Suriye’de devrimin nihayete ermesinin ardından iç güvenliği sağlamak adına yeni hükümetin önünde üç büyük tehdit bulunmaktaydı: Kuzeydoğudaki YPG/SDG varlığı, Humus-Lazkiye-Tartus hattındaki eski rejim kalıntılarının varlığı ve çöl bölgesi başta olmak üzere terör eylemi potansiyeline halen sahip olan DEAŞ’ın varlığı. Bu üç ana tehdidin haricinde ise devrim sonrasında yeni idareye entegre olmayan başına buyruk küçük ve orta çaplı silahlı örgütler bir başka potansiyel tehdidi oluşturmaktaydı. YPG/SDG varlığına yönelik hükümet reaksiyonu, sınır hatlarının tahkimi ile eş zamanlı olarak Şam ile örgüt arasında diyalog kanallarının kurulması şeklinde cereyan etti. YPG’nin yeni hükümet ile nihai bir barışa imza atması ve Suriye’nin üniter yapısına entegre olması hedefine henüz ulaşılamasa da en azından devrimden bu yana geçen altı aylık süreçte kuzeyde yeni bir iç çatışmanın patlak vermesi engellendi.
Eski rejim kalıntıları meselesinde ise Mart’ın ilk yarısında sahil hattında kanlı çatışmalara yol açan bir Esadcı ayaklanma girişimi yaşandı. Hükümet güçlerine eski rejim unsurlarınca kurulan eş zamanlı pusuların ardından yeni hükümet ve iltisaklı grupların sert müdahalesi sonrası, bölgede içlerinde sivillerin de bulunduğu binden fazla kişi hayatını kaybetti. Olayların dinmesinin ardından bölgede sivillere yönelik suç işleyen şahıs ve grupların tespit edilip cezalandırılmaları adına tahkikat mekanizması kurulurken bölge halkının da yardımıyla çok sayıda eski rejim unsuru nokta operasyonlarla ele geçirildi. DEAŞ ise çöl bölgesi çevresinde taciz mahiyetinde saldırılar gerçekleştirmeye çalışırken Seyyide Zeyneb bölgesi başta olmak üzere planladıkları birkaç ses getirecek eylem de Suriye hükümeti istihbaratı tarafından önlendi.
HTŞ ile Ayrışma
Tüm bu hadiselerin arasında Suriye hükümeti, istihbarat ve emniyet yapılanmasını yeniden inşa etmeye çalışırken Şam’da Hıristiyan azınlığı hedef alan ilk büyük terör eylemi gerçekleştirildi. 22 Haziran’da Şam’ın Dveyla semtinde bulunan Mar İlyas Rum Ortodoks Kilisesi bir bombalı intihar saldırısına sahne oldu. Olayda en az 25 kişi hayatını kaybederken 60’dan fazla sivil ise yaralandı. Suriye Hıristiyan toplumunu derinden sarsan bu eylemin faillerine dair hükümet kaynakları ilk etapta DEAŞ ihtimalinin üzerinde durduklarını dile getirdiler. Lakin DEAŞ sözde medyası saldırıya dair üstlenme veyahut en ufak bir haber dahi paylaşmadı. Eylemden birkaç gün sonra 24 Haziran’da ise Ensar’ül Sünne adında küçük çaplı bir grup, saldırıyı üstlenirken eyleme sebep olarak da Suriye hükümetinin bölgede davet çalışmalarını yasaklamasını gösterdi. Yeni Şam hükümetinin dini azınlıkların kendilerini baskı altında hissetmemesi adına bir kısım misyonervari agresif davet gruplarına faaliyet kısıtı getirmesinin böylesi bir eylemi tetiklemesi ise akıllara ister istemez söz konusu örgüt ile DEAŞ arasında bağ olup olmadığı sorusunu getirmiştir.
Söylemdeki katılık ve eylem metodolojisi ile DEAŞ’a benzeyen örgütün medya kanallarında da Zerkavi, Bağdadi ve Adnani gibi DEAŞ figürlerine yönelik tazim ve anma içeriklerinin yayınlanması şüpheleri zirveye çıkartmıştır. DEAŞ’ın gerek Irak-Suriye hattında gerekse de Afrika’da “büyümek isteyen lokal ve agresif yapılar” için biat yoluyla markalaşma imkanı tanıdığı ve pek çok küçük çaplı örgütün son yıllarda bu yol ile DEAŞ çatısı altına girdiği bilinmektedir. Ensar’ül Sünne; Hıristiyan sivilleri, ibadethaneleri hedef alma, eski rejim unsurlarına yönelik gerçekleştirdiği "suikastlar” ve “infazlar” ile sadece DEAŞ markasına paralel hareket etmemekte ayrıca Şam için aynı DEAŞ gibi bir istikrar bozucu aktör olma sinyali vermektedir. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nden araştırmacı Aaron Zelin, örgütün geçmişinin rejimin düşüşü öncesine dayandığını ve HTŞ ile örgütün rejime karşı savaşta dönem dönem iş birliği yapmış olsalar da rejimin yıkılışı sonrası ters düştüklerini iddia etmiştir. Rejimin düşüşü sonrası, yeni Suriye hükümetinin eski rejim unsurlarına yönelik affedici bir tavır sergilemesi, pek çok eski rejim unsurunun serbest bırakılması ve azınlık unsurların dini yaşayışlarına müdahale edilmemesi gibi uygulamalar Zelin’e göre Ensar’ul Sünne’nin Ahmed Şara hükümetine karşı pozisyon almasının asli sebepleridir.
DEAŞ’ın Kullanışlılığı
Sebepler odaklı bakıldığında DEAŞ ile fikren oldukça örtüşen bu örgütün yine de şimdiye kadar DEAŞ ile bağı olduğuna dair herhangi bir delil ortaya çıkmamıştır. Zelin, eldeki doneler ışığında Ensar’ul Sünne’nin dört başı mamur teşkilatlı bir yapıdan ziyade merkeziyetten uzak bir “yalnız kurtlar ağı” olabileceğini iddia etmektedir. Somali ve Kafkasya başta olmak üzere muhtelif coğrafyalardaki DEAŞ tecrübeleri, bize kendi habitatında çeşitli sebeplerden ötürü bir pozisyon tutamayan ve dolayısıyla da teşkilatlı yapıların parçası olamayan radikal ve uyumsuz şahıslar için DEAŞ’ın bir cazibe merkezi olduğunu göstermiştir. Ayrıca Suriye özelinde bir dönem Güney Suriye’de faal olan Ceyş’ül Halid bin Velid örgütü örneğinde olduğu gibi bu tarz radikal örgütlerin hızlı bir şekilde DEAŞ ile temasa geçip entegre olabildiklerine şahit olunmuştur. Geçen yıllar içerisinde DEAŞ lider kadrosunun sürekli bir şekilde tasfiye edilmesi, örgütün merkezi idaresini ortadan kaldırmışsa da bir “marka” olarak DEAŞ hâlâ pek çok küçük çaplı örgütün “faydalanmak” isteyeceği bir popülariteye sahip. Bu popülarite ve tüm kayıplara rağmen sahip olduğu nispeten güçlü örgütsel yapı, DEAŞ’ı halen bir cazibe merkezi konumunda tutmaya yetmektedir.
Ahmed Şara hükümetinin azınlıklara yönelik kapsayıcı söylem ve eylemleri, Ensar’ul Sünne gibi pek çok radikal yapılanmada rahatsızlık meydana getirmektedir. Yeni Suriye rejiminin esnek, kapsayıcı ve uluslararası aktörlerle iyi ilişkiler kurmayı hedefleyen idare biçimi, Suriye savaşına “hem toplumu hem devleti dönüştürecek kökten bir devrim” gözüyle bakan radikal unsurlar için kabul etmesi zor bir gerçeklik konumundadır. Şara hükümeti, DEAŞ’a ve diğer radikallere karşı mücadeleyi İdlib tecrübesinde başarı ile uygulamış bir ekip olarak bu soruna hazırlıksız yakalanmamıştır. Bununla birlikte eski rejim kalıntılarının sahil bölgesinde gerçekleştirdiği ayaklanma girişiminin zorlukla bastırılması ve yaşanan istihbarat zafiyetleri, İdlib’i yönetirken sahip olunan kapasitenin tüm Suriye sathı söz konusu olduğunda yetersiz kalabildiğini göstermiştir.
Hükümet hızlı bir şekilde emniyet ve istihbaratta kapasite inşasına devam ederken bu süreci baltalayacak eylemler için Şara ve hükümet karşıtı radikal unsurlar şu an olağan şüpheli adayı olarak ön plana çıkmaktalar. Şara aynı İdlib’de yaptığı gibi radikal grupları önce birbirleriyle temas etmekten alıkoyup ardından tek tek tasfiye etme yolunu tercih edebilir. Bu mücadeledeki başarısı ona ülke içerisindeki otoritesini güçlendirme imkanı sağlayacağı gibi uluslararası alanda da radikalizme karşı mücadele bağlamında meşruiyetini artırması gibi bir kazanım doğurabilir.
Son tahlilde arkasında doğrudan hava kuvvetleri desteği olmadan DEAŞ’a karşı savaşan ve başarılı olan en büyük güç Şara’nın Nusra Cephesi/HTŞ tecrübeleriydi. Lakin Şara’nın siyaseten izlediği yol ve kullandığı söylem, kendi ağı içerisinde dahi çatlak sesler doğurabilir. Bu çatlak seslerin artışı ise DEAŞ ve diğer radikallere karşı mücadelede hızlı ve yeterli reaksiyon verilememesi gibi bir zafiyete neden olabilir. Radikal unsurlara karşı mücadele, diplomatik sahada Şara hükümetinin meşruiyeti için hayati önem taşımaktadır. YPG/SDG’nin Batı nezdindeki “varlık sebebinin” ortadan kalkması ve terör örgütünün Şam yönetimiyle masaya oturup anlaşması için Türkiye’nin bölgedeki askeri varlığı ve güçlü siyasi desteği kadar Şam’ın radikalizm ile mücadelede kendini bir kez daha kanıtlaması da gerekmektedir.
