2025’in başlarından itibaren cumhurbaşkanının seçilmesi ve yeni hükümetin kurulmasıyla görece bir istikrar yakalayan Lübnan, bölgesel denklemdeki yerini belirlemek adına iç ve dış politikada yeni bir yol haritası çizmeye başladı. Bununla birlikte ülkenin uzun bir dönem en önemli silahlı gücü olan Hizbullah’ın askeri kanadının tasfiyesi ve örgütün silahsızlandırılması meselesi ise ülkedeki siyasi tıkanıklığı yeniden gözler önüne serdi. Her ne kadar Hizbullah’ın silahlarına dair tartışmalar, Taif Anlaşmasından bugüne Lübnan politikasında yer etmiş olsa da; 7 Ekim süreci, Hizbullah’ın tüm üst komuta kademesini kaybetmesi, silah depolarına yapılan İsrail saldırıları ve özellikle Suriye devrimiyle birlikte İran nüfuzunun bölgesel etkisinin azalması, Hizbullah ve silahları konusunun ilk defa bu kadar net ve sert bir şekilde müzakere edilmesinin önünü açtı. Mevcut durumda Hizbullah’ın eli hiç olmadığı kadar zayıf olsa da müzakerelerden somut bir çıktı elde edilememiş olması, hükümetin süreci iyi yönetememesi ve İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının devam ediyor oluşu, muhtemel bir silah teslimi sürecinin beklenenden daha sancılı geçeceğini göstermektedir. Bu doğrultuda da devlet-örgüt-toplum üçgenini içine alan silah meselesine dair sorgulamalar giderek artmaktadır.
Lübnan Siyasetinde Hizbullah Krizi: Silahlar Teslim Edilecek mi?
8 Şubat 2025’te yeni hükümetin başbakanı olan Nevvaf Selam’ın ilk gündem maddesini oluşturan Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusu, Selam’ın 6 Ağustos’ta Tom Barrack’ın önerisini kabul ederek Lübnan’da hiçbir silahlı unsurun bulunmaması kararını almasıyla yeni bir aşamaya evrildi. Bu yeni aşamaya geçişte, 2006 savaşından sonra BM Güvenlik Konseyi tarafınca alınan kararın kapsamının Barrack’ın sunduğu Hizbullah merkezli silahsızlandırma projesi çerçevesinde genişletilmesinin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Nitekim yukarıda ifade edildiği üzere Hizbullah’ın silahları, 90’larda tartışılmaya başlamış, 2006’da da bir karara bağlanmıştı. Bu karar doğrultusunda da Lübnan’ın güneyinde Lübnan ordusu dışında hiçbir silahlı gücün bulunmaması öngörülmekteydi. Ancak 8 Ekim 2023’te başlayan İsrail – Hizbullah savaşından sonra Biden döneminin Ortadoğu danışmanı Amos Hochstein’in savaşın ilk ayında BM kararını yeniden gündeme getirerek Hizbullah’ın yalnızca güneyden değil tüm Lübnan’dan arındırılması yönünde açıklamalarda bulunması, Hizbullah’a karşı güvenlik stratejilerinin çok daha önceden belirlendiğini göstermektedir. Bu noktada Tom Barrack tarafından sunulan öneride yer alan Hizbullah silahlarının yalnızca güney Lübnan’dan değil Dahiye, Bekaa, Baalbek ve örgütün elinde tuttuğu tüm bölgelerden temizlenmesi maddesinin, Washington ve Tel Aviv tarafından uzun süredir planlandığı anlaşılmaktadır.
ABD kararını tasdik eden Lübnan hükümetine karşı taslağa şiddetle karşı çıkan Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım ise 26 Kasım’daki ateşkes anlaşmasından sonra İsrail’in tüm ihlallerine rağmen Güney Lübnan’dan İsrail’e bir karşılık verilmediğini, Hizbullah’ın barışı sağlamak için şartlara uyduğunu ancak İsrail’in işgallere ve saldırılara devam ettiğini öne sürerek, Hizbullah’ın silahsızlandırılması projesi karşısında ulusal güvenliğin tamamen tehdit altında olacağı hususunu dile getirmektedir. Naim Kasım’ın İsrail ve ABD projesi olarak gördüğü plana uymayacaklarının belirgin işareti olan bu durum, Hizbullah ve EMEL ile Lübnan hükümeti ve müttefikleri arasındaki gerilimi daha kritik bir noktaya taşımaktadır. Diğer taraftan Hizbullah’ın “Direniş: Egemenlik” sloganını sürdürüyor olması, sürecin bir müddet daha akamete uğrayacağını ve silahların devlet tekeline alınması için belirlenen takvim olan Aralık 2025’e kadar somut bir ilerleme kaydedilemeyeceğini göstermektedir.
Halihazırda Naim Kasım’ın Lübnan hükümetinin kararından vazgeçmesi ve Lübnan’a yönelik bu dış tehdide karşı birlikte hareket edilmesi çağrısında bulunarak ulusal bilinç zemininde bir söylem geliştirmesi, Lübnan içinde siyasi destek arayışına girdiğine işaret etmektedir. Her ne kadar mevcut durumda Kasım’ın Lübnan’ın ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğuna dair çıkışı bir karşılık bulmamış, EMEL hareketi lideri Nebih Berri’den dahi gelen düşük ölçekli destek nedeniyle manevra alanı oldukça daralmış olsa da Lübnan ordusunun Hizbullah’la karşı karşıya gelecek caydırıcı bir gücünün olmaması, ayrıca Lübnan hükümetinin iç çatışmalara yol açmayacak bir silahsızlanma sürecine dair yol haritası belirleyememesi, örgütün kısa vadede geri adım atmayacağına dair en belirgin izleri taşımaktadır.
Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus ise İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmesi ve kalıcı ateşkesin sağlanması ihtimalinin gerçekleşmesi durumunda Hizbullah’ın, silahlarıyla ilgili dosyayı hangi bağlamda müzakere masasına koyacağıdır. Nitekim Hizbullah lideri, sürecin en başından beri ne olursa olsun herhangi bir yolla silahları teslim etmeyeceklerini ifade etmektedir. İsrail’in Lübnan’la imzalaması beklenen kalıcı ateşkes sonrası ise Hizbullah’ın Lübnan ordusuyla iş birliği halinde hareket edeceği ve Hizbullah askerlerinin Lübnan ordusuna entegre edilebileceğine dair senaryolar öne çıkmaktadır. Lübnan hükümetinin ve doğal olarak ABD’nin reddettiği bu plan ise Hizbullah’ın sunduğu tek alternatif olarak gözükmektedir. Diğer taraftan İsrail’in Güney Lübnan’da işgal ettiği 5 noktadan çekilmeyeceğine dair İsrailli Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in yaptığı açıklamalar, Hizbullah’ın askeri varlığını sürdürmek için iş birliği seçeneği dışında başka bir alternatif sunmamasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla müzakerelerin yürütülme aşamasında kurulacak bir baskı, güneyde İsrailli işgalcilerle birlikte yaşamayı kabul etmeyen Hizbullah’ın toplumsal tabanını da harekete geçirecek ve toplumla devlet arasındaki makası biraz daha açacaktır.
İran’ın Hizbullah Desteği Ne Anlama Geliyor?
Nevvaf Selam’ın ABD önerisini kabul etmesinden kısa bir süre sonra İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin Beyrut’a yaptığı ziyaret ve ziyaret süresince Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Selam ile aralarında beliren gerilim, İran – Lübnan arasında Hizbullah’ın bir tıkanmaya yol açtığını göstermiştir. Bu çerçevede Laricani, silahlar konusunda diyalog yolunu önerse de ülkesinin Hizbullah’ı desteklemeye devam edeceğini vurgulayarak, direnişin stratejik bir varlık olduğu ve “Tahran’ın Hizbullah’ın desteğine en az Hizbullah kadar ihtiyacı var” ifadesiyle İran’ın Hizbullah’tan vazgeçmediğini belirtmiş oldu. Laricani’nin sözlerine sert tepki gösteren Selam’a karşılık daha ılımlı bir duruş sergilemek isteyen İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Lübnan’ın iç işlerine karışmadıklarını ancak Hizbullah’ın ulusal güvenlik stratejisini desteklediklerine yer vererek daha alt perdeden Lübnan’da İran varlığının devamını istediklerini dolaylı yoldan ifade etmiş oldu.
Bu aşamada İran’ın, her ne kadar İsrail’le yeniden başlayacak olan bir savaşa karşı iç savunmasına önem vermeye başlasa da kendisine hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyan Lübnan Şiileri ve Hizbullah üzerindeki etkisini korumaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan bölgesel nüfuzunun azalmış olmasının, İran’ın bölgeden çekilmesi anlamına gelmediği, Tahran’ın Suriye’de devam eden istikrarsızlığı dikkatle takip ettiği ve Suudi Arabistan’ın Lübnan konusundaki isteksizliğinin devam ediyor oluşu da göz önünde bulundurulduğunda, İran’ın Hizbullah’a stratejik desteğini sürdüreceği öne çıkmaktadır.
Lübnan Halkı Ne Düşünüyor?
Naim Kasım’ın silahların baskıyla toplanmasına karşılık olarak “iç çatışma” tehdidinde bulunması nedeniyle Ağustos sonunda Lübnan Kuvvetleri Partisi başta olmak üzere parlamentodaki bazı milletvekillerinin Naim Kasım’a, ulusal güvenliği tehdit ettiği gerekçesiyle dava açmaları, Lübnan gündeminde sert bir şekilde yer aldı. Bu gelişme çerçevesinde Naim Kasım’ın Lübnan’da iç savaş çıkarmak istediğine dair yorumlar artsa da esasen aynadaki yansımanın yalnızca Hizbullah ve Naim Kasım’a değil, aynı zamanda Şii toplumuna da ait olduğunu söylemekte fayda var. Hizbullah silahlarının Şiiler için bir “kimlik” anlamına geldiğini ve Şiilerin 40 yılı aşkın bir süredir siyasi, toplumsal, ekonomik ve mezhebi temellerini oluşturmalarında tek rolü üstlenen Hizbullah’tan vazgeçmeyecekleri bilinmektedir. Hizbullah’ın askeri varlığının son bulmasıyla siyasi meşruiyetlerinin de sorgulanmaya başlayacağını düşünen Şiiler için, sürecin çatışmasız bir şekilde ilerlemesi kabul edilir gözükmemektedir. Nitekim Tom Barrack’ın “Hizbullah artık gitmeli” sözleri, parlamentodaki temsiliyetinin de eritileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle de Hizbullah’ın yeniden bir güç olarak yükseleceği inancını taşıyan Şiiler, Hasan Nasrallah’ın ölümüyle birlikte motivasyonlarını kaybetmiş olsalar da EMEL’in kendilerini yeterince temsil edemeyeceğinden hareketle Hizbullah’a olan desteklerini daha güçlü bir şekilde göstermektedirler. Aynı zamanda silahsızlanma konusunda İran’dan gelen desteği de göz ardı etmeyen Şiiler, silahların teslimi konusunda yalnızca Hizbullah’ın değil tüm Şii toplumunun söz hakkı olduğunu savunmaktadırlar.
Ülkede Şiiler dışında ise Hizbullah’ın silahları konusunda bir görüş birliği bulunmaktadır. Bu anlamda Lübnanlılar, hükümete ve orduya karşı tam bir güven duymuyor olsalar da Hizbullah’ın İsrail tehdidini gideremediği konusunda ortak bir kanıya sahip olduklarını ifade etmektedirler. Ancak Hizbullah’ın sosyal ve siyasi ağının gücünü bilen Lübnan toplumu, silah tesliminin çatışmalı geçeceğini ve Lübnan’da bir kıvılcımın yangına yol açacağı düşüncesine sahipler. Bu nedenle de Lübnan’da yeniden belirme ihtimali olan çatışmalar, toplumun zihnini meşgul etmektedir.
Mevcut tabloda, Hizbullah’ın silahsızlandırılması adına Lübnan’da geri sayımın başladığı görülmektedir. Hükümet, Hizbullah dışında ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sorunları aşmak için dahi öncelikle silahların tesliminin sağlanması ve Lübnan ordusunun güçlendirilmesi şartıyla karşı karşıyadır. Bununla birlikte İsrail işgalinin sona ermesi konusunda ABD’den bir garanti almamış olan Lübnan, Hizbullah’ı baskılamayı da tercih etmemektedir. Lübnan’ın bu kritik süreçten başarılı bir şekilde çıkması ise Washington’ın Tel Aviv’in Lübnan’a karşı gerilimli tavrının dozunun düşürülmesiyle orantılıdır. Aksi takdirde Lübnan, İsrail’in artan saldırıları ve Hizbullah’ın silahsızlanma direnişi nedeniyle yeni bir çatışma kriziyle mücadele etmek zorunda kalacaktır.
