Siyonist yönetim tarafından son iki yıldır Gazze’de gerçekleştirilen soykırım, uluslararası sistemin açmazlarını ve yetersizliğini gözler önüne sermesi bakımından bir milat niteliğindedir. On binlerce kadın, çocuk ve yaşlının canice öldürüldüğü; hastanelerin, eğitim kurumlarının, ibadethanelerin doğrudan hedef alındığı ve Gazze halkının yaşam ihtimalini bitirmek için su kaynakları ve tarım alanlarının ciddi şekilde tahrip edildiği bir vahşet karşısında uluslararası kurum ve aktörlerin eylemsizliği, yaşanan sistemik krizin boyutlarının ne kadar derinleştiğini açık bir şekilde ortaya koydu. Geçmişte yaşanan acıların tekrarını önlemek ve daha barışçıl bir dünya inşa etmek niyetiyle yola çıkan Batılı kurumsallaşmış demokrasiler, işlenen soykırım suçuna rağmen işgal devletine verdiği açıktan ya da zımni destek ile küre çapında büyük bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya kaldılar. Mevcut düzenin kodlarına ve kompartımanlaştırıcı yapısına dair güçlü itirazların yükseldiği bu süreçte, özellikle Batı’daki halkların siyonist yönetimin yanında yer alan hükümetlerine karşı takındığı muhalif tutum, uluslararası sistemin doğasına dair meydana gelen paradigmatik dönüşümün öncü adımları mahiyetindeydi.
Bugüne kadar, küresel güçlerin sağladığı imkanlar sayesinde kazandığı istisnai konum ile mutlak bir dokunulmazlık alanı oluşturan Tel Aviv, 7 Ekim 2023’ten sonra hiç ummadığı bir tepkiyle yüzleşmeye başladı. Holokost referansları ile oluşturduğu mağduriyetten büyük bir konfor alanı devşiren işgal devleti, kanıksatma stratejisiyle geniş kitleleri on yıllar boyunca maniple etmeyi başardı. Medya kuruluşları, akademik camia ve kültür-sanat mahfilleri üzerindeki baskı ve etkileriyle bilgi ve söylem üretim mekanizmasını büyük oranda kontrol eden siyonist yapı, elde ettikleri üstünlükle genel kabulleri diledikleri biçimde şekillendirdi. Bununla birlikte Gazze’deki soykırım sürecinde işgal ordusunun kural tanımazlığı, Başbakan Binyamin Netanyahu ve kabine üyelerinin katliamları dini referanslarla meşrulaştırma çabaları ve Filistin halkının her türlü zulme rağmen onurlu direnişi, siyonist yönetimin küresel söylem üstünlüğünü yerle yeksan etti. Özellikle son aylarda Tel Aviv’e karşı öfke dalgasının neticesinde Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok yerde İsrail vatandaşları ciddi tepkilerle ve dışlanmalarla muhatap olmak zorunda kaldı.
Ana akım Batılı hükümetlerin savundukları ilkelerle ters düşmek pahasına siyonist rejimin yanında durma politikası, toplumsal düzeyde ters teperek Yahudi karşıtlığını tetikleyen bir noktaya evirildi. Elindeki tüm imkanları seferber ederek “mağdur Yahudi” imajına insanlığı büyük oranda inandıran Tel Aviv, Gazze’deki işlediği soykırım suçunun ardından geleneksel anlatılar üzerinden inşa ettiği algıyı sürdüremeyeceği gerçeğiyle yüzleşti. Vicdani ve insani sorumluluğunu yerine getirmek için büyük gayret sarf eden kitleler, onlarca yılın genel kabullerine karşı kararlı bir duruşla işgal devletinin söylem üstünlüğü ve bilgi üretme tekeline tahminlerin çok ötesi bir derecede meydan okuma gerçekleştirmeye başladı. Batı dünyasında siyasal ve toplumsal alan arasında büyük bir kırılmaya yol açan bu durum, unutulmaya yüz tutmuş gerilimleri yeniden canlandırarak işgal devleti unsurlarına ve Yahudilere yönelik tavır değişikliğini körükledi. Soykırımcı bir devlete duyulan öfke, kendi hükümetlerinin ahlaki normlardan yoksun tutumlarından ötürü Batı toplumlarında, belleklerin ücra köşelerinde kalan tarihsel fay hatlarını tetikleyerek Yahudilere yönelik bir nefret haline dönüştü. Bu durum 19. yüzyıl Avrupası’nın siyasi ve toplumsal alana dair önemli başlıkları arasında yer alan “Yahudi Sorunu” meselesinin farklı bir surette ve yıkıcı bir etkiyle Batı hükümetlerinin gündemine girmesini beraberinde getirdi.
Geleneksel Bağlamda Yahudi Sorunu
Fransız Devrimi’nin ardından ulusal kimliğe atıfların eskiye nazaran daha fazla yapılması ve bunun yeni bir devlet formunun teşekkülünü hızlandırması, Avrupa’da siyasi, toplumsal ve felsefi alanda birçok tartışmanın yaygınlaşmasına kapı araladı. Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle Hristiyan Avrupa’da kutsalın siyasal alanda konumlanması ve halk tarafından algılanması yönünde radikal dönüşümler meydana gelmişti. Bununla birlikte modern ulus-devletin seküler karakteri sadece siyasal değil aynı zamanda toplumsal alanda da yeni bir gerçeklik ve yeni bir insan tipi oluşturmayı amaçlıyordu. Böyle bir düzlemde Yahudilerin nasıl konumlanması gerektiği ya da topluma nasıl entegre olabileceği hususunda bir dizi fikir ortaya atıldı.
Kadim döneme kıyasla dinin siyasal süreçlerdeki belirleyici rolünün büyük oranda ortadan kalktığı bu düzlemde, Yahudilerin kendi inanç değerleri ekseninde bir varlık gösterip gösteremeyecekleri, tartışmanın ilk hareket noktasıydı. Fransa’da devrimin ardından kurulan sistemde eşit yurttaşlık ekseninde oluşan durum, Yahudilerin Avrupa’da yeni bir kimlik sahibi olmaları ve temel vatandaşlık haklarını elde etmeleri bakımından dönüm noktasıydı. Fransa özelinde, azınlık statüsünden sıyrılarak diğer Fransızlarla benzer bir vasfı kazanma, şüphesiz Yahudiler için bir zaferdi. Bununla birlikte modern devletin ontolojik temellerinin dini kimliklerden ziyade ulusal kimlik üzerine bina edildiği dikkate alındığında, Yahudilerin eşit haklardan dini kimliklerini muhafaza ederek yararlanması, sistemin doğasına dair bir tezat anlamına gelmekteydi. Tam da bu nedenle, mutlak bir özgürleşme bağlamında Yahudilerin geleneksel kimliklerinden nasıl arınacakları ve modern düzene ne surette uyum sağlayacakları hususu “Yahudi Sorunu” şeklinde tesmiye edilen meselenin özünü oluşturmaktaydı.
Seküler devlet bünyesinde dinin kamusal alandan tamamen çekilmesi fikrini savunan Alman teolog ve felsefeci Bruno Bauer, Yahudilerin dini kimliklerini koruyarak özgürleşemeyeceği yani modern devletin eşit yurttaşı haline gelemeyeceği tezini ortaya attı. Bauer için hem Yahudilik hem de Hristiyanlık, özgür yurttaşlığın önünde en büyük engeldi. Seküler devlete mensubiyetin ancak ve ancak ona koşulsuz biatle ve kutsalın belirlediği kimliklerden kurtulmakla mümkün olabileceği ön kabulü göz önünde bulundurulduğunda, Yahudilerin inanç değerlerini bırakarak var olan yeni kimliğe bürünmelerini beklemek o dönemin koşulları için tabii bir durumdu. Bauer’in Yahudi özgürleşmesini din merkezli okumasının aksine mevcut tartışmaya önemli bir katkı sunan Karl Marx ise dinden ziyade ekonomik yapının bu sorunun temelini oluşturduğuna işaret etti. Yahudi kimliğini, kapitalist toplumun bir simgesi şeklinde ele alan Marx, Yahudilerin gerçek özgürleşmesinin dini kimliklerinden arındıklarında değil ekonomik ve toplumsal yabancılaşmanın aşılmasıyla gerçekleşebileceği tezini savundu.
Avrupa’da kurulan yeni düzende Yahudilerin varlığı felsefi bir zeminde derinlemesine tartışılırken 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren mesele siyasal alanda daha fazla ele alınır hale geldi. Özellikle Moses Hess ve Theodor Herzl gibi isimlerin Yahudi ulusal dirilişini ya da devletini merkeze alan yaklaşımları, Yahudi Sorunu bağlamında boyut değiştirici bir etki yaptı. Yahudilerin Avrupa’da var olup olamayacağı sorgulamaları üzerinden İngiltere’nin öncülüğünde, Filistin topraklarının istilasıyla bir devletin teşekkülü gerçekleşti. Avrupa’nın çevresinde Yahudilere bir vatan sunulurken aynı zamanda merkezde de toplumun Yahudilere karşı tutumunda daha belirgin karşıtlıklar oluştu. Özellikle Rusya ve Almanya’daki pogromlar ve saldırılar, Yahudilerin kutsal metinlere atıfla ulusal ve dini inkişaf yolunda Filistin topraklarını istilasına zemin hazırladı. Avrupa’da ayrımcılığa ve baskıya maruz kalan Yahudiler, insan hakları zemininde savunulurken yurtları ve tüm hakları gasp edilen Filistinliler için tüm hukuki normlar büyük oranda göz ardı edildi. Seküler sistemde Yahudiler nasıl eşit yurttaş olabilir sorusuna cevap aranırken yaklaşık bir asır sonrasında ise Avrupa’nın ödeyemediği borçlar ve hissettiği sonsuz mahcubiyetten ötürü işgal devletinin katliamlarını ve tüm hukuk dışı eylemlerini açıktan ya da örtülü bir şekilde destekleyen Batılı hükümetler gerçeği ortaya çıktı. Böylesine radikal bir dönüşümün ardından Gazze’deki soykırım karşısında sükutu ve eylemsizliği reddeden kitlelerin İsrail istisnacılığına karşı kararlı duruşları, Batı halklarının işgal devletine ve doğal olarak Yahudilere yaklaşımında köklü bir değişim meydana getirdi.
Aksa Tufanı Sonrası Artan Yahudi Karşıtlığı
7 Ekim 2023 sabahı Gazze’deki direniş unsurlarının başlattığı Aksa Tufanı Operasyonu, gelinen nokta itibarıyla bölgesel ve küresel alanda büyük kırılmalara yol açtı. Bilinen tüm ezberlerin bozulduğu ve siyonist yapının söylem üstünlüğünü kaybettiği bu süreçte, işgal devletine karşı beynelmilel karakteri haiz halklar nezdinde güçlü bir blok oluştu. Batılı hükümetlerden aldığı destekle pervasız eylemlerini devam ettirmekten geri durmayan Netanyahu ve ekibi, küresel çapta yükselen nefret karşısında gerçek manada aciz kaldı. Resmi rakamlara göre 70 bine yakın Gazzelinin katledildiği geride kalan iki yıllık süre zarfında, başlangıçta duyurduğu hedeflerinin hiçbirine ulaşamayan siyonist hükümet, sahada stratejik mağlubiyetle yüzleştiği gibi uluslararası alanda da epistemik mağlubiyeti tattı. Yahudi haklılığı ve istisnailiği imajı yıkılırken Filistin siyasallığına ve Filistinlilerin haklı ve meşru direnişine destek gün be gün arttı. Soykırımın durdurulması karşısında gerekli iradeyi ortaya koyamayan uluslararası aktörlerin aksine halklar kendi bildikleri yöntemlerle yöneticileri üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Sumud ve Özgürlük Filosu gibi girişimler de Gazze’nin tüm yıkıma rağmen zaferini tasdik eden en önemli inisiyatiflerdi.
Filistinli masumların en gelişmiş silahlarla katledilmesine razı gelmeyen kitleler, her ortam ve platformda işgal devletine ve vatandaşlarına gösterdikleri tepkiyle özellikle Batı’da yeni bir perspektif üzerinden Filistin’in mücadelesine yaklaşıldığı gerçeğini tüm kesimlere gösterdi. Sadece Tel Aviv yönetimine ya da siyonist lobiye değil aynı zamanda Yahudilere yönelik artan öfke, Gazze’deki soykırımla beraber Batılı insanın zihninde gözle görülür bir dönüşümün yaşandığı anlamına gelmektedir. Siyasal ve toplumsal düzene dair artan eleştiriler, kurucu normların işlevine dair yaşanan güven kaybı ve kurumsallaşmış demokrasilerin kendi ilkeleriyle ters düşmelerinden ötürü yüzleştiği meşruiyet sorunu, 7 Ekim sonrası tezahür eden yeni gerçekliğin ya da bir başka deyişle yeni normalin en önemli göstergeleridir. Ayrıca Aksa Tufanı ile dini referansların belirleyiciliğinin daha da artması ve kutsalın görünür hale gelmesi, seküler düzenin geleceğine yönelik büyük bir tehdit oluşturduğu gibi beraberinde üstü örtülmeye ya da ötelenmeye çalışan kadim kimlik mücadelelerini de yeniden gün yüzüne çıkarmaktadır.
Tevrat’a ve diğer Yahudi kutsal metinlerine yapılan atıflarla gerçekleştirilen bir soykırım karşısında tüm dünyada öz kimlikler üzerinden bir tepkinin oluşması doğal bir sonuçtur. Bu durum da şüphesiz Hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki tarihi gerilimleri tırmandırarak mücadele sahasının büyük ihtimalle genişlemesine yol açacaktır. Din, uluslararası ilişkilerin seyrini daha etkin bir şekilde belirledikçe “kutsal” ekseninde tartışma ve çatışmalardan kaçış mümkün olmayacaktır. Bu da ister istemez Yahudilerin özellikle Avrupa’da yeni meydan okumalarla karşı karşıya kalması demektir. Geleneksel Yahudi Sorunu, seküler Avrupa düzeninde Yahudilerin nasıl var olabileceği/olması ile ilgiliydi. Bugün oluşan vasatta ise soykırımla ilişkilendirilmelerinden ötürü Avrupa’da Yahudi karşıtlığı ivme kazanmış gözükmektedir. Batılı hükümetlerin kendi topraklarındaki bir sorunu çözmek ve Müslüman dünyayı istikrarsızlaştırmak adına izlediği siyaset, halihazırda farklı bir surette kendilerine dönmüş durumdadır. On yıllardır Filistin’de siyonistler eliyle yapılan zulme karşı sessizlik, Batı topraklarında hem siyonist yapıya hem de Yahudilere karşı hareket alanını sınırlandıracak eylemlerin çoğalmasının ana sebebidir. Mevcut koşullar altında Batılı hükümetler için iki seçenek bulunmaktadır: Sessizlik, eylemsizlik ve siyonist yönetime sınırsız verilen destekten ötürü Filistin halkından özür dileyerek bölgede istikrarın tesisi için Tel Aviv’e gerçekçi bir baskı yapmak ya da Hristiyan siyasal düzen tasavvurunun Batılı halklar nezdinde yükselişiyle yeni tür Yahudi Sorunu ile enerjilerini harcamak.
