Donald Trump’ın ABD dış politikasında dizayn ettiği rota değişim çabaları, son günlerde ilginç bir hal almaya başladı. Trump 45. dönemden (2016-2020) farklı olarak 47. dönemde daha cesur ve konvansiyonel olmayan adımlar atmaya kararlı. Peki neden? Trump, kendisine yönelik suikast girişiminden sonra yerleşiklerle olan mücadelesini kültür savaşlarının ötesine taşımaya başladı ve bu, jeopolitik ve ekonomik bir alana kaymış durumda.
Trump ve Netanyahu İlişkisinde Yeni Dinamikler
Netanyahu’nun ABD’ye son gezisi, esasında bu rota değişim çabalarının bir yansıması gibiydi. Netanyahu, Trump ile müzakereye gelmiş gibi değil sanki Trump tarafından yeni politikalar konusunda uyarılmışa benziyordu. Netanyahu’nun temel beklentisi, iç siyasetteki tıkanmışlığı aşacak ölçüde ABD’den kendisine yönelik güçlü desteği teminat altına almaktı. Çünkü Netanyahu’nun temel söylemi, ABD ile İsrail arasındaki ilişkileri, kendisinden başka kimsenin iyi yönetemeyeceği üzerine yoğunlaşıyordu. Halbuki Trump’ın beklenmedik tepkisi ile Netanyahu makul olmaya zorlandı. Netanyahu için bu gerginliği aşmanın tek yolu zamana oynamak olarak görülebilir. Çünkü ABD, Ortadoğu’da revizyonist ve tek taraflı askeri adımlar atılmasını istemiyor.
Netanyahu ise iç siyasetteki tıkanmışlığı Gazze’deki askeri operasyonlarla bir süre daha aşacağı beklentisi içerisinde. Fakat burada esas mesele, Netanyahu’nun 7 Ekim öncesi ve sonrası tartışmalarda kendi siyasi hikayesi açısından yeni bir gerçeklik oluşturma çabası. Bunu kendince başarabildiği ölçüde politik riskleri almaya yani bir yönüyle istikrarsız da olsa tavizler vermeye açık olduğu söylenebilir. Öte yandan Trump yönetiminde İsrail’e yönelik bakış açısındaki değişiklik olup olmadığı ise belirgin değil. Lakin söylemsel düzeyde tepkilerin çoğaldığı ve seçilen kelimelerin değiştiği aşikar. Hem de İsrail sağının aktörlerinin Trump’dan beklemediği ölçüde. Netanyahu da hükümetin diğer ortakları da İsrail’de muhaliflere karşı baskılamayı Trump ile daha kolay yapacaklarını düşünüyorlardı.
ABD’nin Bölgesel Gücü
Trump’ın Ortadoğu gezisiyle aslında Körfez Arap ülkelerine yönelen yoğun ticaret diplomasisi, birçok yeni gerçekliği de ortaya koydu. Hatırlayalım Trump, ilk başkanlık döneminden itibaren hatta seçim aşamasında bile Irak işgalinin ne kadar gereksiz olduğundan dem vuruyordu. Aslında Trump’ın yaklaşımı bir nevi kültürelcidir denilebilir. 1950’lerde güç kazanan kurumsalcılık karşısında, Trump ilgili ülkelerin içsel yapılarının onların politik geleceklerinde ve formasyonlarda esas belirleyici olduğunu savunuyor. Kurumsalcılar ise evrensel bir gerçeklikten hareket ederek güçlü kurumların güçlü demokrasiler oluşturacağı tezini öne sürüyorlardı. Bu da bu gerçekliği kendi içsel dinamikleriyle gerçekleştiremeyen ülkelere dış müdahaleyi haklı göstermede kullanılıyordu.
Trump’ın Suudi-ABD İş Konseyi toplantısında yaptığı konuşma, ABD müdahaleciliğinin en üst düzeyden eleştirilmesiyle başladı. Bu durum, Arap baharı süresince takip edilen ABD dış politikasından bir kopuşu da işaretliyor. Trump’ın ilgili ülkelerin geleneklerine verdiği önem ve onları desteklemesi de bu açıdan önem kazanıyor. ABD’nin bölgede aşınan bir gücünden bahsetmek, bu açıdan doğru olmayacaktır. ABD, Biden döneminde aldığı yaranın etkisiyle Çin’e ve Rusya’ya açılan alanları tekrar geri almaya başlıyor. Bu da aslında ABD’nin bölgedeki gücünü pekiştiren bir gelişme olarak okunabilir. Netanyahu ile anlaşmazlıkta bu faktör oldukça önemli.
ABD müdahaleciliğinin en üst düzeyden dışlanması, Netanyahu açısından olumlu bir gelişme değil. İsrail’i yönetenler açısından ABD’nin İran’a müdahalesi kaçırılmayacak bir fırsatı ortaya koyuyor. Fakat ABD şimdilik bu opsiyondan oldukça uzak hareket ediyor. Çünkü savaşın maliyeti ve sonuçları, hesaplanandan daha uzak gerçeklikler ortaya çıkarabilir. Irak’ta ve Afganistan’da olanlar, bir nevi bunu kanıtlayan gelişmeler olarak öne çıktı. Trump’ın ABD’ye öncelik vermesi sonucunda Netanyahu için dış operasyonların maliyeti her geçen gün artıyor. Bir yönüyle de Netanyahu’nun tüm iş birliğini Trump ile kurmaya yöneltmesi, bu süreçte yalnızlaşmasını da sağlıyor.
Trump’ın dış politika oluşum süreci, ABD siyasetini takip edenler için ilginç bir konu olabilir. Şimdilik görünen tabloda iki fikir birbiriyle çatışıyor: İzolasyoncular ve müdahaleciler. Bu tartışma, zaman zaman kendi içsel fikri tartışmaların ötesine geçerek etnik ve dini aidiyetlerin tartışıldığı bir zemine çekiliyor. Bunun güncel örneği, Mark Levin ve Tucker Carlson arasındaki atışmada kendini gösterdi. Carlson’un neoconlardan dert yanması, Levin’in bunu bir nevi antisemitizm olarak algılamasına yol açtı. Bu tartışma, her geçen gün büyüyor. Trump’a verilen sınırsız desteğin büyük bir hata olduğunu söyleyen İsrail solu ise şimdilerde haklı çıkmanın gururunu yaşıyor.
İsrail siyaseti, her zaman olduğu gibi hararetli. Netanyahu’nun dış politikadaki başarısızlığını politize etmeyi başarırsa muhalefet için ciddi bir başarı olacak. Fakat bu sürecin çok kolay olmayacağı aşikar. Trump’ın İsrail’e yönelik tepkileri veya sınırlandırmaları daha ne kadar devam edecek veya sınırları nereye ulaşacak kimse emin değil. Bunun yanında alternatif aktörlerin çıkması da muhalefet blokunu güçlendiren bir diğer gelişme olarak okunabilir. Bu noktada eski başbakan Naftali Bennett’in siyaset sahnesindeki görünürlüğü, Netanyahu’nun iktidarını sarsabilecek en önemli gelişme olacaktır. Aslında burada temel nokta, İsrail’de politik bir alternatifin yokluğu, Netanyahu’ya kendi alternatifliğini sürekli öne çıkarma şansı vermektedir.
Trump ve Netanyahu arasındaki gerginlik kendisini önce Husilerle ABD arasındaki anlaşmada sonra Gazze noktasındaki ayrışmalarda gösterdi. Burada bir patikanın oluşmaya başladığı düşünülebilir. Fakat bu ayrışmanın İsrail ve ABD arasındaki konvansiyonel ilişkilerden ne ölçüde sapacağı ise gelişmelere bağlı olarak değerlendirilebilir.
