Kriter > Dış Politika |

İşgal ve Müzakere Arasında İsrail–Lübnan Hattında Ateşkes


İsrail ile Lübnan arasında başlayan ateşkese yönelik girişimler, barışa uzanan bir süreçten ziyade iki ülke arasındaki çıkmazın derinleştiğine işaret etmektedir. Nitekim İsrail’in işgal politikalarından geri adım atmayacak olması, ateşkesin barışa evrilmesini değil, taktiksel bir ara döneme girildiğini göstermektedir. Lübnan hükümetinin ise müzakere masasında son derece dar bir hareket alanına mahkum olduğu bilinmektedir. Bu tablo ise ateşkesin taraflar arasında gerçek bir dengeye oturmadığını, geçici bir statükonun oluştuğunu göstermektedir.

İşgal ve Müzakere Arasında İsrail Lübnan Hattında Ateşkes
Lübnan'da, İsrail saldırılarında enkaz altında kalan cenazelere ulaşmak için çalışma yürütüldü. (Houssam Shbaro / AA, 19 Nisan 2026)

İsrail’in 8 Nisan’da başkent Beyrut olmak üzere Lübnan genelinde 100 noktaya düzenlediği saldırı sonrası ülkedeki kaos hızla büyürken, gelişmelerden bir gün sonra Netanyahu’nun Beyrut-Tel Aviv arasında doğrudan müzakerelerin başlayabileceğine dair yaptığı açıklama, Lübnan içindeki siyasi dengeler açısından ani ve sarsıcı bir etki oluşturdu. Müzakere sürecine Hizbullah ve EMEL dışında görece olumlu yaklaşan siyasi elit, her ne kadar iki ülke arasındaki temasları önemsiyor olsa da İsrail’in tahakküm zihniyetine karşı olan kaygılarını da açık bir biçimde dile getiriyor. Sahada İsrail’le doğrudan çatışan Hizbullah için ise hâlihazırda herhangi bir ateşkesin imzalanması veya barış görüşmelerinin başlaması gerçekçi ve makul görünmüyor. 16 ve 23 Nisan tarihlerinde Washington’da büyükelçiler düzeyinde gerçekleştirilen temasların ardından yapılan açıklamalardaki tutarsızlıklar da esasen sürecin somut bir çıktısının olmayacağını ortaya koymaktadır. Nitekim İsrail Güney Lübnan’daki saldırılarına ateşkes sonrası hız kesmeden devam etmekte, işgal edilen bölgeleri tampon ilan ederek yıkımı da sürdürmektedir. İlaveten, Netanyahu’nun 23 Nisan’daki ikinci görüşmelerin hemen ardından tam hareket özgürlüğünü koruduklarına dair ifadeleri, kuşatmanın ve işgalin devam edeceğini net bir şekilde göstermektedir. Dolayısıyla Lübnan, İsrail’in masasındaki tampon bölge planına engel olmadığı müddetçe meşru bir ateşkesten söz edemeyecekken, İsrail’in çekilme ihtimalinin zayıflığı da müzakerelerin büyük ölçüde teorik bir zeminde kalacağına işaret etmektedir.

İsrail, Gazze'de yürüttüğü yıkım ve saldırıların aynısını Lübnan'ın güneyinde tekrarlıyor, AA İNFO
İsrail ordusu, Gazze Şeridi'nde işgal altında tuttuğu alanlarda yürüttüğü yıkımın aynısını Lübnan'ın güneyinde de ateşkese rağmen uyguluyor. (Ufuk Celal Güzel / AA, 20 Nisan 2026)

 

İsrail’in Yeni İşgal Tarzı

14 Nisan’daki ilk görüşmelerin hemen ardından Netanyahu tarafından gelen ilk reaksiyon, Lübnan’da Gazze benzeri bir “sarı hat” ilan etmesi şeklinde oldu. Hattın detayları kısa süre içerisinde haritalandırıldı ve gerek Lübnan hükümetine gerekse de müzakereye muhalif olanlara “Bu; on kilometre derinliğinde, daha önce sahip olduğumuzdan çok daha güçlü, yoğun, sürekli ve sağlam bir güvenlik şeridi. Şu anda buradayız ve buradan ayrılmayacağız” sözleriyle iletildi. Hizbullah saldırılarını engelleme iddiası çerçevesinde Litani’nin güneyini üç ana kısma ayıran İsrail için en kritik alan, sınırdaki tüm Lübnan köylerini içeriyor. Sınırı kapsayan bu bölgenin tamamen insansızlaştırılmasını planlayan İsrail yönetimi için Lübnan’la yapılması düşünülen barış anlaşmasından sonra dahi geri dönüşler tamamen yasaklanıyor.

İsrail’in ateşkes sürecinde Lübnan’ın güneyindeki işgali sürdüreceğine dair tutumu, iki temel krizi de beraberinde getirmektedir. Öncelikle sınırda bulunan yaklaşık 62 köyde yaşayan 600 binden fazla Lübnanlının bölgeden tamamen uzaklaştırılmasını içeren ve demografik değişimi öngören plan, toplumsal krizleri tetikleme potansiyeline sahiptir. Zira güneyde göçe zorlanan Lübnanlıların çoğunluğunu Şiilerin oluşturması ve İsrail’in Şiileri Hizbullah’ın sivil kanadı olarak nitelendirmesi, ülkede Şiilerin yeniden siyasi ve toplumsal izolasyon riskiyle karşı karşıya kalmaları ihtimalini öne çıkarmaktadır. Lübnan’ın Fransa mandası altında yaşadığı 1920-43 arasında ve bağımsızlığını kazandığı dönemden 1960’lara kadarki süreçte alt tabakalarda ve izole bir yaşam sürmüş olan Şiilerin, İsrail’in Şii toplumu üzerinden yürüttüğü nefret algısının büyümesi durumunda yeniden izolasyona uğramaları senaryosu gündeme gelmektedir. Her ne kadar Lübnan toplumunda iç savaşın çıkmasına dair bir çatışma emaresi söz konusu olmasa da yerinden edilen Şiilerin, savaş sonrasında eski yerleşimlerine dönememeleri durumunda, ülke içinde alternatif yaşam alanı bulmalarının güçleşmesi ve bu durumun iç çatışma riskini artırması güçlü bir ihtimal olarak gözükmektedir. Dolayısıyla İsrail’in planının hayata geçirilmesi ihtimali, yalnızca ulusal güvenlik açısından değil, aynı zamanda Şii yerleşim alanlarının korunması açısından da kritik sonuçlara işaret etmektedir.

Öte yandan, bölgedeki Hristiyan ve Sünni toplulukların da bir kısmı yerlerini terk etmeyi reddetmekte ve bu nedenle İsrail’in kuşatması altında yaşamlarını sürdürmektedir. Özellikle İsrail’in tam kontrol sağlayamadığı ancak giriş çıkışları kapattığı Rumeyyiş (yüzde 98), Alma Şaab (yüzde 97) gibi yoğun Hristiyan nüfusa veya Mervahin (yüzde 95), Zallutiyye (yüzde 96) gibi tamamen boşalttığı Sünni nüfusa sahip bölgelere yerel ve uluslararası desteğin büyük ölçüde zayıf kalması nedeniyle bu gruplar da farklı bir izolasyon biçimiyle karşı karşıya kalmaktadır. Sınırdaki bu gelişmeler doğrudan bir iç savaş üretemese dahi, Hristiyan ve Sünni toplulukların kendi siyasal temsilcileriyle olan ilişkilerinin zedelenmesine yol açmaktadır.

Karadaki gelişmelere ek olarak İsrail’in “sarı hat içinde” belirlediği 1. bölge, Lübnan’la 2022’de imzaladığı deniz sınırı anlaşmasının ihlaline ve gaz sahalarının yeniden kontrolü açısından İsrail’in yeni stratejik yönelimine de işaret etmektedir. İki ülkenin deniz yetki alanları üzerindeki anlaşmazlığı 2022’de ABD arabuluculuğunda çözülmüş olsa da İsrail’in Kariş gaz sahasını elde edip, Kana gaz sahasını Lübnan’a bırakması, Tel Aviv yönetimi açısından tatmin edici bir sonuç olmamıştır. Bu nedenle de 2023’te başlayan Gazze savaşıyla birlikte Hizbullah’ın isnat cephesini açmasıyla İsrail, deniz sınırı anlaşmasının iptaline yönelik söylemlerini artırmış, ancak Biden yönetimi gaz sahası konusunda İsrail’in tepkilerini bastırmayı başarmıştır. Mevcut durumda ise yine Hizbullah’ı öne sürerek içinde Kana sınırını kapsayan bölgeye el koyması ve henüz bir engele takılmamış olması, İsrail’in Doğu Akdeniz’de stratejik üstünlük sağlama hedefini yeniden şekillendirdiğini göstermektedir. Bu kriz, Lübnan’ın deniz sınırı güvenliğini doğrudan tehdit eden başlıca risklerden biri olarak öne çıkmaktadır.

 

Lübnan’ın Ateşkes Engelleri

Beyrut tarafında ise ABD aracılığında başlayan ateşkes görüşmeleri, İsrail’in tüm ihlallerine rağmen mevcut koşullar altında tek çıkış yolu olarak gözükmektedir. Müzakerelerin sürdürülmesine bu anlamda titizlikle yaklaşan Lübnan, İsrail’le ateşkes sürecini ve sonrasında öngörülen barışı iki açıdan ele almaktadır. Öncelikle Lübnan, İran–ABD görüşmelerinden bağımsız ve daha uzun soluklu bir müzakere süreci hedeflemektedir. Bu yaklaşım, Lübnan hükümeti açısından İran’ın ülkedeki nüfuzunu kırmak adına kritik bir öneme sahipken, aynı zamanda ABD/İsrail-İran savaşının belirsiz geleceğinden ve yeni bir savaş ihtimalinden Lübnan’ı uzak tutma çabasını içermektedir. Diğer taraftan ateşkesten barışa uzanmaya dair girişimler, Lübnan’ın tarihinde sürekli tekrar eden İsrail işgali döngüsüne son verme amacı da taşımaktadır. Görüşmelerin sonucunda kara sınırının da belirlenmesini planlayan Lübnan, kendi güvenlik kuşağını da uluslararası düzeyde güvence altına almayı planlamaktadır.

Bununla birlikte kalıcı barışa dair bir gelecek projeksiyonuna sahip olan Lübnan hükümetinin önünde birtakım engellerin bulunduğu açıktır. Öncelikle Beyrut yönetimi için İsrail’le yapılması planlanan ateşkesin gerçekleşmesi, İsrail’in işgal politikasından vazgeçmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle de İsrail’den gelebilecek herhangi bir tampon bölge seçeneği veya girişimi, Beyrut için kabul edilmekten uzaktır. Görüşmelerin tıkanmasına neden olan tampon bölge meselesinde Lübnan yönetimi, verilecek olası tavizlerin işgali kalıcılaştıracağı kanaatiyle herhangi bir geri adım atmak istememektedir.

Diğer taraftan İsrail’le olası bir barışın kapsamı da anayasal çerçevede yeniden tanımlanma ihtiyacını gerektirmektedir. Lübnan Anayasası’nda geçen 1955 tarihli boykot yasasına göre, İsrail menşeli hiçbir mal, emtia ve ürünün, türü ne olursa olsun, Lübnan topraklarına girmesine izin verilmemektedir. Dolayısıyla İsrail’le ticaretin yasaklanması bağlamında İsrail ürünlerinin alım-satımı veya değişimi yasaktır. İsrail ile temas veya müzakerelerin yasak olduğunu öngören söz konusu yasa, barış süreci için siyasi tepkilerin yükseltilmesinde de meşru bir zemin kaynağı olmaktadır. Yasanın yürürlükten kaldırması için Tel Aviv ve Washington’ın Lübnan'a baskı yapıyor olması ise Lübnan için öncelik olarak görülmemektedir. Ancak yasanın doğurduğu hukuki ve siyasi etkiler, Lübnan’ın İsrail ile doğrudan bir barış gerçekleştirmesi önünde önemli bir engel teşkil etmeye devam etmektedir.

Sonuç olarak, İsrail ile Lübnan arasında başlayan ateşkese yönelik girişimler, barışa uzanan bir süreçten ziyade iki ülke arasındaki çıkmazın derinleştiğine işaret etmektedir. Nitekim İsrail’in işgal politikalarından geri adım atmayacak olması, ateşkesin barışa evrilmesini değil, taktiksel bir ara döneme girildiğini göstermektedir. Lübnan hükümetinin ise müzakere masasında son derece dar bir hareket alanına mahkum olduğu bilinmektedir. Bu tablo ise ateşkesin taraflar arasında gerçek bir dengeye oturmadığını, geçici bir statükonun oluştuğunu göstermektedir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası