Son yıllarda Doğu Akdeniz, enerji kaynakları etrafında şekillenen bölgesel rekabetin en hassas sahalarından biri haline gelmiştir. Bu hassasiyetin temelinde, bölgesel kaynakların yalnızca ekonomik bir fırsat olarak değil, aynı zamanda egemenlik, güvenlik ve güç mücadelesi bakımından stratejik birer unsur olarak görülmesi yatmaktadır. Nitekim Doğu Akdeniz’de gelişen rekabet ortamı, bölgedeki mevcut siyasi ve askeri gerilimleri daha da derinleştirmektedir. Bugün bu gerginliğin en çarpıcı örneklerinden biri, Ekim 2022’de ABD arabuluculuğunda Lübnan ile İsrail arasında varılan deniz sınırı mutabakatının, İsrail’in tek taraflı hamleleriyle işlevsizleştirilmesi girişimidir.
Anlaşmaya giden süreç, uzun yıllara yayılan bir deniz yetki alanı ihtilafının sonucuydu. Lübnan’ın Hat 29 tezi ile İsrail’in kendi lehine dayattığı sınır yaklaşımı arasındaki alan, yüksek hidrokarbon potansiyeli nedeniyle teknik bir sınır tartışmasının ötesine geçmişti. Varılan mutabakatla deniz sınırı Hat 23 esas alınarak çizilmiş; böylece İsrail, doğal gaz üretimine hazır durumdaki Kariş sahası üzerindeki egemen haklarını güvence altına alırken, Lübnan’a da Kana sahasını barındıran Blok 9 bölgesinde arama faaliyetlerini sürdürme imkânı tanınmıştır. Ancak ağır bir ekonomik kriz altındaki Beyrut yönetimi, Hat 29 tezinden geri adım atmakla kalmamış, aynı zamanda Kana sahasının İsrail tarafına uzanan kısmından elde edilebilecek muhtemel gelirlerden Tel Aviv’e pay verilmesi imtiyazını da kabul etmek zorunda kalmıştır.
Bununla birlikte Lübnan, söz konusu mutabakattan kısa vadede beklediği ekonomik kazanımları henüz elde edebilmiş değildir. Kana sahasında ticari ölçekte doğrulanmış bir rezervin tespiti ve fiili üretim safhasına geçilmesi, doğası gereği zamana yayılacak bir süreçtir. Üstelik ülkedeki siyasi istikrarsızlık, kurumsal zafiyetler ve yatırım ortamındaki belirsizlikler, Beyrut’un enerjiye ilişkin planlamalarını daha da kırılgan hale getirmektedir. Mevcut konjonktür ise İsrail’in, Lübnan’ın içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik zaafları kendi lehine asimetrik bir avantaja dönüştürme arayışını beslemektedir. Tel Aviv’in bu yaklaşımı, Kana sahası üzerindeki Lübnan haklarını aşındırmayı ve Doğu Akdeniz enerji denkleminde İsrail lehine yeni bir hegemonya alanı kurmayı hedefleyen daha geniş bir stratejinin parçası olarak okunmalıdır.
Jeopolitik Çatışmanın Tarihsel Sürekliliği
Esasen Doğu Akdeniz’de Lübnan gazı etrafında yaşanan bu gerilim, ilk bakışta iki ülke arasında güncel bir deniz yetki alanı anlaşmazlığı gibi görünse de enerji kaynaklarının kontrolü üzerinden şekillenen daha geniş bir güç mücadelesinin parçasıdır. 20. yüzyıl boyunca Ortadoğu’da petrol, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise Hazar Havzası’ndaki enerji kaynakları; egemenlik ihtilaflarını, dış müdahaleleri ve nüfuz mücadelelerini besleyen temel unsurlar arasında yer almıştır. Bu açıdan Lübnan gazı etrafında yaşanan anlaşmazlık da enerji kaynaklarının rekabet ve güç mücadelesi üreten tarihsel rolünün Doğu Akdeniz’deki güncel yansıması olarak okunabilir.
Ancak İsrail’in tutumunu yalnızca enerji jeopolitiğinin bu genel çatışmacı doğasıyla açıklamak yeterli değildir. Burada asıl dikkat çekici husus, Tel Aviv’in uluslararası arabuluculukla imzalanmış bir mutabakatı, bu kadar kısa süre içinde tek taraflı olarak tartışmaya açması ve fesih zemini hazırlamaya çalışmasıdır. Ekim 2023’ten itibaren şiddetlenen bölgesel çatışmalar, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım karşısında Batılı devletlerin takındığı sessizlik ve Tel Aviv’in doğrudan Lübnan sahasına yaydığı askeri baskıyla Beyrut’u sahada çaresiz bırakma stratejisi, İsrail’i uluslararası hukukun sınırlarını pervasızca ihlal eden maksimalist bir aktör haline getirmiştir. Nitekim Mart 2026’da İsrail Enerji Bakanı Eli Cohen’in 2022 Deniz Sınırı Anlaşması’nı İsrail açısından “teslimiyet belgesi” olarak nitelendirerek iptal seçeneğini gündeme taşıması, Tel Aviv’in, derinleştirdiği bölgesel kaos ortamından yararlanarak Lübnan’ın deniz yetki alanlarını yeniden tartışmaya açmaya çalıştığını göstermektedir. Bir başka ifadeyle, İsrail’in Lübnan’a ait deniz yetki alanlarını ve doğal gaz yataklarını hedef alan bu hamlesi, doğrudan bir “enerji gaspı” olarak nitelendirilebilecek bir gelişmeye işaret etmektedir.
Batı’nın Çifte Standardı ve Avrupa’nın Enerji Arz Güvenliği
2022’de deniz sınırı mutabakatının başlıca mimarı ve arabulucusu olan ABD, İsrail Enerji Bakanı’nın anlaşmayı iptal etmeye dönük açıklamaları karşısında kayda değer bir tepki ortaya koymamıştır. Washington yönetimi, bir taraftan Tel Aviv’in bölgedeki askeri operasyonlarını “meşru müdafaa” söylemiyle açıklarken, diğer taraftan deniz sınırlarının fiilen yeniden tartışmaya açılmasına ve İsrail’in Lübnan’ın egemenlik haklarını baskı altına alan hamlelerine karşı güçlü bir itiraz ortaya koymamaktadır.
Avrupa’nın tavrı da ABD’nin yaklaşımından çok farklı değildir. Brüksel’in tutumu, hukukun, egemenlik haklarının ya da Lübnan’ın meşru taleplerinin korunmasından ziyade, Doğu Akdeniz gazının Avrupa enerji arz güvenliği açısından taşıdığı potansiyel değer üzerinden şekillenmektedir. 2022’de Rusya-Ukrayna Savaşının başlamasıyla birlikte Rus gazına bağımlılığını önemli ölçüde azaltan Avrupa Birliği açısından Doğu Akdeniz hidrokarbon rezervleri, coğrafi yakınlığı ve tedarik çeşitliliği potansiyeli nedeniyle önemli alternatiflerden biri haline gelmiştir. Bu yeni jeopolitik ortamda Tel Aviv yönetimi, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve nakil güzergahları üzerinde başat aktör olma hedefini daha agresif bir stratejiyle hayata geçirmek istemektedir. Buna rağmen Batılı aktörlerin İsrail’in Lübnan’ın deniz yetki alanlarını daraltmaya ve enerji kaynakları üzerinde fiili üstünlük kurmaya dönük hamleleri karşısında sessiz kalması, açık bir çifte standardın varlığını göstermektedir. Zira Ukrayna söz konusu olduğunda sınır bütünlüğü ve uluslararası hukuk vurgusu yapan Batı dünyası, Doğu Akdeniz’de benzer ilkeleri İsrail karşısında aynı kararlılıkla savunmamaktadır.
Lübnan’ın Ekonomik Geleceği ve Yatırım Riski
Siyasi istikrarsızlık, ekonomik sorunlar ve altyapı çöküşleriyle mücadele eden Lübnan için Kana sahasından elde edilebilecek muhtemel gelirler, yalnızca ekonomik bir kazanç değil, devletin yeniden toparlanması ve kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi açısından da ciddi bir imkân olarak görülmektedir. Bununla birlikte Lübnan gibi ekonomik kaynakları sınırlı, siyasi sistemi parçalı ve dış müdahalelere açık bir ülke için enerji projelerindeki her belirsizlik ciddi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bu yönüyle İsrail’in deniz sınırlarını yeniden tartışmalı hale getirmesi, yalnızca belirli bir gaz sahasının geleceğini değil, Lübnan’ın enerji sektörüne yönelik genel yatırım algısını da olumsuz etkileme potansiyeline sahiptir. Zira açık deniz doğal gaz projeleri yüksek maliyetli, uzun vadeli ve siyasi istikrara duyarlı yatırımlardır. Bu tür projelerde hukuki ve siyasi belirsizliğin artması, yatırımcıların risk algısını yükselterek Lübnan’ın enerji denklemindeki konumunu daha da zayıflatabilir.
Sonuç
Sonuç olarak, Tel Aviv tarafından yükseltilen tek taraflı iptal çıkışları ve tehditkâr söylemler, Doğu Akdeniz’deki meselenin teknik bir sınır anlaşmazlığından ibaret olmadığını açıkça göstermektedir. Karşımızdaki tablo, askeri üstünlüğünü ve Batılı aktörlerin sessizliğini arkasına alan İsrail’in, Lübnan’ın meşru enerji kaynakları üzerindeki tasarruf hakkını aşındırma ve sahada fiili bir üstünlük kurma girişimidir. Bir başka ifadeyle bu süreç, diplomatik bir anlaşmazlıktan ziyade devlet eliyle yürütülen sistematik bir “enerji gaspı” olarak okunmalıdır.
Tel Aviv’in bu yaklaşımı, İsrail’in “taahhütlerine sadık ve öngörülebilir bir devlet” vasfından uzak bir aktör olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Uluslararası hukuk, diplomatik mutabakatlar ve sınır düzenlemeleri, İsrail’in Siyonist yayılmacı refleksleri karşısında kolaylıkla aşındırılabilmektedir. Bu nedenle İsrail’in bu tutumu Tel Aviv’le yapılacak uzun vadeli anlaşmaların sürdürülebilirliğine dair derin ve yapısal bir güven sorununu bir kez daha tescillemektedir.
