Tarih dönüm noktalarını nadiren önceden duyurur. Ama bazen tek bir anlaşma, köklü bir değişimi bize haber verir. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında Mekke'de imzalanan savunma paktı, bu anlardan biri olabilir. En can alıcı maddesi dikkat çekici biçimde basit: Üç ülkeden birine yönelik silahlı bir saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Pakistan açısından bu, sıradan bir savunma anlaşmasından daha büyük bir anlam taşıyor. Onlarca yıl boyunca Pakistan'ın askeri gücü -nükleer caydırıcılığı da dâhil- neredeyse tümüyle Güney Asya merceğinden, özellikle de Hindistan'la rekabeti üzerinden okundu. Pakistan zaten ciddi bir askeri güçtü, ancak bu gücün stratejik menzili büyük ölçüde kendi coğrafyasıyla sınırlıydı. Bu durum değişmeye başlıyor. Pakistan artık Güney Asya'dan Körfez üzerinden Türkiye'ye uzanan bir kolektif savunma mimarisinin parçası. Üçünün bir araya gelince ortaya çıkardığı tabloyu düşünün.
Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve insansız hava araçlarından füzelere, savaş gemilerinden ileri havacılık ve uzay teknolojisine uzanan bir yelpazede kendisini büyük bir savunma üreticisine dönüştürdü. ABD Başkanı Donald Trump geçtiğimiz günlerde Türk ordusunu bizzat "muazzam" ve "güçlü" diye tanımladı.
Suudi Arabistan, muazzam bir ekonomik ve enerji nüfuzunu ve Arap ile İslam dünyasının en etkili devletlerinden birinin siyasi ağırlığını masaya koyuyor.
Pakistan'ın katkısı ise dünyanın en büyük ordularından biri, hatırı sayılır bir operasyonel tecrübe ve en önemlisi de nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu devlet olma vasfı. Dolayısıyla nükleer mesele kaçınılmaz.
Mekke Paktının Çevresel Etkileri
Anlaşmaya ilişkin kamuoyuna açıklanan metinlerde, Pakistan'ın Suudi Arabistan ya da Türkiye üzerinde nükleer şemsiye açtığına dair bir ifade yok. Aksini iddia etmek yanlış olur. Ne var ki caydırıcılık aynı zamanda bir algı meselesidir. Üyelerden biriyle büyük çaplı bir çatışmayı göze alan herhangi bir devlet, artık Pakistan'ın devreye girme ihtimalini hesaba katmak zorunda. Nükleer silaha sahip bir devletin bu kolektif savunma çerçevesi içinde yer alması, kaçınılmaz olarak stratejik hesabın bir parçası hâline geliyor.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye ve Pakistan açısından bu, uzun yıllara yayılan bir birikimin doruk noktası. Ankara ile İslamabad arasındaki ilişki uzun süredir diplomasinin ötesine geçmiş durumda. Alışılmadık ölçüde güçlü siyasi ve toplumsal bağlara dayanan bu ilişki; eğitimden ortak tatbikatlara, savunma sanayii iş birliğinden Pakistan için Türkiye'de inşa edilen MİLGEM savaş gemilerine uzanan kapsamlı bir askeri iş birliğine evrildi.
Mekke paktı bu ilişkiyi kayda değer bir adım daha öteye taşıyor: Yakın savunma ortaklarından, kolektif savunmayla resmen birbirine bağlanmış ülkelere. Ve anlaşmanın etkisi üç imzacı ülkeyle sınırlı değil. Hindistan anlaşmayı yakından takip ettiğini söylüyor. "Büyük dostu" İsrail’in de gözü kulağı bu anlaşmada olacaktır.
Anlaşmanın imzalanmasından yalnızca bir gün önce Narendra Modi, Binyamin Netanyahu'dan bir telefon aldı. Hindistan Dışişleri Bakanlığı'na göre ikili, Batı Asya'daki gelişmeleri görüştü ve Hindistan-İsrail Özel Stratejik Ortaklığı'ndaki ilerlemeyi gözden geçirdi.
Bu görüşmeyi Mekke paktına bağlayan hiçbir delil yok. Üstelik Hindistan, bu pakta karşı denge kurmak amacıyla İsrail'le bir savunma anlaşması arayışına girdiğine dair sonradan çıkan haberleri açıkça reddetti.
Ancak daha geniş tabloyu görmezden gelmek zor. Yeni Delhi'den Tel Aviv'e kadar pek çok başkent, bu yeni düzenlemenin hâlihazırda köklü bir değişim geçiren stratejik manzara için ne anlama geldiğini şimdi hesaplamaya başlayacak.
Pakistan Hamleleri
Pakistan bu tablo içinde bilhassa ilginç bir konumda duruyor. Çin, Pakistan'ın "her mevsim geçerli" stratejik ortağı olmayı sürdürüyor. Yine de İslamabad, bir yandan Washington'la temasını sürdürürken diğer yandan ABD ile İran arasında aktif bir arabuluculuk rolü oynuyor.
Belki de Pakistan'ın Washington nezdindeki itibarını en yalın biçimde ABD Başkan Yardımcısı JD Vance özetledi; İslamabad'ın son diplomatik çabalardaki rolü sorulduğunda şöyle dedi: "Çok iyi, Pakistan'ı seviyoruz."
Jeopolitik ayrım çizgilerinin iki yakasıyla birden ilişki sürdürebilme kabiliyeti giderek nadir bulunan bir şey. Pakistan; Pekin ve Washington'la, Riyad ve Tahran'la ve daha geniş Körfez'le konuşabiliyor. Üstelik tek bir jeopolitik kampa tamamen hapsolmadan. Şimdi de bu denkleme Suudi Arabistan ve Türkiye ile bir kolektif savunma taahhüdü eklemiş oldu. Bu da Pakistan'ı dikkat çekici derecede sıra dışı bir stratejik konuma yerleştiriyor.
Pakt aynı zamanda Ortadoğu'daki daha geniş bir dönüşümü yansıtıyor. Onlarca yıl boyunca bölgesel güvenlik büyük ölçüde dış güçlere bağımlıydı. Yıllar süren savaş, belirsizlik ve Amerika'nın değişen öncelikleri, bölge devletlerini giderek birbirine yönelmeye teşvik etti.
Peki bu anlaşma NATO gibi mi? Askeri planlamanın ne ölçüde bütünleşeceğini ya da yükümlülüklerin fiili bir savaş sırasında nasıl işleyeceğini hâlâ bilmiyoruz. Ama caydırıcılık, tek bir kurşun atılmadan çok önce başlar. Bir hasmın, ateş açıp açmamaya karar verirken yaptığı hesapla başlar.
Türk askeri ve teknolojik gücü, Suudi ekonomik ağırlığı ve Pakistan'ın konvansiyonel ve nükleer kudreti artık resmi bir karşılıklı savunma taahhüdüyle birbirine bağlanmış durumda.
