ortaya koymaktadır. Tek başına askeri veya ekonomik üstünlük uluslararası sistemde belirleyici olabilmek için artık yeterli değildir. Farklı bölgesel örgütler arasında köprü kurabilen, uluslararası krizlerde iletişim kanallarını açık tutabilen ve çok taraflı diplomasiye katkı sunabilen ülkeler küresel yönetişim süreçlerinde daha görünür hâle gelmektedir. Türkiye'nin NATO zirvesi sırasında sergilediği performans bu eğilimle uyumlu bir tablo ortaya koymaktadır. Burada Türkiye’nin rolü ev sahibi devlet olmanın ötesine geçmiş ve güvenlik, diplomasi ve uluslararası iş birliği arasında bağlantı kurabilen bir aktör profiline dönüşmüştür. Bununla birlikte, bu tür başarıların kalıcı etkiye dönüşebilmesi süreklilik gerektirir. Uluslararası itibar tek bir organizasyonla inşa edilemeyeceği gibi tek bir krizle de tamamen ortadan kalkmaz. Devletlerin uzun vadeli diplomatik ağırlığı benzer performansları istikrarlı biçimde sürdürebilmelerine bağlıdır.
Kurumsal kapasitenin korunması, kamu yönetiminin etkinliğinin artırılması, dış politika söylemi ile uygulama arasındaki uyumun güçlendirilmesi ve çok taraflı diplomasiye verilen katkının devam ettirilmesi, organizasyon başarısının kalıcı diplomatik değere dönüşmesinde belirleyici olacaktır. Bu nedenle NATO zirvesi bir sonucun kendisinden çok geleceğe yönelik bir potansiyelin göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Son tahlilde NATO zirvesi Türkiye'nin uluslararası sistemdeki konumunu güvenlik ekseninin çok ötesinde, yönetişim, diplomasi ve stratejik iletişim perspektiflerinden de yeniden görünür kılan önemli bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Ortaya konulan organizasyon kapasitesi devlet kurumlarının koordinasyon yeteneğini, kamu yönetiminin işleyişini ve diplomatik hazırlık düzeyini uluslararası kamuoyunun dikkatine sunmuştur.
Zirvenin sağladığı görünürlük, yumuşak güç unsurlarını destekleyen yeni bir iletişim alanı oluşturmuş ve çok taraflı diplomasinin gerektirdiği güven ortamına katkı sağlamıştır. Türkiye'nin jeopolitik konumu, askeri kapasitesi ve diplomatik tecrübesi bu süreçte birbirini tamamlayan unsurlar olarak öne çıkmış, kurumsal etkinlik ile dış politika arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu göstermiştir. Küresel siyasetin giderek daha karmaşık hâle geldiği, uluslararası rekabetin artık salt sert güç üzerinden yürütülmediği bir dönemde büyük ölçekli organizasyonları başarıyla yönetebilmek stratejik nüfuzun önemli kaynaklarından biri hâline gelmiştir. Bu çerçevede NATO zirvesi Türkiye'nin uluslararası görünürlüğünü artıran geçici bir diplomatik etkinlik olmanın ötesinde kurumsal kapasitesini, güven üretme kabiliyetini ve çok taraflı diplomasiye sunduğu katkıyı somutlaştıran önemli bir örnek olmuştur.
Zirvenin ortaya çıkardığı en önemli sonuç, Türkiye'nin küresel güvenlik mimarisinin şekillendiği platformlarda coğrafi konumuna ek olarak yönetsel yeterliliği, diplomatik etkinliği ve stratejik iletişim becerisiyle de dikkate alınan bir aktör olma iddiasını güçlendirmesidir.
Bu vesile ile başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve değerli eşi hanımefendi Emine Erdoğan olmak üzere ülkece bu büyük milli gururu yaşamamıza vesile olan tüm devlet ve hükümet görevlilerine, tüm faaliyetlerin aksaksız bir şekilde yürütülmesini temin eden, fark ettirici yumuşak güç unsurlarını, kültürel diplomasinin nadide örneklerini sergileyen Cumhurbaşkanımızın Özel Kalem Müdürü Büyükelçi Prof. Dr. Hasan Doğan ve tüm çalışma arkadaşlarına, kesintisiz ve etkili stratejik iletişimi en güçlü şekilde temin eden İletişim Başkanımız Prof. Dr. Burhanettin Duran ve çalışma arkadaşlarına bir vatandaş, akademisyen olarak sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Yine zirve marjında pek çok bilimsel, akademik toplantıyı koordine eden, katkı sağlayan SETA başta olmak üzere tüm düşünce kuruluşlarımıza da müteşekkiriz.
