Eylül 2025’te Riyad’da imzalanan Suudi Arabistan-Pakistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması, yalnızca iki ülke arasındaki askeri iş birliğinin kurumsallaşması değil, Ortadoğu ve Güney Asya güvenlik sisteminde yeni bir kırılma noktası olarak da değerlendirilebilir. Anlaşma, “taraflardan birine yapılacak saldırının her ikisine yapılmış sayılacağı” hükmüyle NATO benzeri bir taahhüt doğurmaktadır. Ancak bu taahhüt, yalnızca sembolik bir jestin ötesine geçmekte ve caydırıcılığı artırarak güç dengelerine doğrudan etki etme potansiyeli taşımaktadır. Özellikle İsrail’in 9 Eylül tarihinde Katar’a gerçekleştirdiği saldırının bölgesel güvenlik sistemi üzerinde oluşturduğu şok dalgaları ve ABD’nin güvenlik garantilerinde yaşanan erozyon dikkate alındığında anlaşmanın zamanlaması stratejik bir bilinçle açıklanabilmektedir. Bu bağlamda Riyad’ın güvenlik arayışlarını çeşitlendirmesi, yalnızca ABD’ye bağımlılığı azaltma eğilimini güçlendirmekle kalmamakta aynı zamanda Körfez güvenliğinde liderlik üstlenme çabasını da yansıtmaktadır. Pakistan açısından bakıldığında ise bu ortaklık, askeri kapasitenin Ortadoğu sahasına taşınmasını sağlayarak bölgesel aktörlüğü güçlendirmekte, nükleer caydırıcılık tartışmaları üzerinden küresel düzeyde yeni diplomatik yankılar üretmektedir. Böylelikle anlaşma hem mevcut güvenlik boşluklarına verilen taktiksel bir yanıt hem de uzun vadede yeni bloklaşmaların önünü açabilecek stratejik bir hamle olarak ortaya çıkmaktadır.
Zamanlama ve Stratejik Anlamı
Anlaşmanın Eylül 2025 tarihinde imzalanmış olması, sadece Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ikili ilişkilerinde bir ilerleme olarak değerlendirilmemelidir. Aksine son dönemde artan ABD’nin bölgeden kısmi şekilde çekilme eğilimleri, Körfez başkentlerinde “güvenlik garantörlüğünün sağlanamayacağı” yönünde endişeler doğurmaktadır. Joe Biden yönetiminin İran dosyasına yönelik dalgalı tutumu, ABD’nin 7 Ekim öncesi ve sonrasında İsrail’e koşulsuz desteği ve Rusya-Ukrayna Savaşı ile Asya-Pasifik önceliklerine yönelmesi, Suudi Arabistan gibi Körfez ülkelerinin güvenlik stratejilerinde alternatif ortaklık arayışlarını hızlandırmıştı. Bu bağlamda Riyad, İslamabad ile yaptığı anlaşmayı bir “yük paylaşımı” mekanizması olarak kurgulamakta böylece güvenlik maliyetlerini tek bir aktöre bağımlı olmadan çeşitlendirme gayretine girmektedir.
Pakistan açısından bakıldığında bu anlaşma, askeri kapasitesini Ortadoğu bölge sistemine taşıma fırsatı sunmaktadır. Pakistan ordusunun farklı şekillerde tarihsel olarak Suudi topraklarında görev yapmış olması, iki ülke arasındaki kurumsallaşmış askeri bağların varlığını teyit etmektedir. Ancak bugün atılan adım, salt askeri personel gönderiminden öteye geçmekte nükleer caydırıcılık potansiyeli üzerinden şekillenen stratejik bir ortaklık zemini üretmektedir. 1991 Körfez Savaşı’nda 11 bine yakın Pakistan askerinin Suudi Arabistan’da konuşlanmış olması, askeri bağların tarihsel derinliğini göstermektedir. Aynı zamanda 2000’lerden bu yana icra edilen al-Samsaam kara tatbikatları, iki ülke orduları arasındaki kurumsal uyumun sürekliliğini göstermektedir.
Nükleer Caydırıcılık ve Tartışmalar
Söz konusu anlaşmanın en çok tartışılan yönü, Pakistan’ın sahip olduğu nükleer kapasitenin Suudi Arabistan için bir “arka plan garantisi” haline gelip gelemeyeceğidir. Pakistan Savunma Bakanı, anlaşma sonrasında nükleer programın Riyad açısından “koruyucu bir şemsiye” olarak işlev görebileceğini belirtmiş, bu açıklama bölgesel ve küresel düzeyde geniş yankı uyandırmıştır.
Bu durum uluslararası hukuk açısından Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) rejiminin sınırlarını zorlamaktadır. Pakistan’ın NPT’ye taraf olmaması, Suudi Arabistan’ın da uzun süredir potansiyel nükleer kapasite arayışları ile anılması, bu anlaşmanın salt askeri değil hukuki ve diplomatik krizleri de tetikleyebilecek bir niteliğe sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla anlaşmanın yalnızca iki ülkenin güvenliğini artırmakla kalmadığı aynı zamanda uluslararası nükleer düzende çatlaklar oluşturabileceği ileri sürülebilir. Dolayısıyla anlaşma hem Suudi Arabistan hem de Pakistan açısından, Batılı müttefikler açısından bir baskı unsuru olarak da kullanılabilir.
Bölgesel Dinamikler: İran, İsrail ve Körfez
Anlaşmanın Ortadoğu’daki en doğrudan yansıması, İran ve İsrail’in stratejik hesaplarında görülmektedir. İsrail’in Katar’a düzenlediği saldırının ardından Suudi Arabistan’ın böyle bir adım atması, Riyad’ın güvenlik stratejisini artık yalnızca Batılı müttefikler üzerinden kurmadığını göstermektedir. Bu durum, İsrail açısından bölgesel güvenlik denkleminin karmaşıklaşması anlamına gelmektedir.
İran cephesinde ise anlaşma, Tahran’ın Suudi Arabistan ile yürüttüğü sınırlı normalleşme sürecini zora sokabilecek bir gelişme olarak algılanmaktadır. Zira İran için Pakistan yalnızca bir Güneydoğu Asya rakibi değildir. Aynı zamanda Afganistan ve Körfez üzerinden doğrudan etkileşim alanı olan bir aktördür. Dolayısıyla Suudi-Pakistan güvenlik iş birliği, İran açısından “iki cepheli caydırıcılık” algısını güçlendirmektedir.
Körfez monarşileri bakımından bu anlaşma, kolektif savunma arayışlarının yeni bir modelini temsil etmektedir. Özellikle diğer Körfezli aktörler için Suudi Arabistan’ın Pakistan ile bu tür bir ittifaka girmesi, ABD’nin zayıflayan güvenlik garantilerine karşı alternatiflerin mümkün olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda anlaşmanın sadece Ortadoğu’ya değil, Güneydoğu Asya ve Hint Okyanusu jeopolitiğine de yansıması bulunmaktadır. Hindistan ile Suudi Arabistan arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler son yıllarda güçlenmektedir. Bu bağlamda Riyad’ın Pakistan ile imzaladığı güvenlik anlaşması, ilk bakışta Hindistan ile olan dengeleri riske atacak gibi gözükse de Riyad’ın diplomatik denge siyaseti, bu riski yumuşatmaya çalışmaktadır. Ancak yine de Pakistan’ın bu anlaşmayı Hindistan’a karşı stratejik bir destek unsuru olarak kullanma ihtimali, Yeni Delhi’de tedirginlik oluşturmaktadır. Bu durum, Körfez ile Güneydoğu Asya arasındaki güvenlik bağlantılarını daha karmaşık hale getirmektedir.
Riskler ve Kırılganlıklar
Her ne kadar anlaşma güçlü bir caydırıcılık mesajı verse de pratikte uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri bulunmaktadır. Bir saldırının hangi durumda “ikili savunma yükümlülüğünü” tetikleyeceği net değildir. Ayrıca Pakistan’ın nükleer kapasitesine yapılan dolaylı atıflar, uluslararası alanda nükleer yayılma (nuclear proliferation) tartışmalarını alevlendirmektedir. ABD, Hindistan, Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin bu anlaşmaya yönelik izleyeceği politikalar, anlaşmanın ömrünü belirleyecek en kritik faktörlerden biridir. Çin’in Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) yatırımları aracılığıyla Pakistan’a sağladığı destek ile Riyad’ın BRICS üyeliğinin birleşmesi, söz konusu güvenlik anlaşmasına ilişkin Pekin’in olası politika yönelimleri hakkında fikir vermektedir. Hindistan ise Körfez’deki 8 milyonu aşan diasporası ve enerji bağımlılığı nedeniyle Suudi-Pakistan yakınlaşmasını potansiyel bir stratejik baskı olarak algılamaktadır.
Bunun yanı sıra anlaşmanın iç siyasette çıkarabileceği maliyetler de göz ardı edilmemelidir. Pakistan kamuoyu, ekonomik sorunların gölgesinde Suudi Arabistan’a güvenlik ortaklığı yapmanın faydalarını sorgulayabilir ve benzer şekilde Suudi kamuoyunda da dışa bağımlılığın farklı bir versiyonu olarak görülebilecek bu ortaklık, eleştirilere kapı aralayabilir.
Sonuç itibarıyla Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan güvenlik anlaşması, dönemin koşulları içinde şekillenmiş dönemsel ve taktiksel bir hamle olarak değerlendirilebilir. İsrail’in Katar’a saldırısı sonrasında ABD’nin sessizliği ve güvenlik garantilerinin sorgulanmaya başlaması, bölge ülkelerinde olan ABD’ye güvenin azaldığı eğilimi derinleştirmiştir. Dolayısıyla anlaşma, Suudi Arabistan dış politikasında teknik ve stratejik bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Riyad’ın ABD’ye olan güven krizini bütünüyle kopuşa dönüştürmediği ancak güvenlik denkleminde çeşitlendirme arayışına girdiği açıktır. Bununla birlikte anlaşmaya dair “Suudi Arabistan-Pakistan-Çin” eksenine karşılık “ABD-İsrail-Hindistan” bloklaşması şeklinde nitelenen görüşler, mevcut ilişkilerin çok katmanlı yapısını göz ardı etme riski taşımaktadır. Riyad, Washington ile ilişkilerini korumakta aynı zamanda yeni bölgesel ortaklıklar inşa etmektedir. Dolayısıyla anlaşma, kesin blokların doğuşunun değil, esnek ve çok taraflı güvenlik kombinasyonlarının işaretini vermektedir. Bu esneklik içinde anlaşmanın kritik yönü, Suudi Arabistan’ın Körfez güvenliğinde liderlik rolünü pekiştirme ve ABD dışı tamamlayıcı garantörler arayışını tetikleme kapasitesine işaret etmesidir. Böylece anlaşma, dönemsel ve taktiksel boyutunun ötesinde, uzun vadede bölgesel güvenlik mimarisini yeniden şekillendirme potansiyeline sahip olabilir.
