2018’de Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak bilinen nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilen Trump, ikinci başkanlık döneminin en önemli icraatlarından biri olarak İran ile yeni bir nükleer anlaşma için adım attı. İran ve ABD arasındaki nükleer müzakereler, Trump’ın Mart başında İran dini lideri Ali Hamaney’e gönderdiği doğrudan müzakere çağrısını içeren mektubuyla gündeme gelmişti. 12 Nisan’da Maskat’ta ve 19 Nisan’da Roma’da gerçekleşen dolaylı müzakereler, belirsiz mesajlar ve karşılıklı güvensizliğe rağmen teknik konularda görüşülecek seviyeye ulaştı. Hem ABD elçisi Steve Witkoff hem de İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, kaydedilen ilerleme konusunda benzer olumlu ifadeler kullandılar. Bu süreçte ilk göze çarpan şey, ABD ve İran’ın müzakerelerin doğrudan veya dolaylı olması üzerindeki farklı tavırlarıydı. İran, müzakereleri, Umman’ın yazılı teatiler yoluyla kolaylaştırdığı dolaylı görüşmeler olarak sunarken, ABD tarafı ise zaman zaman müzakerelerde doğrudan görüşmelerin yapıldığına dair açıklamalarda bulundular. Bu durum, Tahran’ın müzakerelerde gizliliği Washington’ın ise daha kamuoyuna açık bir tutum tercih ettiğini gösterdi.
Neden Diplomasi?
2024’ün özellikle son aylarında yaşanan önemli gelişmeler, iki taraf için de diplomasiye alan açtı. Ekonomisi, büyük oranda yaptırımlar nedeniyle darboğazda olan İran için nükleer anlaşma, bir çıkış kapısı olarak görülüyor. Bu durum, yıllardır zaten bilinen ve İran kamuoyunda da sürekli tartışılan bir meseleydi. Bununla birlikte, Tahran’ı müzakereye yanaştıran asıl koşullar, daha çok İran’ın zayıflayan pozisyonu ile bağlantılı görünüyor. İsrail’in İran’ın kilit vekil gücü Hizbullah’a karşı yürüttüğü saldırılar, örgütün liderliğini ve saflarının çoğunu önemli ölçüde zayıflattı. Nisan ve Ekim 2024’te İsrail ile yaşanan doğrudan askeri çatışmalar, İran’ın hava savunma sistemlerine ve silah üretim kapasitesine zarar vermişti. Suriyeli muhaliflerin Esad rejimini devirmedeki başarısı, İran’ı bir devlet müttefikinden ve Hizbullah’a silah tedarik etmek için birincil rotasından mahrum bıraktı. Dolayısıyla bölgesel gelişmelerden büyük darbe alan Tahran, herhangi bir askeri saldırı karşısında eskisinden daha savunmasız bir konumda olduğunun farkında. Bu sorunlara rağmen hâlâ Yemen ve Irak’taki gruplarla bağlantılarını sürdürüyor ve Rusya ve Çin ile bağlarını güçlendiriyor. Bunun da ötesinde artık gelişmiş bir nükleer programa sahip. Bu yüzden nükleer program, şu an için İran’ın ABD ve İsrail’den gelen tehditlere karşı kullanacağı en etkili müzakere aracı.
ABD’nin Ortadoğu’da girdiği geçmişteki savaşları maliyetli ve aptalca olarak eleştirdiği düşünüldüğünde, Trump için bölgede yeni bir çatışmayı üstlenmek, en son seçenek olarak görünüyor. Önceki başkanlık döneminde nükleer anlaşmadan çekilen Trump, şimdi yeni bir anlaşmayı müzakere etmek için kendisini daha güçlü bir konumda görüyor. Nitekim karşısında hem bölgesel hem de ekonomik açıdan zayıflamış bir İran söz konusu. Bunun yanında İran’ın nükleer programında kaydettiği gelişme de önemli bir tetikleyici unsur. İran’ın nükleer programının geldiği seviyeye ilişkin endişeler, özellikle uranyum zenginleştirme konusundaki artan kabiliyetleri nedeniyle önemli ölçüde artmıştı. İran’ın 2021’den bu yana yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum biriktirdiği biliniyor ki; bu miktarın yüzde 90’a kadar zenginleştirilmesi halinde nükleer silah üretimi için yeterli görülüyor. İran’ın nükleer güç olması, en başta ABD’nin bölgesel politikasının merkezinde yer alan İsrail’in güvenliğini sağlama politikasının çökmesi anlamına gelecek. Bundan dolayı müzakereler, yeni bir nükleer anlaşma yapmak isteyen Trump için önemli bir fırsat.
Müzakerelerdeki Tutumlar ve Belirsizlikler
Teknik meseleler üzerine üçüncü turu yapılan Mayıs başında devam etmesi planlanan müzakere sürecine bakıldığında hem Washington hem de Tahran’ın sonuç odaklı bir anlaşma bulmaya çalıştıkları aşikar. Ancak süreçte, tarafların bu istekli tutumları netlik arz etse de anlaşmanın kapsamındaki belirsizlikler, özellikle karmaşık mesajlar ile daha da artmış durumda. Tahran’ın tutumu, nükleer programının barışçıl amaçlı olduğunu ileri sürerek nükleer meselenin görüşülmesine ve yaptırımların hafifletilmesine odaklanıyor. Trump ise İran’ın nükleer silah geliştirmesine karşı yeni nükleer anlaşmayı bir garanti olarak görüyor. Bölgesel vekiller ve füze programları gibi konuların bu anlaşmanın bir parçası olarak müzakere masasına gelip gelmeyeceği ise aslında müzakerenin kaderini de belirleyebilecek bir mesele.
Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi ve müzakere heyetinin başında olan Steve Witkoff tarafından başlarda dile getirilen ABD’nin pozisyonu, daha çok alternatif uzlaşılara açık olduğu yönündeydi. Fox News’e verdiği bir demeçte, İran’ın uranyum zenginleştirmeye devam edebileceğini fakat 2015 nükleer anlaşmasında belirlenen yüzde 3,67’lik sınırı aşmaması gerektiğini vurgulamıştı. Ancak daha sonra ABD’nin hiçbir koşul altında İran’ın uranyum zenginleştirmesine izin vermeyeceğine yönelik açıklama yaptı. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Witkoff tarafından yapılan tutarsız açıklamalara cevaben bunun müzakereye yardımcı olmadığını ve barışçıl amaçlarla zenginleştirmenin müzakereye açık olmadığının altını çizmiştir. Bu noktada ortaya çıkan asıl kilit soru, ABD yönetiminin İran ile anlaşmayı nasıl ele alacağı etrafında dönüyor.
İran’la nükleer anlaşmaya giden yol, Trump yönetiminin müzakere hedefleri konusunda kendi içinde yaşadığı bölünmeler nedeniyle de karmaşık bir hal aldı. Trump yönetiminde İran ile başlayan müzakereler sürecinde iki ana kamp öne çıkmış durumda. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz’un başını çektiği kampın askeri müdahale seçeneğini desteklediği biliniyor. Müzakerelerde de İran’ın mevcut nükleer kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılmasını savunuyorlar. Buna karşılık Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi isimlerin başını çektiği diğer grup ise yüksek riskler nedeniyle askeri müdahaleden daha çok diplomatik çözümden yana. Bundan dolayı Trump, İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemeye odaklanmış olsa da yönetimden ve özellikle yönetim üzerinde güçlü etkisi olan İsrail lobisinin etkisine göre tutumu da değişiklik gösterebilir.
Müzakerelerin Başarısı Nelere Bağlı?
Her iki tarafın da anlaşmaya yönelik güçlü istekleri ve şu ana kadar görüşmelerden çıkan mesajlar göz önüne alındığında, müzakerelerin olumlu bir sürece evrildiği görülüyor. 26 Nisan’da yapılan teknik meseleler ile ilgili görüşme, aslında her iki tarafın da içeriği belirleyecek kadar ortak bir noktada buluştuklarını gösteriyor. Her ne kadar İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılması, balistik füze programının ve diğer bölgesel faaliyetlerinin dahil edilmesi, ABD tarafında gündeme gelse de doğrudan müzakere masasında olduğuna dair bir işaret henüz yok. Öte yandan müzakerenin yeni bir anlaşma ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, her iki tarafın da beklentilerini netleştirip hangi tavizleri vereceklerine bağlı olarak değişecektir. Trump, 2015’te imzalanan nükleer anlaşmadan 2018’de tek taraflı olarak çekilirken, İran’ın nükleer silah geliştirmesini durduracak kadar güçlü olmadığını savunmuştu. Bunun bir parçası olarak “maksimum baskı” politikasını her iki dönemde sürdürmenin ve Tahran’ı nükleer çalışmalarda büyük tavizlere zorlamanın beklenen sonucu vermediği açık. Nitekim İran uranyum zenginleştirmede önceki süreçten daha ileri bir noktaya gelmiş durumda. Mevcut haliyle İran’ın aylar içerisinde nükleer silah elde edebilecek bir kapasiteye sahip olduğunun altını çizmek gerekir. Her ne kadar ambargolar ve bölgesel kayıpların İran’ı zayıflattığı düşünülse de İran bunu elinde güçlü bir koz olarak bulunduruyor. Bu durum aynı zamanda ilk etapta sadece nükleer silah üretimine odaklanan bir anlaşma ihtimalini de güçlendiriyor.
