Suriye devriminin 14 yıllık bir mücadelenin ve büyük bedellerin ardından 8 Aralık 2024’te zafere ulaşması, bölgesel dengeler açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yeni Suriye yönetiminin önündeki geçiş sürecinde çetrefilli bir yol haritası bulunmaktadır. Bir taraftan iç dinamiklerin yeni devlet düzeninin tesisine katılımları ve entegrasyon süreçlerinin karmaşıklığı, diğer taraftan bölgesel ve küresel aktörlerin yeni yönetimden beklentileri arasında denge kurma çabaları, bu sürecin seyrini belirleyecektir. Kuşkusuz oluşan bu yeni denklemde, gelişmelerden en olumsuz etkilenen aktör, Mart 2011’den beri devrimi engellemeye çalışan İran olmuştur. Zira bu devrim, İran’ın Suriye ile 1979’dan beri geliştirdiği stratejik ilişkilerin de sonu anlamına gelmektedir.
Tahran yönetimi, en başından beri Suriye’nin Beşar Esed’in kontrolünden çıkması durumunda İran’ın Ortadoğu politikalarında stratejik üs rolüne sahip bu ülkeyi kaybedeceğinin farkında olarak hareket etmiştir. Ayrıca İran’da 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından oluşan muhalif atmosferin baskılanması ve aylar sonra kontrol altına alınmasının hemen akabinde baş gösteren Arap Baharının domino etkisi ile Suriye sonrasında İran’a da sirayet etmesi ve mezkûr muhalif atmosferi bu kez rejimi devirme amacıyla yeniden alevlendirmesi, İran müesses nizamını ciddi anlamda kaygılandırmıştı. Dolayısıyla gerek 1979’dan beri Tahran’ın Şam ile geliştirmiş olduğu stratejik ilişkilerin koruması ve gerekse Arap Baharının İran için de meydana getirmiş olduğu ciddi güvenlik riskleri, başta Devrim Rehberi Ali Hamaney olmak üzere müesses nizamın ileri gelenlerini önleyici tedbir bağlamında kararlı bir şekilde müdahaleye sevk etmişti.
İran’ın Mart 2011’den Aralık 2024’e kadar Suriye’yi kaybetmemek adına üstlendiği maddi ve beşeri maliyetlere bakıldığında, 50 milyar dolar nakdi kaynak ve İranlı milletvekili Muhammed Mennan Reisi’nin ifadesiyle vekil güçler hariç 6 bin civarında İranlı Suriye’de hayatını kaybetmiştir.[1] Hayatını kaybedenler arasında 400’ün üzerinde general ve üst düzey subay da bulunmaktadır. İran’ın ulusal güvenlik doktrinin bir parçası olarak sınırları ötesinde oluşturduğu ve yüksek maliyetlerle korumaya çalıştığı bu hat, 8 Aralık 2024 itibariyle tamamen çökmüştür. Bu bağlamda İran’ın ulusal savunma doktrininde de telafisi mümkün olmayan ciddi bir açık ortaya çıkmıştır.
İran’ın devrimden bu yana bölgesel politikalarına yön veren “Devrim İhracı” perspektifi çerçevesinde, bölge sathında yapmış olduğu uzun vadeli yatırımlar ve elde etmiş olduğu nüfuz, Arap Baharı sürecinde Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve Filistin’e kadar yayılmak suretiyle maksimum seviyesine ulaşmış idi. Bu yayılmacı bölgesel politika neticesinde İran, jeopolitik ve askeri alanlarda önemli kazanımlar elde ederek hem ABD ve İsrail hem de bölgesel rakiplerini sınırları ötesinde oluşturduğu alanlarda meşgul ederek ülkesinden uzak tutmayı başarmıştı. Ancak Suriye devrimi ile birlikte bu kazanımların büyük bir bölümü elinden çıkmış ve aksi yönde bir etki oluşturarak İran’ı hem içerideki sorunlar karşısında hem de ABD/İsrail ve bölgesel rakipleri karşısında zayıf duruma düşürmüştür. Tahran’ın bu durumu kabullenmeyeceği daha en başından beri Devrim Rehberi’nin açıklamalarında kendini göstermiştir. Devlet politikalarının belirleyicisi pozisyonundaki Devrim Rehberi’nin Suriye’nin tekrar geri alınacağına dair ısrarcı söylemleri, gerçekçi olmaktan ziyade iç kamuoyundaki tabanının Suriye devrimi karşısında geçirmekte olduğu travmayı atlatma ve Direniş Ekseni olarak nitelenen vekil güçlerin moral ve motivasyonunu koruma çabasından öteye geçmeyeceği bilinmektedir. Ancak bununla birlikte, İran bir yandan yeni Suriye yönetimi ile ilişki tesis etmeye çalışırken diğer taraftan da Suriye içerisindeki dinamikleri ve unsurları yeni yönetime karşı bir baskı unsuru olarak kullanmayı ihmal etmemektedir.
İran’ın Yeni Dönem Suriye Politikaları
İran’ın yeni dönem Suriye politikalarını, Devrim Rehberi Hamaney’in açıklamalarından takip etmek gerekir. Hamaney, Suriye dosyası konusunda en başından beri belirleyici rol oynamıştır ve bugünkü sonuçların oluşmasında doğrudan sorumludur. Hamaney, 8 Aralık’tan sonra çeşitli vesilelerle kamuoyuna hitaben yaptığı açıklamalarda, Suriye’nin “Suriyeli müminlerin eliyle özgürleştirilerek” yeniden Direniş Ekseni safına katılacağının altını çizmiştir. Hamaney’in bu konudaki ısrarlı söylemleri, İran’ın Suriye’ye dönük emellerinden vazgeçmeyeceğini göstermiştir. Ancak sahadaki gerçeklikler, artık Suriye’nin bir daha bir bütün olarak Tahran’ın etki sahasına girmeyeceğini ortaya koymaktadır.
Bu durumun farkında olan Tahran, bir taraftan Ahmed el-Şara liderliğindeki Suriye yönetimi ile uzlaşı arayışlarını dolaylı olarak sürdürürken diğer taraftan mevcut yönetimle sorunlu dinamikler ile temaslarda bulunmaktan geri kalmamaktadır. Söz konusu dinamiklerin başında Suriye Demokratik Güçleri olarak bilinen ve ağırlıklı olarak terör örgütü PKK’nın Suriye yapılanması olan PYD ile iş birlikleri geliştirme çabaları gelmektedir.
Suriye’nin önemli bir bölümünü kontrolünde tutan örgütün, Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından barındırdığı risklerin farkında olan Tahran’ın, Türkiye’nin desteği ile Esed’in devrilişi ve Suriye’yi kaybetmiş olmanın getirdiği derin jeopolitik kayıpları telafi amacıyla PYD’yi destekleme çabaları içerisinde olduğu görülmüştür. Doğrusu İran-PYD ilişkileri, Suriye halkının kıyamından hemen sonra gelişmeye başlamış ve Tahran’ın talimatıyla Esed güçleri, bölgeyi örgüte bırakarak Türkiye’ye karşı bir baskı oluşturmaya çalışmıştır. İlerleyen süreçlerde, ABD’nin daha baskın bir şekilde sahada etkin olmaya başlamasıyla terör örgütü, İran’dan ziyade ABD’nin tahakkümüne girmiştir. Ancak bu durum, İran için pek bir rahatsızlığa neden olmamıştır. Zira Tahran’ın en başından beri amacı, örgütü Ankara’ya karşı bir baskı unsuru ve koz olarak kullanmaktı. Söz konusu baskı ister doğrudan İran’ın sağlamış olduğu destek ile isterse dolaylı verdiği destek ile gerçekleşmiş olsun amaç hasıl olmuş olacaktır.
Kudüs Gücü komutanı İsmail Kaani’nin Süleymaniye’de PYD yetkilileri ile bir araya gelmesi, Tahran’ın gerekirse ABD ile bu alanda iş birliğine giderek örgüte destek verebileceği söylemlerine somutluk kazandırmıştır. Bununla birlikte Türkiye ve ABD arasındaki yakınlaşma, terör örgütünün Suriye içerisindeki konumunun netleşmesinde belirleyici olacaktır.
İsrail-PYD yakınlaşması da Tahran açısından bir sorun teşkil etmemektedir. Zira Tahran’ın asıl amacı, örgütün yeni Suriye anayasasında elde edeceği kurumsal statü ile Türkiye üzerinde kalıcı baskı kurabilmesidir. Bu vesile ile Tahran ilerleyen dönemlerde, konjonktürün el vermesi ile bu kartı yerine göre tekrar değerlendirme olanağı sağlamış olacaktır. Tahran’ın ABD ve İsrail ile neredeyse ortak bir söylem kullanarak terör örgütünden “Kürtler” olarak söz etmesi, İran’ın Türkiye ile bölgesel rekabetlerinde bu karttan sıkça faydalanabileceğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin yeni anayasanın düzenlenmesinde gerek İran gibi bölgesel rakipler ve gerekse ABD gibi bölge dışı aktörlerin, terör örgütlerini Ankara’ya karşı bir baskı unsuru olarak kullanabilmelerinin önüne geçmeyi amaçlaması, son derece rasyonel ve stratejiktir.
İran’ın Esed Rejimi Bakiyelerine Yönelik Politikaları
İran’ın devrim sonrası Esed ailesi ile geliştirdiği ilişkilerin temeli, bir taraftan jeopolitik gereklilikler diğer taraftan teopolitik anlayışa dayanmıştır. Jeopolitik olarak bölgesel düzeyde aylar içerisinde yaşanan gelişmeler, dengeleri ters yüz etmiştir. Eylül 1978’de imzalanan Camp David antlaşması ile Mısır ve İsrail arasındaki husumet sonlanırken Suriye, İsrail karşısında yalnızlığa düşmüştür. Ancak dört buçuk ay sonra İran’da Şubat 1979’da meydana gelen devrim ile Tahran’daki İsrail yanlısı rejim devrilmiş ve karşıtı yeni bir rejim tesis olmuştur. Böylelikle, Mısır ve İran, İsrail karşısındaki tutumları itibariyle yer değiştirmiştir. Bu durum, Tahran ve Şam arasındaki yakınlaşmanın en önemli mihenk taşı olmuştur. Yeni Tahran yönetimi, Hizbullah’ı kurması ve geliştirmesinin yanı sıra Filistinli örgütlere verdiği destekleri, Şam üzerinden organize ederek bölgesel etkisini derinleştirmeyi başarmıştır.
Tahran-Şam hattındaki jeopolotik ittifakın yanı sıra Esed ailesinin inanç olarak diğer Arap ülkeleri yöneticileri ile ayrışarak İran ile teolojik yakınlığa sahip olmaları, taraflar arasındaki ilişkilerin stratejik boyuta evirilmesinde kolaylaştırıcı rol oynamıştır. Zira İran, devrimden sonra birçok Sünni hareket ile iş birlikleri geliştirmiş ancak ilerleyen süreçlerde söz konusu hareketlerle stratejik derinlik içerecek ilişkilere sahip olamayacaklarını anlamıştır. Bundan dolayı, Tahran devrim ihracı söylemlerini de ağırlıklı olarak mezhepdaşları üzerinden ilerletmeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşım neticesinde Şii Hilali olarak nitelenen jeopolitik açılımın temelinde mezhepsel yayılma yer almıştır. Dolayısıyla Suriye’de ortaya çıkan Sünni halkın ayaklanmalarına karşı sadece kuşkuyla yaklaşmakla kalmamış aynı zamanda karşıt tutumlar geliştirerek her daim Esed ailesi ve mensubu oldukları Nusayri dinamikleri destekleyerek tavrını ortaya koymuştur. Hamaney’in 8 Aralık sonrası “Suriyeli müminler yönetimi tekrar ele geçirecek ve Suriye tekrar Direniş Ekseni’nin safına katılacaktır” ifadesindeki müminler, “Nusayri” kesimlerdir.
Hamaney’in bu açıklamaları doğrultusunda kurulan “Suriye İslami Direnişi”, esasen İslami olmaktan çok Nusayri bir yapıdır. Esed’in bakiyelerinden oluşan bu yapının mensupları, 14 yıllık iç savaşta birçok savaş ve insanlık suçuna bulaşmış olup yargılanmaktan kaçamayacak kesimlerdir. Ayrıca bu kesimler, ülke dışına kaçma fırsatı bulamamış veya ülke dışına çıktıkları takdirde kimliklerinin tespit edilip yargılanma endişesi taşıyanlardır. Bu bağlamda, Suriye’de kalıp savaşmak dışında pek de seçenekleri bulunmayan bu kesimleri İran, mobilize ederek Ahmed el-Şara yönetimine karşı harekete geçirmiştir.
Hamaney bu vesile ile bir taraftan Suriye’deki varlıklarını dar bir bölgede de olsa korumayı diğer taraftan Nusayri-Sünni çatışması çıkararak etkilerini komşu ülkelere yaymayı ve nihayetinde İran’daki tabanını konsolide etmeyi amaçlamıştır. Nitekim Hamaney’in bu yönde atmış olduğu adım neticesinde rejim kalıntılarının sergiledikleri terör eylemlerinin akabinde yaşanan gelişmeler, ülkemizdeki Alevi kesimleri provoke etmeye çalışan kesimleri de harekete geçirmiştir. Bununla birlikte gerek Suriye ordusunun bölgeyi kontrol altına almasıyla gerekse Türkiye’deki provokatörlerin hamlelerinin başarısız kılınmasıyla, İran’ın bu oyunu en azından şimdilik boşa çıkarılmıştır. Hamaney’in, ülke içerisinde kronik hale gelmiş ekonomik, çevre, enerji, kültürel ve siyasi sorunları dışarıya kanalize etmek amacıyla Suriye’de girişeceği provokatif manevralar, giderek azalmakla beraber daha aşırı girişimlere de dönüşebilir. Hamaney’e yakın Keyhan gazetesinin “ABD/İsrail, Ahmed el-Şara’yı ortadan kaldırabilir” şeklinde yayınları, Tahran’ın zımni arzularını dışarı vurması bakımından önemlidir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemlerde, İran’ın, Suriye içerisinde yeni yönetime karşı gelme potansiyeline sahip her kesim ile ilişki tesis edebileceği gibi kimi makamlara suikastlarda da rol oynayabileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir.
[1]https://www.eghtesadonline.com/fa/news/2024188/تهدید-نماینده-مجلس-بعد-از-تقدیم-۶%DB%B0%DB%B0%DB%B0-شهید-مدافع-حرم-و-صرف-میلیاردها-تومان-هزینه-در-یک-هفته-سوریه-را-دو-دستی-تقدیم-تکفیری%E2%80%8Cها-کردیمکوتاهی-کنید-افشاگری-می%E2%80%8Cکنم
