28 Şubat sabahının ilk saatlerinde ABD ve İsrail tarafından “Beyt-i Rehberi” olarak bilinen İran Devrim Lideri Ali Hamaney’in ofisinin bulunduğu yerleşkeye yapılan saldırıyla Ortadoğu, bölgenin geleceğini belirleyecek ciddi gelişmelerle karşı karşıya kaldı. Uzun zaman öncesinden özellikle de Haziran 2025’teki 12 günlük İran-İsrail savaşından sonra, bu saldırıların tamamlayıcı aşama olarak gerçekleştirileceği İsrailliler tarafından dile getirilmişti.
Sürecin neden ve nasıl bu noktaya geldiğiyle ilgili olarak, geçtiğimiz aylarda İran’da patlak veren protestoların oldukça sert bir şekilde bastırılmasının ve İran diasporasının göz ardı edilemeyecek tepki ve baskılarının, İsrail ve ABD için kaçırılmayacak bir fırsat hazırladığı söylenebilir. Olayların başlangıcında, çoğunlukla ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krize tepki için sokaklara inen ancak devamında rejim değişikliği isteyen ve doğrudan yönetimi hedef alan muhalif kesimlerin protestolarının artarak devam etmesi ve kontrolden çıkması, hükümeti sert tedbirler almaya sevk etmiş ve 47 yıllık İslam Devrimi tarihinin “en kanlı” müdahalesini beraberinde getirmişti. Olaylar, sayıları binlerle ifade edilen rejim karşıtının hayatını kaybetmesine neden olmuştu. Daha önce de 2009’da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde usulsüzlük iddiaları, 2019’da Kasım protestoları ve 2022’deki Mahsa Amini olayında benzer protestoları deneyimleyen ancak sonuç alamayan muhalif gruplar, yaşanan son olaylarla birlikte gerek yurt içinde gerekse yurt dışında ABD-İsrail’in askeri müdahalesi için ciddi bir kampanya başlattılar. Bu doğrultuda, sanal platformlarda dünya çapında yayılan protesto ve kolluk güçlerinin sert müdahale görüntüleri sıkça paylaşılarak özellikle ABD’de eski İran Şahı’nın oğlu Rıza Pehlevi ve diğer İranlı lobilerin baskısıyla, İran rejimine karşı tek mücadele yolunun artık askeri müdahale ve çatışma olduğu söylemi, Washington ve Tel Aviv’de İran halkının isteği olarak lanse edildi.
Uzun yıllar boyunca Tahran’ı, İsrail karşıtlığında “yılanın başı” olarak nitelendiren İsrail için kanlı protestolar ve muhalif İranlıların çağrıları, İran’a yönelik askeri harekât söylemine insani bir yön ekleme fırsatı sundu. Trump ve Netanyahu defaatle İran halkına, “özgürlük” yolunda talep ettikleri yardım ve desteğin geleceğini ifade etmişlerdi. Şubat boyunca İran ve Amerika arasında devam eden müzakereler, her ne kadar muhaliflerin zihninde “acaba rejimi ayakta tutacak yeni bir anlaşmaya mı varılacak?” sorusunu oluşturmuş ve Trump’a karşı kısa süreli bir tepki dalgasına yol açmış olsa da operasyondan önceki son hafta içinde verilen mesajlar ve bölgeye yapılan askeri yığınak, rejim ve muhalifler için operasyonun kesinliğini göstermiş oldu.
İran Neden Zayıfladı ve Hedef Haline Geldi?
İran’daki protestolar ve İranlıların çağrıları, ABD ve İsrail için tetikleyici bir unsur olsa da halen devam eden savaşın gerçekte çok daha önemli nedenleri vardır. 7 Ekim’den sonra bölgedeki nüfuzunu ve müttefiklerini kaybeden İran rejimi, teşekkülünden itibaren tehdit ve tehlikelere karşı en savunmasız ve kırılgan dönemlerinden birini yaşamaktaydı. Bu doğrultuda, HAMAS, Hizbullah, Ensarullah ve Beşşar Esed gibi “Direniş Ekseni” unsurlarının zayıflaması veya bertaraf edilmesi, İsrail için beklediği altın fırsatı doğurmuş ve 12 günlük savaşı beraberinde getirmişti. 7 Ekim’den 12 günlük savaşa kadarki dönemde tekrarlanan küçük çaplı hava saldırılarıyla zayıflatılan İran hava savunma sistemleri, Haziran’daki savaşta neredeyse tamamen yok edildi ve bu durum, İran’ı fiili olarak bir sonraki operasyonlara açık hâle getirdi. Tüm bu operasyonların İran rejimi için belki de en can alıcı kısmı, istihbarat zafiyeti ve etkili hava savunma sistemlerinin yokluğundan kaynaklı olarak üst düzey yetkililerin, hava saldırılarında hedef haline gelmeleri ve öldürülerek ortadan kaldırılmalarıydı.
Aslında, rejim açısından hayati öneme sahip siyasi, askeri ve bürokratik makamların çoğunlukla İsrail’e nispet edilen suikastlar sonucu öldürülmesi yeni bir olgu değildir. İsrail, başta İran nükleer programını yürüten bilim insanları olmak üzere üst düzey isimlere suikast operasyonlarını uzun yıllardır gerçekleştirmektedir. 2012’de Mustafa Ahmedi Ruşen, 2020’de Muhsin Fahrizade, 2023’te Razi Musevi ve 2024’te Muhammed Rıza Zahidi, İsrail tarafından öldürülen en önemli nükleer bilim adamları ve Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarındandı. Özellikle İran nükleer programının en kilit ismi olarak bilinen Fahrizade’nin ölümü, İran’daki istihbarat açığının ne seviyede olduğunu göstermiş, rejimin yönetim kademesinde de ciddi sorgulamalara ve tartışmalara yol açmıştı.
İran’ın yıllar içerisinde yaşadığı bu önemli kayıplar, nükleer ve füze programına aksaklıklar yaşatsa da hiçbirinin 12 günlük savaş kadar kalıcı hasar bırakmadığını söylemek mümkündür. Söz konusu savaşın ilk gecesinde yapılan saldırılarda üst komuta kademesinin neredeyse tamamı, daha saldırıların ilk dalgasında öldürüldü. Devrim Muhafızları Başkomutanı Hüseyin Selami, İran füze programının temsil yüzü Hava ve Uzay Komutanı Emir Ali Hacızade ve Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri bu isimler arasındaydı. İran’ın, ilk iki günde yaşadığı ani saldırılar nedeniyle hazırlıksız yakalanmasından dolayı ateş gücü ve tepki süreci olumsuz etkilendi ancak iki günlük şok sürecini atlattıktan sonra yoğun hava saldırılarına rağmen karşı hamleye geçerek İsrail’in hedeflediği komuta zincirinin tamamen kırılmasını engelleyebildi.
Çökmesi Beklenen Ama Direnen Rejim
Sürece bakıldığında, Haziran savaşı ve yaşanan kayıplardan ders çıkaran İran yönetiminin, neredeyse vuku bulacağından emin olduğu ikinci tur savaş için hazırlandığı anlaşılmaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD medyasına verdiği röportajlarda, İran’da yönetimin şahıslara ve isimlere bağlı olmadığını, liderlerinin ve kilit isimlerin ölmesi hâlinde görev ve sorumluluklarının devredileceği isimlerin 3 veya 4 kademeye kadar belirlendiğini ifade etmişti. Nitekim savaşın daha ilk gününde İran’ın en büyük kırmızıçizgilerinden biri olan Devrim Lideri Ali Hamaney; Devrim Muhafızları Başkomutanı Muhammed Pakpur, Savunma Yüksek Konseyi Başkanı Ali Şemhani ve diğer birçok önemli isimle beraber uğradığı hava saldırısı sonucunda hayatını kaybettiğinde başta dini lider makamı olmak üzere boşalan tüm koltuklara yeni isimler getirildi ve İran dağılmış bir görüntü vermeden şaşırtıcı bazı başarılara imza atarak savaşa devam edebildi.
İran’ın, ABD-İsrail koalisyonu karşısında beklenmeyen başarılı direnişi ve savaşı sürdürebilmesinde etkili olan en önemli unsur, dini liderin savaşın ilk gününde öldürülmesiydi. Ali Hamaney, Veli-i Fakih ve başkomutan sıfatıyla, muhalifleri tarafından bile doğrudan bir saldırıya maruz kalmayacak kadar özel ve mümtaz bir konuma sahip isim olarak görülmekteydi. Her ne kadar değişen şartlar nedeniyle birçok üst düzey yetkili artık herkesin hatta kendilerinin dahi hedef alınabileceğini mümkün görse de kimse, dini liderin savaşın ilk gününde öldürülebileceğine ihtimal vermemişti. Özellikle 12 günlük savaştan ve güvenlik/istihbarat zafiyetlerinden ders çıkarıldığı varsayılarak, en azından rejimin en önemli isminin en üst seviyede korunacağı düşünülmekteydi.
Savaş başlamadan önce İranlı muhalifler arasında hatta Washington ve Tel Aviv’de, Hamaney’in hayatını kaybetmesiyle rejimin yıkılma eşiğine hızlıca yaklaşacağı hesaplanmıştı. Ancak onun ölümü, her ne kadar rejim ve destekçileri arasında büyük bir şok etkisi oluşturmuş ve askeri güçlerin moralini derinden etkilemiş olsa da sistem içinde büyük bir çatlağa yol açmadı. Tam tersine, daha sonraki saldırılarda öldürülen Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin dediği gibi onları intikam almak için daha da kararlı kılarak güçlü bir direniş motivasyonu elde etmelerini sağladı.
Rejimin Sürekliliğini Sağlayan Faktörler
İran’da liderlik makamı, sadece dini değil ordu, polis ve devrim muhafızları dahil tüm silahlı güçlerin emrinde olduğu; cumhurbaşkanlığı, parlamento ve Uzmanlar Meclisi seçimlerini doğrudan veya dolaylı bir şekilde dizayn eden, ülkenin uzun vadeli stratejik planlarından küçük çaplı kararlara kadar onayının gerektiği bir mevki ve mercidir. Ona sadık olmayan ve çizdiği çerçeve dışında hareket eden hiçbir siyasetçi veya bürokratın sistem içinde var olması mümkün değildir. Ali Hamaney, on yıllarca bu yetkilerin tümünü elinde bulunduran kişi olarak İran’daki yapıyı ve kurumları kendine göre şekillendirebilmeyi başardı. Örneğin, kendisine mutlak sadakatle bağlı olan güçlerden biri olan Devrim Muhafızları Ordusu, artık sadece silahlı bir güçten ibaret değil ülkenin en büyük projelerini ele alan bir ekonomik dev, yurt dışında birçok ülkede istihbarat ağına sahip ve savaşlara yön veren eşine az rastlanan devasa bir yapıya dönüştü.
Bununla birlikte, İran’daki dini ve siyasi yapı incelendiğinde, söz konusu yapıların kişilere bağlı ve bağımlı olmadan hareket edebilme yönünde şekillenmiş olduğunu gözlemlemek mümkündür. İran’da yönetim sistemi, tekil figürlerden ziyade birbirine bağlı çok katmanlı bir ağ şeklinde işlemektedir. Bu bağlamda rejimin devamlılığı son yıllarda doğrudan halk çoğunluğunun rızası ile değil, ülkenin kritik damarları üzerindeki kontrolle ilişkilidir. Enerji kaynakları, bankacılık sistemi, büyük ekonomik yapılar, güvenlik bürokrasisi, istihbarat ağı, yargı mekanizması ve medya gibi alanların neredeyse tamamen aynı güç odağı tarafından kontrol edilmesi, sistemin dışarıdan sarsılmasını zorlaştırmaktadır. İran’daki kurumların aynı ideolojik çizgiye bağlı kalmaları, kriz anlarında sistemin kendi içinde çözülmek yerine, aksine daha sıkı bir şekilde konsolide olabilmesini sağlamaktadır. Bu yapı zaman içerisinde sadece bir yönetim modeli olmaktan çıkmış; askeri, ekonomik ve ideolojik unsurların iç içe geçtiği çok katmanlı bir güç ağına dönüşmüştür.
Mezhepsel bakış açısından, Şii inanırlar için en büyük örnek olan Hz. Hüseyin’in Kerbela’da sergilediği davranışla hareket etmek öncelenmektedir. Ölümden korkmamak, son ana kadar savaşmak, zillet karşısında boyun eğmemek gibi şiarlar, geleneksel olarak Şii mezhebi tarihinde üzerinde önemle durulan, 1979 İslam Devrimi’nden bu yana eğitim sisteminde, kültürel faaliyetlerde, medyada ve hatta siyasi söylemlerde en çok vurgu yapılan husus olmuştur. Bu anlayışa sahip ve bu fikirlerle yetişen rejimin destekçisi ve savunucusu olan nesilleri, liderleri ölse bile savaşmaktan vazgeçirmek veya yenilgiyi kabul ettirmek oldukça zordur. Bu savaş sürecinde de Tahran ve diğer şehirlerin ana meydanlarında yapılan anma programları ve merasimlerde, din adamları ve meddahların en çok bu konuya yani direnişe ve şehadete yaptıkları vurgu dikkat çekmektedir.
Sistemi ayakta tutan önemli faktörlerden bir diğeri olan askeri/stratejik boyut ele alındığında, Abbas Arakçi’nin savaşın ilk günlerinde, Amerikan haber kanallarıyla yaptığı röportajda değindiği mozaik sisteminin önemine değinmek gerekmektedir. İran’ın bu sistemden kastettiği şey, yukarıda zikredildiği üzere emir komuta zincirinin kesilmesi hâlinde, bölge veya her üsse füze ve İHA atışlarından sorumlu en yetkili askeri rütbenin inisiyatif alarak kendisine önceden tebliğ edilen yol haritası doğrultusunda operasyonu devam ettirme iradesidir. Bu stratejinin pratikte nasıl ve ne ölçüde uygulandığı bilinmese de Tahran yönetiminin 12 günlük savaşa kıyasla, tahmin edilenin üzerinde bir başarı gösterdiği ortadadır. Çökeceği düşünülen siyasi yapı ve silahlarını bırakıp teslim olmaları beklenen Devrim Muhafızları kademeleri, aldıkları büyük darbelere rağmen hâlâ birçok bölge ülkesini hedef almaya devam edebilmektedir.
İran’da rejim, dini liderin ve onlarca yılın askeri ve siyasi deneyimini taşıyan isimlerin seri kayıplarını telafi etmede zorlanmaktadır ve daha da zorlanacaktır. Ancak 47 yıl boyunca sadece askeri ve siyasi değil, ideolojik ve düşünsel olarak da birçok açıdan önemli ve belirleyici role sahip bir ülkede kök salmış tecrübeli bir iktidarı, sadece kilit isimlerini ortadan kaldırarak devirmenin kolay olmadığı muhakkaktır. Devrim ideolojisi ve bunun sürdürülmesi gerektiği yönündeki inanç, kararlılık ve cesaret, İran silahlı güçlerini ve siyasi iradeyi ayakta tutan en önemli faktörlerdendir. Devrim liderinin öldürüldüğü ve ciddi kayıpların yaşandığı son derece zorlu koşullara rağmen Şii İslam Devrimi ideolojisini yaşatmak ve onun üzerine kurulu rejimi ayakta tutmanın en ulvi ve kutsal bir görev olarak telakki edildiği açıkça müşahede edilmektedir.
